26 Ekim 2016 Çarşamba

NECLA


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Kamyon geldi mahalleye. Taşınan varmış. Baktık, kamyondan çok güzel bir kadın indi. Adı Necla imiş. Sonradan öğrendik. Yardım ettik eşya taşımaya. Kadın 30 yaşında, adam 50 civarı, kır saçlı. Adam teşekkür etti bize. Hepimize biraz para verdi.

On gün sonra kadın bizim kapıya geldi, gecekonduya. Oturduk, dışarıdaki sedirde hep birlikte. Kadın bir kahkaha atıyor, aşağı kahvede okey oynayanlar duyar yani. Börek mörek getirmiş. Çok da dekolte giyiyor. Gitti kadın.

Annem sordu bana. –Komşu Necla’yı tanıyor musun? Evet dedim, taşınırken tanıştık. Annem anlattı, Tokat’lıymış kocası. Almanya’dan emekli olmuş, gelmişler buraya, ev de adamınmış, zamanında annesinden kalmış ona. Mahallenin bütün erkekleri kadına bakıyor.

Bir gün böyle Salı mıydı Çarşamba mıydı, geçmiş gün hatırlamıyorum, o gün hiç çalışmak istemedi canım. Fabrikada hiç çalışmak istemedim. O gün bir şey vardı yani bende. Ustama gittim, usta dedim, bugün bende bir şey var çalışmak istemiyorum, çalışırsam elimi kolumu kaptırabilirim, çalışmıycam. Bana bugün izin ver dedim. Çalışmak istemiyorum, işten de çıkartsan çalışmam, çalışamam. Tamam dedi usta, izinlisin.

Yayan yürüdüm, Hamdullah abiye uğradım, kadın kuaförü,-Abi dedim, ben bu akşam çalışmıcam, bana masaj yazma, randevu alma masörlük için. Çünkü, kadınlar geliyordu, Hüdai’ye söyle, saat dokuzda gelsin, ev adresi, telefon numarası. Seanslar yirmi dakka sürüyordu. İşte dokuzbuçukta başka randevu, başka eve gidiyordum, onbuçukta başkasına. Böyle böyle altı yedi işe gidiyordum akşamları. Evlere. Kadınlara masaj yapıyordum, kocasının yanında, kızının yanında, gibi. İyi para verirlerdi. Fabrikadan daha çok oluyordu haftada kazandığım. Evlerde yemek de verirlerdi bazen.

Çıktım dolmuş durağına geldim, bir tane dolmuş yok, ben de otobüse bindim. Karakoldan yukarı çıkıyor, surları geçiyor otobüs, dönen bir yer var, son durak orası. İndim ordan eve yürüdüm.

Eve geldim. Meğerse gözümden geliyormuş sıkıntım. Gözüme çapak kaçmış. Gözüm zonklamaya başladı. Evde yattım. Kapılar pencereler açık. Dışarda da tahta divan var. Arkasında minderler. Yaslanıyor, oturuyor kadınlar. Annem, Cihan abla, İlmiye hanım teyze, başka tanıdıklar, sağdan soldan sohbet ediyorlar. Necla da var. Ya dedi, Necla, anneme, kocam sana bir eş bulmuş, Sümerbank’ta çalışıyormuş, karısı ölmüş, iki çocuğu varmış, ne diyorsun? Annem de, -Ya sen manyak mısın, ben kocamın üzerine bir daha başka erkekle yatağa girmem, dedi. Adam yedi-üç çalışıyormuş vardiyada.

O arada Necla’nın Tokatlı kocası da geldi. Herkes toplanmış burada dedi.  -Hadi bir sandalye bir çay verin bana sohbet edelim. Ben de içerde yatıyorum. Gözüme bant koymuştum, çapağı anneme aldırmıştım. Ondört on beş yaşındayım yine. Kocası, Necla’ya, -Mevzudan bahsettin mi?, diye sordu, talibi var, dedi. Anneme dönüp, -Ya seni evlendirelim artık, hayırlı bir iş yapalım, dedi.

Kafamı bir çıkardım pencereden, -Seni keserim lan, dedim. Seni de karını da keserim, sabaha ikili cenaze kalkar buradan, bir daha bu eve gelmeyin. Senin işin dul kadınlara adam mı ayarlamak, lan?

Adam, -Hüdaican, sen orda mıydın, ne biçim konuşuyorsun sen, filan diye geveledi. Kalk len dedim, kalk git çabuk, karını da al git, kafana vurdurtma, kalk git, keserim seni, şerefsiz. Kapattım pencereyi, kapıyı da kapattım. Girmicek kimse bu eve, dedim, Sabaha kadar kimse girmicek. Ne ablamlar girebildi ne de annem. Sizi de keserim dedim. Bıçkındım, deliydim ya, o zamanlar.

24 Ekim 2016 Pazartesi

MASA


Masa Sanat yeni çıkan kültür sanat edebiyat dergilerinden ve iki ayda bir çıkıyor.

Dergi sıkı, yazılar sıkı, kadro iyi, yazarlar iyi. Dolu dolu bir sanat dergisi. Öykü, şiir, yazar incelemeleri, denemeler, sinema, müzik, tiyatro, resim, edebiyat yazıları, bütün kültür sanat dalları var üçüncü sayısında.

Attila İlhan, Ayşe Kulin, Şükrü Erbaş, Orhan Kemal, August Rush, Freddie Mercury, Suç ve Ceza, Bülent Emin Yarar, Andy Warhol, Muhsin Ertuğrul, İlyada bu sayıda işlenen konulardan bazıları.

Bu zengin içerikli dergi umarız yayınına yıllarca devam eder.

Dergiden bir bukle:

“Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
 Koşaradım
 Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde”

“yine akşam oldu attila ilhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı”

20 Ekim 2016 Perşembe

İLK MÜSLÜMAN


Lesley Hazelton

Amerikalı gazeteci olan yazar Orta Doğu’da çok uzun yıllar yaşamış ve çok sayıda kitabı var.

İlk Müslüman, oldukça detaylı bir araştırma sonucu yazılmış tarihsel bir biyografi. Peygamberimizin yaşam öyküsünü tarafsız bir gözle yazmış, Arapça ve İngilizce kaynaklardan.

Özellikle iki kaynağı çok önemli. Yaklaşık 700 yıllarında İbni İshak’ın yazdığı ve 800 yıllarında El Tabari’nin yazdığı iki kitap, Peygamberimizin yaşadığı zamanı o yıllarda yaşayanların ağzından anlatıyorlar.

Peygamberimizin yaşamının ilk yılları, öksüzlüğü, yetimliği, onu emziren kadın, yıllarca Bedevilerle yaşayışı, gençliğinde yaptığı işler, kendinden büyük ilk eşi Hz. Hatice, ticarete atılması, peygamber oluşu, onu ilk kabul edenler, Mekke Medine, katıldığı savaşlar, yaralanması, dinimizin yayılması, eşleri, yoğun çalışması ve yorgunluktan hasta olması, hepsi anlatılıyor. Kendine zaman ayırmak istemiş ancak buna hiç fırsat olmamış.

İyi ve doğru bir insan olan Peygamberimizin yaşamı ile ilgili ilginç detaylar ve diğer ünlü kişilikler, Hz. Ayşe, Ebu Cehil, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Ali, oldukça kapsamlı bir biyografi.

Yazarın nette yazıları ve konuşmaları da var.

Not:3/4

18 Ekim 2016 Salı

KARA PAZARLAR



Ece Evren

Kara Pazarlar anı veya günce tarzı bir roman kitap.

Kitabın kahramanı, bugününü anlatırken geçmişini de anımsıyor. Hayatındaki üç önemli kişiyi anlatıyor. Babası, eski eşi ve yeni sevdiği.

Bu üç kişi kitabın kahramanına çok acı çektiren kişiler, onu depresyona sokan, yıllarca hasta eden üç kişi. Babası sert ve sevgisiz, eski eşi de öyle, yeni sevdiği de duyarsız ve bencil.

Kahramanımız bütün yaşadıklarını bir parça sevgi için yapıyor. Sevgi açlığı onu üzüntülere taşıyor ve bu üç kişi, kahramanımız ne kadar istese de hiç değişmiyor.

Çok açık, içten yazılmış cümleler, belki hepimizin içinden geçen düşünceler, öfkeler, kederler, anlık mutluluklar ama bu denli dürüst yazmak hiç de kolay değil.

Hüzünlü bir kitap. Kitabın kahramanı umarız bundan sonra üzülmesine izin vermez ve huzurlu olur. Kitabın devamını ve olayların gelişimini de bekliyoruz elbette.

Not:3/4


Daha not: Kitabın yazarı sevgili arkadaşımız Ece Evren.

17 Ekim 2016 Pazartesi

SPAGETTİ


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Çok adam dövdüm, dayak yedim. Kendimi korumak için dalardım yani, kimse kötü konuşamazdı bana. Bir olay olurdu, bir karışırdı ortalık, paat, karakoldayız. Bütün karakolları ziyaret ederdik, şubeleri de.

Dörtyol ağzında şube vardı, bir gün bizi aldılar oraya. O da bizim amcaoğlu ve onun ortağı Bahattin yüzünden oldu. Bir restorana gittik, spagetti yiyoruz. Restoranın üstü de disko. Karşıya iki tane kız geldi, felaket güzel, resmen. Bahattin onlara iki spagetti gönderdi. Bahattin dedim, yapma, başımıza bela alacaz. Yok abi dedi, kızlar bize bakıyor. Abi filan diyor ama yaşım daha 16-17 civarı. Torna tesviyede çalışıyorum, akşamları masörlük, amcaoğlunun kadın kuaföründe, bir de orkestrada tumba, bateri çalıyorum. Para nerde ben orda.

Bahattin, göçmen, Giritli, çok acaip bir çocuktu. Çok acaip. 25 yaşındaydı, saçları bembeyazdı, 1.80 boyunda, beyaz tenli, öyle bir adamdı yani. Ağzı da laf yapıyor. Kızlar kalktı. Bahattin, hadi biz de kalkalım dedi. Hesabı ödedik, kalktık. Kızlar yürüyor, biz yürüyoruz. Vurdular yürüyorlar. Bahattin, yaklaştı kızlara, tanışalım, gezelim, şöyle yapalım, böyle yapalım, diyor. Kızlar diyor ki, -Bizi rahatsız etmeyin, buraya bir iş için geldik, rahat bırakın bizi.

Bahattin diyor,-Rahatsız olmazsınız. Böyle konuşa konuşa çok yürüdük, bir karakolun önüne kadar. Kızın biri, durdu, çantasını açtı, bir şey çıkardı, meğerse kızlar polismiş, Ankara’dan özel görevle gelmişler, birisini takip ediyorlarmış, işlerini bozmuşuz. Aldılar mı bizi karakola. Aşağı indirdiler, küf kokuyor orası.

İçeri giriyorsun, duvarda coplar var sıra sıra, uzatmalı coplar. Hangisinden istiyorsun diye soruyor polisler. Seçiyorsun seçtiğin cop birden uzuyor. Dayağı yedik tabii. Biri geldi odaya, -Çıkartın bunları yukarıya, bir ekip alıp götürecek şubeye. Abi resmen altıma işedim. Ne oluyor ya burada dayak yedik, daha ne olcak?

Aldılar bizi götürdüler şubeye. Ulan dedim Bahattin, senin yüzünden neler geldi başımıza. Birinci kata girdik, kimlikleri verin, verdik, ayakkabı bağcıklarını verin, verdik, kemerleri verin, verdik, cüzdanlarınızı, bozuk paralarınızı, verdik, buraya teslim ettiğinize dair imza atın, attık. Hadi çıkalım dediler, merdivenlerden çıktık, dördüncü kata geldik, bizi bir odaya aldılar, karanlık bir oda.

Bir iki kişi geldi odaya, böyle zebellah gibiler. Nerelisin diye sordular, Vanlı, nerelisin, Vanlı, nerelisin, göçmen. Ben, amcaoğlu, Bahattin. Nerde oturuyorsunuz, şurda, şurda, şurda. En son ben söyledim, o anda yumruklar gelmeye başladı. Bir dayak bir dayak, saat gece üç. Saat onda karakolda dayak yedik, şimdi de şubede.

-Siz sivil polis kızlara nasıl askıntı, olursunuz? dediler. Onlar Narkotik’ten, burada bir eroin satışı varmış, onu takip ediyorlardı, siz işi bozdunuz, biz işi kaçırdık, dediler. Dayak bitti, çıktım, koridorda aynaya baktım, yüzümü tanımıyorum, şişmiş, dudağım patlamış, yüzüm büyümüş.

İndik aşağıya, komiserin yanına, bir daha yapcak mısınız, yapmıcaz abi, yapcak mısınız, yapmıcaz abi. Bana bir baktı, komiser. Hüdai, sen misin, dedi. Dedim, benim. Oğlum, sen daha akıllanmadın mı dedi. Ulan seni bütün karakollarda dövdüler, şubelerde, dövdüler.

Çıktım, Bahattin’den bir yüzlük aldım eve gittim. Annem baktı, oğlum, ne yaptın, kiminle kavga ettin dedi, ağladı. Dedim anne ne diyon ya, bırak da uyuyum, hayatım spagetti western olmuş zaten.

13 Ekim 2016 Perşembe

TANSİYON



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Yaşamış olduğumuz hayatın içinde her gün bir yasakla tanışıyoruz. Bir sabah kalkar televizyonu açarız, ismini yeni duyduğumuz bir doktor çıkar, şu yasak der. Hoppaaa o sabah o televizyonu seyreden herkes hiç ses çıkartmadan araştırmadan neyin ne olduğunu bilmeden uyar.

Bir de şu ayaklı gazeteler vardır, o sabah o televizyonu seyredenler üç tane kelime daha ekleyerek ballandıra ballandıra anlatırlar. Dinleyen ise karşı atağa geçer. Ayyyy şekerim vallahi ben uyuyorum ama ne yesem yarıyor. Sanki defileye çıkan manken. Kemiksiz seksen beş kilo. Bele kadar inen simetrik görünüş ince, belde son buluyor. Aşağıya sakın bakmayın. Selülite mahkum olmuş kalçalar, yarım dünya modeli. Bu televizyonlarda her gün standart ölçüleri konuşan, her gün bir şeyi yasaklayan ama kendilerine baktığınızda alakası olmayan kişiler anlatır durur. Kalp doktoru aman sigara içmeyin der. Bir gün gazeteyi açtığınızda tanınmış kalp doktorunun kalp krizi geçirdiğini ve öldüğünü duyarsınız. Buna benzer o kadar örnek var ki saymakla bitmiyor.

Ama aklımızın ucundan geçmez, vücudumuzun her altı ayda bir kontrolden geçmesinin gerektiği.

Mesela ben gamsız bir adamım. Çok şey yaşadım, başımdan çok şey geçti, deli dolu yaşadım, kabadayı yaşadım. Ama şimdilerde kitap okuyor şiir yazıyorum. Nerden nereye. Hiçbir şey düşünmem, yalnızca dinlenerek ve kitap okuyarak koltuğumdan kalkmayan ben, geçen sabah başımın dönmesiyle sendelemiştim kalktığımda. Başım dönmüş her yer kararmıştı. Penceremin önünde yalnızca bana hizmet etmek için duran koltuğuma tekrar oturdum.  Gözlerimi kapattığımda,  susmayan telefonumun sesine bakmak için açtığımda annemin aradığını gördüm.

‘’Alo, nasılsın oğlum ‘’. ’’ İyiyim anne sen nasılsın‘’.
‘’ Ben iyiyim de senin sesin bir tuhaf geliyor’’.
‘’ Başım döndü anne ‘’.
‘’ Sana kaç kere söyledim oturma günde iki saat olsa da yürü diye. Sabah ilk işin doktora görün‘’.
 ‘’Aman anne bu kadar telaş etme ‘’.
 ‘’ Sen yine de ihmal etme şimdi kalk eczanede bir tansiyonunu ölçtür bakalım kaç olmuş’’.
 ‘’ Peki anne ‘’ derken içimde fırtınaya dönüşen endişe ayakkabılarımı giymeme mecbur bırakmıştı.

Sokağın sonunda duran eczaneden tansiyonumu ölçtürdüğümde annemin telaşına hak vermiştim.
Küçük 11, büyük tansiyon 15 olmuş. Eczacı hanımın kalın sesi kulaklarımda yerini almıştı. Bey efendi doktora bir görünün sorunlu bir durum var tedbir alın dediğinde, sakin ve gamsız kişiliğimin yoldaşı olmuştu telaşım.

 ‘’ Alo oğlum ne oldu ölçtürdün mü tansiyonunu ‘’
 ‘’Evet anne küçük 11 büyük 15 olmuş’’.
‘’ Hemen doktora git ‘’.‘’ Peki anne’’ .  Bir saat sonra sağlık ocağında doktorun önünde duruyordum, tansiyon çıkmış bende.

Hoppaaa  stres yasak oturmak yasak tuz yasak şeker  yasak un yasak. 5 mlg ilaçla evin yolunu tutarken vücudumda duran fazla kiloların da yasak olduğunu söyleyen doktora teşekkür ederek çıktım.

Siz siz olun beş şeye dikkat edin. Tuz, şeker, un, stres ve fazla kilolarla arkadaş olmayın. O hızlı hayatımdan sonra bu hale gelmiştim. Aslında stresten değil de stressizlikten oldu her şey. Bir miktar stres lazım hepimize.


(devam edecek)

11 Ekim 2016 Salı

SAKLI ÇOCUK



Camilla Lackberg

Yazarın kitapları Türkçe’ye çevrilmeye devam ediyor. Buz Prenses, Vaiz, Taş Ustası, Yabancı, şimdi de Saklı Çocuk.

Yine yazarın çocukluğunun geçtiği Fjallbacka’da geçiyor olaylar, İsveç’te. Bu romanda da diğer romanlardaki polis Patrick ve yazar Erica var. Evlendiler, çocukları oldu, pek de mutlular.

Aynı kasaba, aynı kahramanlar, alıştık iyice, akraba gibi oldular, ailemizden. Her romanda farklı bir gizem ve cinayet var ama kasaba ve kahramanlar genelde aynı. Ve yazar her zaman olduğu gibi yine cinayetleri geçmişin sırlarına bağlıyor. Ufacık bir sahil kasabası ama ne çok sır barındırıyor.

Fjallbacka insanları sıradan, normal insanlar. Suçlar işlenince geçmişin gizemleri ortaya çıkıyor ister istemez. Kasaba sakin ve monoton yaşamını sürdürürken polis de araştırmasını yapıyor. Suç hep en yakınlarda çıkıyor, suçlular da.

Patrick babalık izninde, Erica ise evde kitap yazma çabası içinde. Çok yaşlı bir amca ölü bulunuyor. Bu amcanın ölümünün araştırılması polisi altmış yıl öncesine götürüyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarına. Kasabanın sakladığı ve çok kişiyi ilgilendiren sır nedir acaba? Aşk, gizem ve suç bir arada.

Lackerg bizi mutlu etmeye devam ediyor. Polisiyeleri ile.

Not:3/4


Daha Not: Bu kitabı Kafa Mert birlikte aynı anda okuyup yazalım dedi, kitabı aldım ve tam bir günde bitirdim, sonra yazdım işte. İkimizin de sevdiği bir yazar Lackberg. Yazdım ama yemek tarifi yazım okunsun diye biraz beklettim bugün. Sonuçta, kitap ve yemek, bu iki şeyle geçer ömrüm. Şimdi yayınlıyorum. Sevgili Mert'in de son yazısında eleştirisi.

10 Ekim 2016 Pazartesi

YABAN MERSİNLİ TAVUK


Tavuk göğüslerini aradan kesip biraz incelmesi için dövüyoruz.

Sonra içine keçi peyniri ve yaban mersini ile tuz ve karabiber koyup rulo haline getiriyoruz.

Sonra o ruloyu yumurtaya batırıp daha sonra da galeta ununa batırıyoruz.

Borcamın, Pyrex’in yani, altına biraz ayçiçek yağı koyuyoruz, 5-6 çorba kaşığı kadar.

Hazırladığımız tavuk göğüslerini borcama koyup fırının alt yerine koyuyoruz.

Ve 250 derece. Çevirmemiz de lazım tabii.




9 Ekim 2016 Pazar

KUŞÇU


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bir şehrin kıyı mahalleleri yoksullukla savaşırken afilli yalnızlıklar yaşarlar. Babadan kalma üç aylık maaş kıt kanaat yeterdi. Bakkal Osman amca da olmasa halimiz haraptı. O zamanlar her evin altmış yapraklı iki bakkal defteri vardı. Birisi bakkalda diğeri ise tek dalgalı radyoyu üstünde taşımaya çalışan tahta dolabın çekmecesinde dururdu.

Hayat şartları bu gün gibi zor olmasa da o zamanın şartları kıt kanaat geçinen bir ailenin bütün fertlerinin çalışmasını gerektiriyordu. Benim de üstüme düşen görev mahalle manavında çalışmaktı. En azından meyve sebze ihtiyacımızı karşılıyor, az biraz da para kalıyordu. Adaletin terazisi gibi tartı şimdi de mümkün değil. Vardır muhakkak bir hilesi ama sahibinden başka kim bilebilirdi ki. Tartıda muhakkak yüz gram manavcıya çalıştığını taa o günlerde öğrendim.

Bir gün ikindi vaktinde merdivenlerden aşağı bakarken, hemen yolun başında duran sarı boyalı evin bahçesinde kuşçu Salim’in arkadaşları ile toplanmış kümesten kuş alış verişi yaptıklarını sanıyordum. Oysa işin aslı astarı öğle değilmiş. Bunu manavcı Halit abi söylediğinde öğrenmiştim. Şeytanlık, üç kağıtçılık dendiğinde dünyada üstümüze yoktur. Deyim yerindeyse şeytanın cebinden parasını alırlar şeytanın haberi olmaz.

Bizim o güne kadar masum bildiğimiz kuşçu Salim abi meğerse kümesler arası esrar gönderiyormuş.
Bir başka mahallenin kuşçusu en ayar kuşunu eliyle getirir teslim edermiş. Malın  parasını da peşin verirmiş. Ertesi gün ikindi vaktinde kuşçu Salim ufak balonların içine verilen miktar kadar malı koyar kuşun ayağına bağlar kuşu salarmış.  Kümesten kalkan kuş doğru sahibinin kümesine inermiş.

Sizin anlayacağınız insanların ölümüne sebep olan bu zıkkım, kuşlarla nakledilirmiş. Dedim ya Osmanlı’dan kalan kuş uçurtarak yapılan haberleşme  bundan elli yıl önce de kullanılıyormuş. O gün kendi kendime karar vermiştim bu mahallede kalırsam benim de sonum bu, böyle bir olaya maruz kalacağım ya da aktif içici olarak hayatımı söndürecektim.

Sabah ilk işim manavcı Halit abiden üç günlük yevmiyemi alıp daha nezih bir yerde helalinden para kazanmak, kazanırken huzurlu bir şekilde yemek idi. Öyle de oldu. Ben de babam gibi dürüsttüm.

Bir kere bize bahşedilen hayatı kimsenin etkisinde kalmadan yaşamak ne güzel.


(devam edecek)

8 Ekim 2016 Cumartesi

ÜZÜMÜN KARDEŞLİĞİ



John Fante

Fante’nin daha geç yaşlarda yazdığı romanlardan. Bunker Tepe’sinden önce yazdığı.

Üzüm kardeşliği şarap demek. Bu roman yine Fante’nin gerçek yaşamından, yani otobiyografik bir roman. Fante, artık ünlenmiş bir yazar, evli, çocuğu var.

Kardeşinden bir telefon gelir, yaşlı anne babası boşanacaktır. O da hemen doğup büyüdüğü yerlere gider. Annesi ev hanımı, babası duvar ustasıdır, İtalyan kökenli aile, yoksul.

Fante, ailesini, kardeşlerini görür, anıları canlanır. Babası, Fante’nin çocukluğunda olduğu gibi yine onunla birlikte duvarcı olmasını ister. Babası yeni bir iş almıştır. Bir taş ev inşa edecektir. Fante’ye gel birlikte yapalım der.

Bildiğimiz Fante kalemi yine. Duyarlı, film gibi, canlı, sürükleyici, gerçek.

Bir yazar ve ailesi. Fante, hiç olmayacak bir aileden yazar oluyor. Küçüklüğünde kütüphanede keşfettiği kitaplar sayesinde. Dostoyevski, Hamsun gibi.

Bu kitapta çok az da olsa argo ve küfür var. Bunun dışında yine iyi kitap.

Not:3/4

KAFASINA GÖRE



Eğlenceli, dolu ve hoş bir dergi.

Oscar Wilde, Nilüfer, Mert Fırat, Steinbeck, Stephen King, Şener Şen, Oğuz Atay. Derginin son sayısının konuklarından birkaçı.

Gerçekten de kafasına göre bir dergi. Her telden yazılar var, her konudan. Araştırma, röportaj, öykü, deneme, makale, şiir, sinema, günlük, vb. Engin Akyürek de düzenli olarak yazıyor.

Genel olarak bir kültür edebiyat dergisi denilebilir, renkli yazılar ve öyküler var. Onuncu sayıya geldiler, çeşitli yazarlarla.

Mutluluk veren dergi. Okunur.

3 Ekim 2016 Pazartesi

MATAH



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Eskiden bayram heyecanı geceden başlardı.  Alınan ayakkabılar yastık altında saklanırken elbiseler ise duvarda duran askıda yerini alırdı. Aşağı mahallede kurulan panayırın coşkusu ve heyecanı bir başka yaşanırdı.

Bayram sabahları babasız evlerde bayramın heyecanı öksüzler büyüdükçe azalıyor olmasına rağmen, yine de, bayram namazları tek kılınır, bayramlaşma anneden başlar,  ayrı bir hüzünle yaşanırdı.

Her evde bayram ayrı kutlanır, mutlulukları, hüzünleri ayrı ayrı yaşanırdı.  Ataerkil bir toplumda yetiştirildiyseniz, bayram sabahları baba yarısı olan amcaların bayram namazından sonra eli öpülürdü. Böyle öğretmiştiler. On yaşında bir çocuğun bunca yükü kaldıracak gücü var mıdır bilinmez ama ben beş kilometre yürümek zorundaydım. Kapının girişinde bir şekerlemeye el öpme seansları.

Bu gün gibi hatırlıyorum o ayrı ayrı yaşadığım iki bayram gününü. İlk bayram namazı bittikten sonra, bende bir heyecan bende bir sevinç. Amcamın bayramını kutlamaya elini öpmeye gittiğimde saat 7.50 idi. Kapıyı açan amcam ‘’it s.çmadan‘’ neden geldin diyerek yüzüme kapıyı kapattı. 

Kapıdan ayrıldığımda yarı kızgınlık yarı mutsuzlukla eve nasıl geldiğimi hatırlamadım. Annem kapıda beni karşılarken bir daha amcamın bayramına gitmeyeceğimi söylediğimde, sinirlenme, amcandır oğlum idare et demişti.

İkinci kez bayram namazından sonra ben bu sefer saat 10.30’da kapıyı çalmıştım. Bu sefer yengem çıkmıştı kapıya. Hoş sohbetten sonra amcamın yanına geçmiştim. Ev bildiğiniz gibi iki oda bir mutfak.

İki yüksek tahta divanda ağırlanıyordu misafirler. Yengemin ahretliği Belgüzar ablanın oğlu gelmiş benden önce. Ben de divanın birisine iliştim farkında olmadan. Kadayıf tatlısına ilk çatalı batıracaktım ki, sağ tarafımdan bir gürleme geldi. ’Matah‘ şey utanmıyor musun bacak bacak üstüne atmaya dediğinde, başımdan kaynar su dökülmüştü sanki. Halbuki, o oğlan iri yarıydı, ben ise küçücüktüm, bacaklarım divanın üstünde kalıyordu, yere basamıyordum.

Odadan çıkışımı, ağlayarak eve gelişimi inanın hiç hatırlamıyorum. Annem yine kapının önünde beni bekliyordu. Anne bir daha bana amca kelimesini söylersen bu eve ayak basmam demiştim.

Çocukluk mu dersiniz ne dersiniz bilemem ama yaşanan gerçekti. Aradan yıllar geçmiş dükkan sahibi olmuş, her sabah bilmece çözen birisi olmuştum. Bir sabah bilmece çözerken,

‘Matah‘ kelimesinin ne anlama geldiğini öğrenmiştim.

‘’Sevdiği bir kişinin miras bıraktığı değerli şey“.

Ben bunu öğrendiğimde amcam çoktan ölmüştü.

(devam edecek)