30 Eylül 2021 Perşembe

UZAY MEKİĞİ




Uzay mekikleri uzaya giderken bazı parçaları bırakır, bu parçalar dünyaya düşer ya, sanki bazen o düşen kısımlarda kalanlardanmışız gibi hissederiz.

Mekik parçaları bırakır ve yoluna gider hep yükseklere, hedefine ulaşır, atmosferi aşar gider. Parçalar dünyaya düşer, o parçalar, hedeflerine ulaşamayanlar işte, aynı yerde kalanlar. Veya o parçalar, bizim başarısızlıklarımız, hep denediğimiz ama başaramadığımız, ulaşamadığımız isteklerimiz onlar.

Başaramayışımız da hep bizim yüzümüzden olmaz. Örnekse, sınava gireriz, sınıfın, kursun, en çalışkanıyızdır, bütün soruları çözebiliriz, sınavda başarılı olmayabiliriz ama. Veya, başarılı olsak da bir şekilde puanımızı kırarlar, o okula giremeyiz, ya da kazansak da bir işe giremeyiz veya atanamayız bir yerlere. Bunlar mekiğin parçaları.

Bu durumda belki kendimize kızarız, mekik olmaktansa bana yakışan kendimi bir helikopterin ayağına bağlamak deriz, ip de yüz yüzelli metre olsun, bizi ayağımızdan bağlasınlar araca, kafa üstü sallanalım aşağıya doğru, helikopter de yavaş yavaş gitsin, böylece uzaya gidemesem de belki beynime kan gelir de başarısızlıklarıma değil de önüme bakarım, geleceğe.

Sonra yine uzay mekiği olmaya karar veririz. Uzaya doğru yola çıkarız. Parçaları bırakırız, bunlar dünyaya düşerler, bunlar yaşadıklarımızdır, bunlarla işimiz bitmiştir, hatırlamak bile gereksizdir, bu parçalar bizim safralarımızdır. Bütün safralardan, gereksiz parçalardan kurtuluruz, arınırız, aşırılıkları, yükleri bırakırız, biz sadeleşmiş, her türlü fazlalıktan kurtulmuş bir mekik olarak göğe doğru yükseliriz, sade olsak da yaşama heyecanı ile içimiz ateşlidir, hayatı yakarak atmosferden geçeriz.

29 Eylül 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 9




ORMAN

Karşıma bir orman çıktı. Çok sık ağaçlar vardı. Yürümek için zordu. Ama yürüyüşüme devam ettim. Minik bir patika buldum. Otlarla kaplı bir patika. Dalgın dalgın yürüdüm.

Yürüyüş uzun sürünce dalgınlıktan hayal dünyasına geçiş yaptım. Hayvan sesleri, kuş sesleri ve çalı çatırtıları daldığım hayal dünyasını bozamıyordu. Umarım karşıma kurtlar, ayılar, yılanlar çıkmaz diye dua ediyordum. Aslında bunlar bile hayal dünyamı bozamazdı. Birkaç yüz yıllık yaşantımda neler görmüştüm ormanlarda, serseriler, silahşörler, periler, hayaletler, hortlaklar, cadılar, masum çocuklar, göçmenler. Kendimi korumak için birçok efsun öğrenmiştim. Halen de en yeni büyüleri, duaları ezberlemeye çalışırdım. Yenileri öğrendikçe eskileri de unutmak istiyordum. Efsunları da günümüze uyarlamak lazım. Kadim büyüler bu güne cevap veremeyebilir.

Uzun yaşantımda tanık olduğum savaşlar, paralel evrenler, kanlı sahneler, ölüler, gizemler, büyüler, sisler, dumanlar aklımda onarılmaz kalıcı etki bırakmıştı. Her durum, her ortam için kendi büyülerim de vardı ama bunlar bazen işe yarayamayabiliyordu. Bu durumlarda düştüğüm zor anlardan kurtulmak, iyileşmek için, yüz yıl kadar önce kadim şehirlerde, ormanlarda, dağlarda, köylerde mucizeleriyle ünlü, sihirleri ile ünlü büyücüleri, şamanları, din adamlarını, ermişleri, bilgeleri bulup onlardan yardım istedim. Onların iksirlerine, şifalı otlarına, kremlerine, büyülerine, dualarına , öğütlerine, cam kürelerine, üçüncü gözlerine rağmen, aklıma ruhuma girmelerine rağmen, aklımla ne sorunum olduğunu anlayamamışlardı, bırakın çözmeyi.

Efsanelerde, destanlarda, masallarda olduğu gibi ben de şifa bulmak için on yıldır yollardaydım. Sorunumu bulmak için çıktığım bu uzun yolculukta bir amacım da vardı ama ben bunu çoktan unutmuştum. Uzun uzun yürümek, dağları, köyleri, ovaları, tarlaları, ormanları, nehirleri, gölleri aşmak aklımdaki her şeyi silmişti, hedefimi bile unutmuştum, geçmişimi de. Aklımla ne sorunum olduğunu hatırlayamayacak kadar silinmişti hafızam. Elbisem, sopam, köpeğim ile yürüyordum sadece. Belimdeki kesede uğurlu taşlarım da vardı. Yollarda beni görenlerin bana deli gözüyle bakmalarına da alışmıştım.

Yolda, birçok yaralı hayvan çıktı karşıma, bazılarını tedavi edebildim, bazılarını ise öldürmek zorunda kaldım. Koyun, köpek, timsah, aslan leşlerine rastladım. Bir su birikintisinin içinde yaralı bir kurt ulumaya çalışıyordu. Onu acısından kurtarmak için bıçağımla öldürdüm ve derisini temizleyip yanıma aldım. Sanırım ondan korkan insanlar onu yaralamıştı.

Büyük bir gölün kıyısına geldiğimde kıyıda insanlar, kayıklar gördüm. Bir boru sesinin ardından hepsi göle atlayıp çılgın gibi karşı kıyıya doğru yüzmeye başladı. Yarışıyorlardı. Bir tür kutlama veya yarışma olmalıydı. İzleyen kalabalık ise neşeyle bağırıp çağırıyordu.

Gölün ıssız tarafına geçip yüzdüm, daldım, temizlendim, kıyıda biraz hareketler yaptım, bir tavşan avlayıp kızartıp yedim, yine yola düştüm. Nereye gittiğimi bilmeden.


SON


SEN

Yeşil yağmurlar yağacak

Ve günışığı gözlerinden süzülecek

Ansızın gülümseyeceksin bana

Gülüşün dünyanın en güzel şarkısı olacak

Bir kuş kanatlanacak yüreğimden

Kanatları göklerden mavi

Bir uçurtma eşlik edecek semamıza

Ağaçlar en güzel çiçeklerini senin için açacak

Güneş senin için parlayacak o vakit

Ay senin için doğacak

Ruhum nihavent makamında bir ezgi tutturacak

Denizlerde yakamozlar yanacak

Akşam sefaları sen kokacak

İki şekerli çayını içerken

Sonsuzluk işte böyle zaman bulacak


SON


LOFEİ

Ahşap bir evde yıllarını geçirirken tıpkı beraber büyüdüğü insanları yavaşça tanır gibi o evle de bir bağ kurup onun huyunu suyunu öğrenir insan. Hangi tahtaya adımını attığında gıcırdayacağını, hangi deliğin arkasında arı kovanı olabileceğini, hangi pencereden güzel bir gün ışığı gireceğini ve hangisinin açılıp kapanırken zorluk çıkartacağını, bacasının hangi aralıkla temizlenmediğinde kurumların sorun çıkartacağını, hangi odada çiçeklerin daha mutlu olacağını ve dahasını yaşayarak öğrenirdi. Her gün üzerinden defalarca geçtiği merdivenin korkuluğuna çocukken nasıl asılıp kaydığını ve dahası kendinden önce kimlerin ona tutuna tutuna aşağı inip çıktığını hatırladıkça eskise bile üzerine yeni bir cila attırarak kullanmaya devam ederdi.


Ahşap evleri süpürmek eskiden tam bir çileyken neyse ki şimdi elektrikli canavarlar tozları yutuveriyordu. Çamaşırlar ve bulaşıklar için de başka canavarlar vardı. Epey gürültü çıkartsalar da çiçekler ve kitaplarla ilgilenmek için daha çok zaman sunduklarından dolayı ettikleri naz niyaz katlanmaya değerdi. Lofei ağır yaratığı aşağı yukarı taşımak zorunda kalmamak için ikinci kata da başka bir süpürge almıştı. Orada işi bitince aşağı inip diğerini kullanıyordu. Neyse ki eski evler şimdiki zindanlardan epey genişti de bu canavarları koyacak epey alan bulmak mümkün oluyordu.


Aşağıyı süpürmeyi bitirdiğinde holdeki tavandan sarkan kafesinde süpürgenin sesini taklit eden muhabbet kuşu Hinata da çıldırmayı bırakıp sakinleşti. Lofei ona bir göz atıp 'tamam tamam haklısın ama bu kadar söylenme' diye kendi kendine kuşa cevap verdi. Genelde bütün gün yalnız olduğundan hep Hinata ile konuşurdu. 'Bugün ne yemek yapayım Hinata?' Veya 'Merak etme seni yemesin diye o kediye bahçenin köşesinde güzel bir ciğer verdim' gibi şeyler söyleyerek sanki bakışlarıyla da istediği cevapları alıyormuş gibi takılırdı. 'Sütçü çocuğu aramayı unutturma bana Hinata yine bayat süt getirmesini istemeyiz' diye söyledikten sonra kuşun yem kutusunu kontrol etti. Ardından iki büyük sürgülü kapıyı ardına kadar açarak gün ışığının hole girmesini sağladı. Evin alt kattaki bütün odalarında bu kapıdan vardı ve ister pencere isterse kapı olarak düşünülebilirdi. Yukarıda ise bazısı yukarı bazısı yana sürgülenen normal pencereler vardı.


Terliklerini ayağına geçirerek taş döşenmiş bahçe yoluna adımını attı. Ev bahçeden iki basamak yukarıdaydı böylece böcek ve su basmasına karşı dayanıklı oluyordu. Taş patikada ilerleyip evin diğer yanına doğru dolaştı. Orada küçük bir ağılın içinde tavuklar vardı. Onlara yanında getirdiği torbadan bolca yem serpip günün taze yumurtalarını topladı. Elbette bahçe meyve ağacı ve çiçek doluydu. Her gün bunlarla oyalanmak ona iyi geliyordu. O taraftaki başka bir kapıdan içeri girip cep telefonunu aldı ve oğluna akşam kaç gibi geleceklerini sordu. Oğlu şehrin merkezinde yaşadığı için bazen akşamları kendi oğlunu ve eşini de alarak yemeğe geliyordu. Yazları ise torunu tamamen Lofei ile yaşıyordu. Ona burada keman dersi veren ve İngilizce öğreten bir komşusu vardı, aynı zamanda da torunu onların bahçe işlerini yaparak aldığı eğitimin hakkını verip sorumluluk öğreniyordu.


Cep telefonunu yerine bırakıp minik bir radyoyu çalıştırdı. Eski şarkılar etrafı tatlı tatlı sararken yeniden evin içinden geçip ön bahçeye çıktı. Akşama yemekte pişireceği sebzeleri orada kurduğu minik masada ayıklayıp doğrayacak ve köşedeki ocakta odun ateşinde pişirecekti. Bahçede bir de minik bir kuyu ve önünde de suyun aktığı minik bir havuz vardı. Sebzeleri de hep orada yıkardı.


Oğlu şehirde yapılanlar yerine burada yediklerinin dünyanın en güzel tatları olduğunu söyler ve özellikle yeni ocakta değil de odun ateşinde yapılan yemekleri özlediğini söylerdi. Lofei yemek işlerini bitirdikten sonra komşularını ziyaret eder ve onlarla aşağıdaki ırmağın orada kurulu banklarda biraz vakit geçirdikten sonra yeniden evine döner, bahçe kapısını kilitleyip bahçedeki fenerleri yakar ve evi geceye hazırladıktan sonra güzel bir uyku çekerdi. Günleri hep böyle rutin ve huzurluydu. Akşamları, yetiştirdiği çiçeklerin kokusu bütün mahalleye yayılır ve herkesten bunun övgüsünü almaktan zevk duyardı. Mahalledeki çocuklarla da arası çok iyiydi ki bunda eskiden öğretmen olmasının etkisi büyüktü. Günün ilk yarısında epey yalnız olsa da hem komşuları hem de çocuklar sayesinde akşamları epey hareketli geçebiliyordu.


Sebzeleri ayıkladıktan sonra sepetiyle bir kenara kaldırdı, böylece akşama doğru hemen pişirmeye koyulabilecekti. Dışarı kıyafetlerini giyinip süslendikten sonra da cebine mahalle çocukları için şekerlemeler, minik erikler doldurdu. Sonra da ırmağın orada en sevdiği köşeye gidip oradakilerle sohbete daldı. Elbette çocuklar şekerler ve erikleri alırken karşılığında çok ilginç hikayeler anlatıyor böylece güzel bir oyun oynamış oluyorlardı. Güneş alçalmaya başladığında eve dönüp yemeği hazırladı. Oğlu torunu ve gelini tam zamanında geldi ve güzel bir akşam geçirdiler. İşte Lofei için hayat böyle sakin, yavaş ve huzurluydu. Tıpkı ırmağın üzerine eğilip yapraklarıyla gölge sunan ağaçlar gibi.


Son


TASARIM

Patronun simasına bakınca da ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Bazen yüzünü ekşittiğinde şimdi azarı yiyeceğim diyorum ama tebrik ediyor, bazen güldüğünde takdir edileceğimi sandığımdaysa alaya alıp baştan çalışmamı istiyordu. Adamın mimikleriyle duyguları örtüşmüyordu. Bu da bir çeşit hastalık olabilirdi nazarımda.


Sunumuma turuncu renk hakimdi ve böyle dikkat çekici bir tema kullanmak bazen her şeyi mahvedebiliyordu. Görseller birbiri ardına kayarken alnımdan da emeklerimin tecellisi ter damlaları kayıp gidiyordu. Üçüncü denemeden sonra çalışma bir kez daha beğenilmezse bu ayki maaş bordromun bu şirketten aldığımın sonuncusu olacağından emindim.


Son görsel de gelip geçtikten sonra ortalık bir iki saniyeliğine sütliman kesildi. Fakat o bir iki saniye bana bir ömür gibi geldi. Sonunda donuk bakışlarında hiçbir değişiklik olmayan adam bana "bravo! sonunda şirkete layık bir tasarımla karşımızda olmana sevindim." diye suratından düşenin aksini söyleyerek işten atılmamayı başardığımı ifade etti. Artık yeni tasarladığım yüzen otomobilin üretimini takip ederken yeni ecel terleri dökebilecektim.

Son

28 Eylül 2021 Salı

DEMONYAK 3

 



-Anne ben Marie Curie oldum, değil mi?

-Ne oldun ne oldun?

-Küri, hani bilim insanı, atomları buldu, radyum, polonyum.

-Radyoyu ben de kaybedip bulmuştum, hatırladın mı? Polonya’yı daha önce bulmuşlardır.

-Annee, zekamı senden almadığım belli işte.

-Peki peki, nolmuş bu Küriye?

-Ya anne, buldum ya hani, demonu içimden kovmak için reyhan şerbeti ve amonyak kullandık ya, önce reyhan şerbeti ile içimden çıkardık, sonra o hayalet gibi havada durunca üstüne amonyak sıçrattık, kayboldu, bunu ben buldum, artık herkes şeytan kovabilir. Artık, markette Domestos ve Perwoll’lerin yanında Demonyak da satılacak.

-Sen eve hep böyle birilerini mi getircen, o demon erkekti değil mi?

-Çok ayıp anne, ne demek istiyorsun sen yaaa? Şeytandı o, bana böyle şeyler söyleme bir daha, ölümü gör, eve neden şeytan getireyim.

-Ölünü mü göreyim, hımm bak bu iyi olabilir.

-Ayy anne kız, ölürsem bak ne güzel işte zombi olurum. Evde bol bol dans ederim.

-Kızım ne diyorsun sen, senden ne hayır gördüm ki, ölünden hayır göreyim.

-Yani istersen ölmem bak eve vampir erkek getireyim, ısırsın beni, sen öpmesini istemezsin, vampir olurum anne zombilikten iyi.

-Kızım sen işe gir çalış, böyle evde otura otura sen başka bir şey olcan, bence çoklu kişilik bozukluğu olcak sende.

26 Eylül 2021 Pazar

PHILIPPE DJIAN

 



Djian, Fransız yer altı edebiyatı yazarı. Yani bir anlamda karşı edebiyat, özellikle edebiyatın dışında kalma çabası içinde olanlardan. Yine de edebiyat tabii. Kendine özgü, biraz sert biraz esprili dili var ve genelde arızalı hayatları anlatıyor. Bu da bir seçim. Yer altı, öncesinde gelen Beat kuşağının devamı gibi. Djian, biraz Bukowski ve Henry Miller’ı andırıyor, dili Bukowski’den daha iyi, Henry Miller ise bu yazarların ustası.

Djian’in kitapları filme de çekiliyor ve en ünlüsü Betty Blue. Dilimize yaklaşık 9 romanı çevrildi. Ayrıntı Yer altı serisinden. Betty Blue, Yansımalar, Vay, Canım Cicim, Erojen Bölge, Eşiktekiler, Affedilmeyenler, İntikamlar, Sürtüşmeler.


VAY

Michelle, başarılı bir senarist ama özel yaşamındaki herkes sorunlu, babası, oğlu, eski eşi, aşkları, annesi, eski eşinin yeni sevgilisi, hepsi Michelle’in başını ağrıtıyor. Michelle, evinde tecavüze uğruyor ama bir kurban olarak hiç beklenmedik şekilde davranıyor ve sonu da yine hiç beklenmedik. İlginç hayat öyküsü. Djian genelde iş ve ekonomik durumu iyi olanların tuhaf hayatlarını yansıtıyor. Not:3/4


CANIM CİCİM

Evli bir yazar olan Denis, kitaplarından çok kazanamadığı için geceleri Denise adıyla gece kulüplerinde kadın kılığında dans edip para kazanmaktadır. Karısının babası ise sert ve otoriterdir ve Denis’i küçümser, az para kazandığı için. Denis, yazmak, gece dansları, karısı, karısının ailesi ve gece kulübündeki arkadaşları arasında sıkışıp kalır. Yine değişik bir hayat öyküsü, tuhaf ve komik. Not.3/4


YANSIMALAR

Marc adlı bir öğretmenin kız öğrencisi ölü bulunur, Marc öğrencileriyle ilişkiye giren öğretmenlerdendir. Suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan Marc bunun yollarını arar, bu arada bütün merakı kadınlardır, bütün derdi ilişki kurmaktır. Konu ilerledikçe bunun çocukluğundan kaynaklandığını öğreniriz ve roman bir drama doğru ilerler. Yine tuhaf yaşamlar. Not:3/4

23 Eylül 2021 Perşembe

DEMONYAK 2

 




Annecim, tamam, bak şeytanı çıkardık, gitti artık gelmez bir daha. Evlenme çağındasın, hadi artık evlen diyorsun bana ama bak işte çevremiz, senin de gördüğün gibi vampirler, zombiler, kurt adamlar, iblisler, hayaletler ile dolu. Ya evlendiğim kişi bunlardan biri çıkarsa, baştan anlamazsak. Biliyorsun, internetten her şeyi öğreniyorum. Ya paralel evrene filan gidersem eş durumundan.

Diyelim, bir vampirle evlendim. O gündüzleri uyuyacak, geceleri dolaşacak. Gündüz tabutta olacak. Ya çok kan içerse, kilo alırsa, tabuta sığmaz, tabutlar da pahalı, ayrıca şişman bir damat istemezsin herhalde. Seri katil olursa, ölüleri yatağımızın altına saklarsa, baza çekmez ölüleri, kırılır baza.

Mesela ben melek olsam, sen bana dikersin kanat, A101’den indirimden alırız, tamam, ama meleklerin işi zor, sürekli dolaşmak durumunda kalırım, yorulurum, biliyorsun melekleri sadece çocuklar ve körler görüyor, onlarla konuşmak lazım hep, ya uçarken düşsem, hani paten kayarken düşmek gibi, belimi incitirim, sonra sürekli pilates yapmam gerekecek, sonra bir süre de oturamayacağım. Melek olunca bir de hep şeytanlarla uğraşmam gerekecek. Ben insanların içinden kötülükleri çıkaracağım, şeytan tekrar geriye sokmak isteyecek, uğraş dur.

Melek olunca sürekli olarak yol masraflarım olacak, uçmaktan yorulurum, metro kartı kullanmam gerekecek. Belki melek olunca ama işe girebilirim, bir sirkte çalışırım, trapezci olarak, kolay iş olur benim için. Vampirle evlenirsem, ya içecek kan bulamazsa, kan değerleri düşerse, baş dönmesi ve uykusuzluk olur onda o zaman, gündüzleri uyuyamaz tabutunda, güneş de görmemesi lazım, takviye lazım, vitamin lazım olur, taze kan, ya çaresizlikten beni de ısırırsa, yani vampir bir kızın olsun istemezsin değil mi?

Ya da ya karşıma bir uzaylı çıkarsa, klon çıkarsa, uzaylı klon değişimi programı ile dünyaya gelmiş bir uzaylı, tam burslu, yurtta kalan bir uzaylı, yurt ise bir yanardağda ise, böyle bir damat da hoşuna gitmez senin, yurttan kaçıp bizim eve sığınırsa, ben ona aşık olursam, o hooo.

Senin durmaksızın Ayetel Kürsi okuman gerekecek, sana da zorluk olacak. Bir de zombiler var, zombiler Eski Roma’da başlamış. O zamanlar, insanları ölmüş sanıp mezara koyunca, mezarların içine ip sarkıtırlarmış, ucuna da bir çan bağlarlarmış, gömülen kişi uyanırsa çanı çalsın diye, bu şekilde hayata dönenlere zombi demişler, anneciğim, herhalde mezardan çıkan bir damat da istemezsin, değil mi?