31 Mart 2016 Perşembe

ARÇE


Salonda oturuyordum, pencereden dışarıyı izliyordum, sessizlikte. Bir ses duydum. “Gelebilir misin biraz?”. Baktım salonda kimse yok. Yine bir ses. “Senden bir ricam var”. Oturma odasına baktım, koridora, banyoya, yatak odasına. Hiç kimse yok. “Biraz beni dinler misin?”. Bir mutfak kalmıştı.

Mutfağa girdim. “Ne olur beni kırma, olur mu?” Hiç kimse yok ama ses geliyor, bir konuşan var. Dolaplara filan baktım, masanın altına. Kimse yok. “Benim ben, buradayım, baksana, benim, sizin evin buzdolabı, sizin buzdolabınız”.

Baktım, gerçekten de, bizim evin buzdolabı idi konuşan. Eski buzdolabı, yaşı benden çok büyüktü ama hala iyi çalışıyordu. Arçelik. Biz evde, Arça, Arçe, Arçoş, gibi isimler takardık. Üstüne yazılar notlar yazar, birçok şey yapıştırırdık. O konuşuyordu.

“Baksana, beni biliyorsun, sen gözümün önünde büyüdün, hatırlıyor musun, liseyi bitirdiğinde annene benim önünde müjdeyi verirken bir yandan beni açıp kola ve pasta yemiştin. Annene anneler günü sürprizi yapmıştın daha sonra, buzluğa not bırakmıştın, anne sebzelerin arkasına bak, sonra yumurtalığın içini aç, böyle böyle anneni oyalamıştın benim önümde, sonra da “annem, senin ateşin ve sevgin gecemi aydınlatıyor” yazılı not çıkmıştı, Becel’in içinden.”

Bizim bu yaşlı buzdolabının böyle romantik ve nostaljik olduğunu bilmiyordum tabii. Bizim Arçi devam etti. “Böyle birçok anım var sizinle. Mutfak sohbetleri, evde yemekler, bilirsin işte, sizinle çok şey paylaştım. Ama yoruldum be evladım. Artık zorlanıyorum. Diyorum ki, siz beni yazlığa götürseniz, ben orda biraz dinlensem, siz de buraya benim yerime genç ve güzel birini getirseniz, olmaz mı, kırma beni olur mu?”

Ne yapacağımı şaşırdım. Bir düşüneyim dedim ve salona geçtim. Oturdum pencereden dışarı baktım. Hatırladım, bir gün babam bana, “paran yoksa, Ramazan’da fitremizi sana verelim”, demişti. Arça’nın önünde, Arça da bir gürültü çıkarmıştı, babam da bak Arça bile güldü, demişti.

Hemen mutfağa geçtim. Arçe’ye, “Ne çok anımız var seninle Arho, sahiden de, değil mi?” dedim. Ses çıkmadı. Biraz gıdıkladım, orasına burasına dokundum sevgiyle, şakalaştım ama sesi çıkmadı. Hiç konuşmadı.

Salona geçtim, pencere önüne, kendi kendime, ya Arçoş gerçekten konuştu mu şimdi, diye düşündüm. Sokağa çıktım, bu olay oldu mu şimdi ki, hayal mi kurdum ki ben? 

29 Mart 2016 Salı

PASKALYA



Pazar günü yabancı arkadaşlarla paskalyalarını kutladık. Yumurta boyadık. Sabah evde güzel kahvaltı yaptık, klasik, paskalya çöreği ve yumurta.

Sonra arkadaşlar kiliseye gittiler. Ardından da, yine yemek yenildi, öğleden sonra, klasik Mardin yemekleri. Arkadaşların Yunan damadı da geldi. Annesi Giritli, babası ise Yunanistan’ın daha bir İtalya tarafından. Ay bana kuyrik diyor, Ermenice abla yani.

Bir de Agnie vardı, Polonya’dan gelmiş, İstanbul’a. Büyükbabası Austwitch kampından kaçmış bir Yahudi. Ama kendisi Polonyalı. Büyükannesi daha baskın çıkmış. 18 yaşında Şili’li kocası ile tanışıyor ve İstanbul’a geliyorlar ve bir daha dönmüyor Polonyaya.

Agnie’nin ergen bir kızı var, annesinin kendi Instagram hesabına girmesine izin vermiyor, engelliyormuş Agnie’yi. Agnie, kayınvalidesi ile anlaşabilmek için İspanyolca öğrenmiş. Pazar akşamı, hep beraber, uluslar arası, dinler arası ekip olarak karaokeye gittik. Hep birlikte bir Rum tavernasına gitme kararı da aldık.

Bazı arkadaşlarımızın kuzenleri Beyoğlunda okula gidiyor, patlamalardan dolayı hepimiz korkudayız, anaokuluna giden de var orda.

Hayat ne tuhaf ne anlamsız. Ama ne de güzel.

23 Mart 2016 Çarşamba

ZEYNEP



Zeynep, bizim eve kalmaya geldiğinde ortaya çıktı her şey. Annem, benim çocukluk fotolarımı gösteriyordu Zeynep’e. Albümler bir ritüeldir bizim evde.

Sabah da annem bize kahvaltı hazırladığında ağladı Zeynep. Bir şeyler etkilemişti onu. Bana sordu, neden benim hiç bebeklik fotom yok ki dedi. Hiç yokmuş. Aklına takılmıştı.

Annesini sıkıştırmış. Cevap vermemiş annesi. Ama artık nasıl üstüne gittiyse annesinin, açıklamış annesi bizim Zeynep’e olan biteni.

Annesi, aslında annesi değilmiş. Asıl annesi, bir gün hastaneye yatırılmış bir sebepten. Hastanede bir hademe tecavüz etmiş kadına. Bizim Zeynep doğmuş. Annesi, bakamadığı için evlatlık vermiş onu şimdiki anne babasına.

Zeynep, bunu öğrendi ama hiçbir şey değişmedi, yine anne babasıyla yaşadı. Yine mutlu.

Sadece, bebeklik fotosu olmayışının gizemini çözmüş oldu. Belki de, her zaman geçmişi kurcalamamalıyız.

20 Mart 2016 Pazar

TANRI İLE DİYALOG



Sekiz aydır yataktaydım, ameliyattan sonra, Hacettepe’den eve dönmüştüm. Hastalığım iyileşmemişti. Ve sekiz aydır uyuyamıyordum. Beynim bedenimin uyumasına izin vermiyor olmalıydı. Ben de beynime söz geçiremiyordum.

Doktorlar, yaşaman mucize demişti. Ne kadar yaşarsan o kadar sürecek bu mucize. Yaşaman da sana bağlı artık, özellikle beslenmene bağlı. Hastalığın tekrarlarsa bu kez canlı kalamazsın. Yediğin yağlar önemli ve bozuk bir şeyler yememelisin.

Belki öğrenecektim hayatımı hastalığımla birlikte geçirmeyi. İyi geçinmeyi onunla. Ama yataktan bile kalkamıyordum daha ve uyuyamıyordum. Tanrı ile konuşmaya alışmıştım. Galiba seviyordu beni. Bir keresinde ilginç bir konuşma geçti aramızda.

Bana dedi ki, sana bir kez bir tek şans tanıyacağım. Bir seçim hakkı vereceğim. İstersen, başka bir insanın bedeninde yaşamına devam edebilirsin. Sana on dakika süre veriyorum. Düşün.

Düşündüm ve kendi bedenimi seçiyorum, dedim. Başka bedene geçersem, tamam, bir sağlıklı bedene geçeceğim, güzel, ancak, ya üç gün sonra bir trafik kazasında ölürsem o zaman, bilemem ki ne olacağını. Hasta bile olsam, iyileşemeyecek bile olsam, şimdiki bedenimde olmayı yeğliyorum.

Tanrı da tamam o zaman dedi. Bu şekilde bedenimle barışmış oldum. Belki de barışmam bir huzur getirmişti ve sekiz aydan sonra ilk kez uyuyabildim. Beynim, bir ton olasılık arasından, ölçtü biçti ve uyumama izin verdi. Neyse ki, tekrar uyanabilmiştim, her sabah olduğu gibi, yıllardır, öğrenmiştim onunla birlikte yaşamayı.

19 Mart 2016 Cumartesi

EN İYİ 10 AMERİKAN FİLMİ



Casablanca (M. Kurtiz, 1942)
Spartacus (S.Kubrick, 1960)
İnsanlar Yaşadıkça (F.Zinnemann, 1953)
Oniki Kızgın Adam (S.Lumet, 1957)
Nuremberg Duruşması (S.Kramer, 1961)
Vadim O Kadar Yeşildi Ki (J.Ford, 1941)
Kızgın Damdaki Kedi (R.Brooks, 1958)
Yurttaş Kane (O.Welles, 1941)
Godfather Üçlemesi (F.F.Coppola, 1972/90)
Taksi Şoförü (M.Scorsese, 1976)

Ek:
Aşk Mevsimi (M.Nichols, 1967)
Kuzuların Sessizliği (J.Demme, 1991)
Köpekler (S.Peckinpah, 1971)
Atları da Vururlar (S.Pollack, 1969)
Tiffany’de Kahvaltı (B.Edwards, 1961)
Hair (M.Forman, 1979)
Sunset Bulvarı (B.Wilder, 1950)
Roma Tatili (W.Wyler, 1953)
Kahirenin Mor Gülü (W.Allen, 1985)
Batı Yakası Hikayesi (R.Wise, 1961)
Ümitsiz Aşk (V.Minelli, 1965)

Görülüyor ki, en iyi filmler 1950'ler ve 1960'larda çıkmış. 

16 Mart 2016 Çarşamba

ÖLEN İNSANLIK


Dünya üzerinde genel olarak kültürel bir geriye gidiş var. Kültür, sanat, edebiyat, romantizm yok oluyor.

Şu anda dünyayı yöneten bütün önde gelen ülkelerin liderleri kültür yönünden çok zayıf. İncelikten, sanattan anlayan lider yok. Aksine gittikçe yoksullaşıyor liderler bu yönden.

Bu yüzden bir kabalaşma var. Halbuki, halkların, insanların hoşluğa, inceliğe ihtiyacı var. Kültürsüzlük arttıkça da insanlık azalıyor.

Bu nedenle de şiddet, ölüm, terör artıyor. Bizim ülkemizdeki terör sadece bizi ilgilendiren bir olay değil. Bu terör tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Ankara, İstanbul, Paris, Londra, New York, bu böyle gidecek, terör sertleşecek, teröristler daha çok sayıda kişiyi öldürecek.

Bu durum tüm dünyayı ilgilendiriyor. Dünya liderleri, bir araya gelmeli, dünyayı yumuşatmak için ortak çözümler bulmalı. Her şeyi bırakıp liderler toplanmalı.

Bu dünyanın biraz hayale, romantizme, kültüre, sanata ihtiyacı var. Ve yeni yöntemlere. Var olanlar sökmüyor artık. Yoksa, insanlık kendini öldürüyor, insan birbirini öldürüyor.

11 Mart 2016 Cuma

SOSYETE FALCISI



Bir öykü kurguluyordum kafamda. Bir sosyete falcısı ve fal baktıkları. Şöyle düşündüm. Karakterler şunlar olsun:

Evin Hanımı Defne: Otuz yaşında, kumral, sevimli, muzip biri. Zenginliğin getirdiği bir şımarıklık var biraz.

Evin Beyi Mehmet: Otuz üç yaşında, olgun, mantıklı, işten pek başını kaşıyamayan tipik bir işadamı.

Kayınbirader İzzet: Otuz yaşında, hayatını borsadan kazanan, hiç çalışmamış ve çalışmaya niyeti olmayan, asalak ve agresif bir tip.

Doktor Mahir: Otuz beş yaşında, istediği yere gelememiş ve gelmek için çaba sarf eden biri.

Öğretim Üyesi Gülden: Otuz beş yaşında, doktorla hep sürtüşürler, büyük bir şirkette yönetim kurulunda aynı zamanda, erken evlenmiş, boşanmış, Amerika’da okuyan bir kızı var.

Falcı Zuhal: 25 yaşında, uçuk tavırlı, aşırı makyajlı ve frapan giyimli bir tip.

Bu karakterler bir evde bir araya gelirler. Falcıyı çağırmışlardır. Bu haliyle bu giriş, iki yöne gidebilir. İlki, Türk filmi gibi olur, aşklar ve dramlar. İkincisi de, bir cinayet vardır, tam Agatha Christie’lik. 

9 Mart 2016 Çarşamba

EN İYİ 10 TÜRK FİLMİ


Sevmek Zamanı (Metin Erksan, 1965)
Ah Güzel İstanbul (Atıf Yılmaz, 1966)
Vesikalı Yarim (Lütfü Akad, 1968)
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (Ahmet Uluçay, 2004)
Sonbahar (Özcan Alper, 2008)
Benim Sinemalarım (Füruzan, 1990)
Yol (Yılmaz Güney, 1982)
Ada (Süreyya Duru, 1988)
Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral, 1979)
Issız Adam (Çağan Irmak, 2008)

Ek:
Arkadaş (Yılmaz Güney, 1974)
Muhsin Bey (Yavuz Turgul, 1987)
Hokkabaz (Cem Yılmaz, 2006)
Hanım (Halit Refiğ, 1989)

3 Mart 2016 Perşembe

BİR GECE HİKAYESİ




Gece sokulsun içimizdeki derin yalnızlığımıza

Uğuldayan rüzgar kaçmasın

Ağaçlar ne de huzursuz

Yağmur sakinleştiriyor geceyi

Seninle uzun bir yürüyüşe çıkıyoruz

Geceye eşlik ediyoruz

Herkes uykuda, bir nevi başbaşayız

Susuyoruz

Suskunluğumuz ne kadar da samimi

Gülümsüyoruz

Benim yanaklarım kıpkırmızı, senin gri bir atkın var boynunda

Mevsimlerden kış

Kokun burnuma işliyor, en sevdiğim

Adımlarımız yorulmuyor, adımlarımız cüretkar

Elini uzatıyorsun, dokunuyorum sana

İçimde bir bahar canlanıyor

Ruhuma hediyesin

Gece hiç bitmiyor

Adımlarımız daha öteye bırakıyor bizi

El ele uzaklaşıyoruz gecenin karanlığına doğru

Kayboluyoruz

1 Mart 2016 Salı

PARK HALİ


Erken gelen bahar insanları sokağa çıkarıyordu. Mahalle parkı dolmuştu bile öğlen saatinde.

Bir bankta hamile bir kadın ile annesi birlikte çekirdek çitliyordu. Bir diğerinde, bir kadın bir adam ve bir bebek vardı. Herkes maşallah diyordu geçerken.

İki kız başları önlerinde mesaj çekiyorlardı. İki genç oğlan birbirine askerlik anılarını anlatırken çekirdekçiye yaklaşıp birbuçuk bardak tuzlu çekirdek ile iki küçük meyve suyu aldılar. Bir teyze spor yapar gibi başını öne eğip kaldırıyordu.

Bağıra çağıra iki kız geçti. Biri önde biri arkada.

Sonra Hera geldi parka. Minik köpek, annesiyle. Annesi, yere yapmasın diye onun altına bir orkidin yarısını kesip koyardı hep, sonra da giydirirdi ama Hera yürürken illa ki o orkidi düşürürdü.

Degas ve Audrey de geldiler. Hera ile Degas aynı cinstiler, şimdi birbirlerinin popolarını kokluyorlardı. Audrey ise onlardan küçük ama onların yanında ayrılmaz hiç.

Audrey’in gözünde kiraz gözü çıkmış. Üçü oynarken, annesinin kucağında bir köpek daha geldi, sürekli titriyordu, tikli gibi, bir ayağı hep atıyordu. O da gençlik hastalığı olmuş.