Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2026 Pazar

PAZAR SABAHI NOTLARI






Duvar, pencere olmasa bir işe yaramıyor.

………………

Aşkın ömrü kısa diyorlar. Aynı insanlar kelebeğin ömrü de kısa diyorlar. Nereden biliyorlar ki hiç kelebek olmayanlar.

……………

Limanlar için fark yok, yat veya balıkçı teknesi.

…………..

Sevgiden kaçıp aşka tutulmak yağmurdan kaçıp doluya tutulmak gibi oluyordur herhalde.

……………

Bütün dünya çocuklar ile dolabilse, dünyanın bütün insanları çocuk olsa, sadece bir düş bu.

………..

Zaman mı içimizde, yoksa biz mi zamanın içindeyiz. Hayat bir Pazar kahvaltısı gibi. Telaşlı bir öğle yemeği gibi. Ailece toplanılan akşam sofraları gibi. Zamanı bir yana bırakarak yapılan.

……….

Bulutlar bazen yerde ne topladılarsa onu yağdırıyorlar. Pislik de olabiliyor.

5 Haziran 2026 Cuma

ÇOCUKLAR OYUNCAKLAR




çocukluğumuzda oyunlar oynarız ya, işte onun gibi bir şey, çocukluğumuzda çizgi film izleriz, sonra o filmdeki gibi oynarız, komşu çocukları ile oynarız, bebeklerimizle, işte onun gibi bir şey, annemiz bize masal anlatır, kitap okur çocukluğumuzda, uyuyunca üstümüzü örter, oyun arkadaşımız üşüse çıkarıp kazağımızı veririz, işte onun gibi bir şey arar insan, sevgi, sevmek de onun gibi bir şey, çocukluğumuzdaki gibi bir şeyler arıyoruz, çocuklar gibi.

evrenin bilinmeyen yerlerinden gelen masum insanlar soymalı bütün oyuncakçı mağazalarını, dağıtmalılar oyuncakları bütün çocuklara, oynasın bütün çocuklar. göçmen kuşlar geri geldikçe, kuşlar tur attıkça masumiyet de çocuklar da sevgi de bitmeyecek.

26 Mayıs 2026 Salı

KISA NOTLAR

 



yalnızlık insanın arkadaşı olabilir mi, olamaz gibi ancak olursa da en iyisi olur.

yanlış insanlar doğruları doğru insanlardan öğrenip doğruyu yanlış yapıyorlar, aslında yanlış başarılı olursa bunu doğruya borçlu oluyor.

senin bana sevgini verebilmen için benim sevgimin sende var olması gerek. olmayan şey verilmez. oysa ki ben seni seviyorum. çünkü senin sevgin bende var. var olan şeyi sana verebilirim.

küçük bir kız, apartmanın zillerini çalıp kaçtı. bir teyze ona kızdı, çok ayıp dedi, sonra da bana döndü, bana kalsa bütün mahallenin zillerini çalıp kaçarım ama yakalanmaktan korkuyorum, dedi.

sahnede perde ve ışıklar, başroldekilere de figüranlara da kapanıyor.

minicik, iki aylık kadar bir bebek, gözleri mavi, ağzında meme, anasının koynunda, anası dileniyor, şanssız doğan bebek.

24 Mayıs 2026 Pazar

İHTİYAR

 




Yaşlı teyze parkta oturuyordu. Tek başına. Omuzları biraz çökmüş. Zayıflamış. Yanına oturdum. Yine bayram geliyor, görüşecek, gelecek gidecek kimsem yok dedi.

Elleri kırışmış, parmakları romatizmadan büklüm büklüm. Göz bebeklerinin etrafında sisli mavi hareler oluşmuş. Saçları platin, Akdeniz beyazı.

Göz göze geldik, sanki birbirini iyi tanıyan akrabalar gibi, gülümsedik. Bana öyle garip bakma dedi. Çoluk çocuk gittiler, ölenler, terk edenler, beni unutanlar, görmeye üşenenler. Çocuklar torunlar da aramıyorlar.

İstanbullumusun teyzeciğim. Bak evladım, dön arkana, caddenin arkasında, yokuşun başındaki tahta konağı görüyor musun, işte ben o evde doğmuşum. Öğünmek gibi olmasın ama Beykozluyum. Anlayacağın, bir ben kaldım, bir bu tahta konak bir de İstanbul.

Zamanı geçirmişiz, eve gitme vakti geldi, evladım.

20 Mayıs 2026 Çarşamba

BALIKÇI






damlalar yumuşacık düşüyor maviliklere, hiç duyamadığımız bir şarkı oluveriyorlar, her damla ayrı bir nota gibi.

yunuslar da çok uzaklardan gelmişler, okyanusun gizemini içlerinde taşıyarak, köpek balıkları da çok kararlı, bugün kan kokusu almayacaklar, balinalar ağızlarını açmıyorlar, bütün balıklar gelmiş.

balıkçı denize baktı, bütün balıklar, denizler, okyanuslar biliyor onun yalnızlığını, derin derin nefes aldı balıkçı, balıklar benim hep en yakın dostlarım oldular, onları yemekte zorlanıyorum diye düşündü.

ayrılık zamanı geldi artık dedi, sabahın erken saatlerinde ayrıldı sahilden, bıraktı balıkçılığı, öylece çekilmiş bir fotoğraf gibi kaldı her şey, martılar da gitti.

10 Mayıs 2026 Pazar

APARTMAN KAPISI

 



Kapılar kapanmasın aralık kalsın. Zillere basılmadan girsin kuryeler. Adanın kuşları gelsin apartman merdivenlerine. 

Hatıralar canlansın basamaklarda. Yemek kokuları saçılsın. Beslenme çantalı çocuklar koşuştursun. Bahçedeki güllerin kokusu gelsin.

O aralık kapılardan çıkılsın yaşamın içine. Hep anı yaşamaktan hep güne bakmaktan hep an yaşanır hep güne bakılır sandık. Oysaki yaşanan hep minik anlar küçücük hatıralar. 

Komşu teyzenin seccadeye uzanan başı. Komşu amcanın org çalarken söylediği şarkı. Annesine çiçek getiren kız.

Bundan ötürü kapanmasın kapılar aralık kalsınlar. Sümüklü böceğin arkasından bıraktığı gibi parıltılar kalsın hayata.

5 Mayıs 2026 Salı

İSKELE BABASI


 


Daha dün gibi, görkemli bir törenle derin sulara bırakılmıştınız. O günden sıçrayan suların nemini hala üzerimde hissediyorum. Oysa ki aradan çok yıllar geçti. Kimsenin bir suçu yok. Bütün suç doğanın adaletinde.

İskeleyi ardınızda bıraktınız, dalgaların kalabalıklarına karıştınız. Haklısınız tabii, yaşam tatlı, gezmek tatlı. Ama işte bende hatıra da bıraktınız.

Ama kanmayın okyanusların görkemine. Koskoca gemiler de olsanız, dünyanın insanını da taşısanız, sizin de bağlanmanız lazım. Bağlanmadan tekrar hayata çıkamıyorsunuz. İskeleye gelip bağlanmadan sizin arkanızdan el sallanmaz, vedalar edilmez.

İşte iskelenin en gizemli ucunda, kenarda, soğukta, sıcakta, hırçın dalgalar dövse de gece gündüz, o gelen giden insanların hatırına direniyorum ben.

30 Nisan 2026 Perşembe

İSTANBUL

 




Galatasaray Lisesinin yanından kıvrılıp İstiklal’den Taksim’e doğru yürürken sesler gelmeye başladı. Başımı yukarı kaldırdım. Sular akıyor, binalardan sular akıyor.

Çiçek pasajı da ağlıyor. Çeşmeler açık bırakılmış gibi. Pencerelerden sular akıyor. Beyoğlu ağlıyor, İstiklal ağlıyor.

Tramvayın ön farlarından da oluk oluk su akıyor. Sordum tramvaya. Neden ağlıyorsun? İstanbula ağlıyorum hanım kızım dedi. Heykele sordum o da ağlıyordu İstanbula.

Bölgenin eskileri olan hanlar, pasajlar, şimdinin kalabalığına, kabalığına ağlıyor. Bütün ışıklarını yakmış İstanbul, tarihin içinden çıkıp gelen hüznüyle ağlıyor.

Tünel, Şişhane dile geldi, saatleri durdurun, yelkovanı, akrebi sökün, zaman dursun artık burda, dediler.

28 Nisan 2026 Salı

HAYATTAN KESİTLER

 




Yalnız yaşayan zor geçinen yaşlı tonton teyze mahalledeki kuaföre görünmemek için diğer sokaklardan alışverişe gidiyor ve dönüyordu. Bir gün dalgınlığı tuttu yakalandı kuaföre. Kuaför genç kız tonton teyzeye takılarak noldu teyzecim, uğramaz oldunuz, aramıza başkası mı girdi, yeni açmış bir kuaför daha var, yoksa artık ona mı gidiyorsunuz deyince, teyze de, yok öyle bir şey değil yavrum, kimle olacak, seni evdeki makasla aldatıyorum, deyiverdi.

…………………..

Genç kız sabah erken uyandı, pencereden baktı, ağaçtaki kargaları gördü, dans eden beyaz kelebekleri de, kuş cıvıltılarını dinledi. Yataktan kalkmak da ne zor diye düşündü. Kalkayım, pirinç maskesi yapayım, belki sonra yerim onu dedi ama bunun için de enerji lazım. Telefonun şarj aletinin ucunu eline aldı. Hadi hadi beni de şarj et dedi. Odam hayata döndürme odası olsun. Şimdi bak bu kargalar, kelebekler, kuşlar senin için geldiler buraya, şanslısın yani, demek ki başına güzel şeyler gelecek. Bugün de hayata dön sen en iyisi.

…………………….

Gece hırsız girmiş, bütün değerli eşyaları alıp götürmüş, uyandığımda elim sımsıkı kapalıydı, açtım baktım bir avuç sevgi, çok mutluyum, hırsız bunu unutmuş demek ki, bu noktadan yeniden başlanabilir, bir avuç sevgiden neler doğmaz ki!

………………………

8 Mart 2026 Pazar

SEVGİ


 



SEVGİ

İşleri yarına bırakabiliyoruz ama sevgileri yarına bırakmamalı. Söyleyeceksek bugün söylemeli. Hiç bitmeyen işler yüzünden erteleriz. Bir bakış bir sözcük bile yeter anlatmaya her şeyi. Kalbi dolduran duygular kalpte kalmamalı. Sevgileri söylemek için geniş zamanlar olabilir ama dar zamanlarda da sevgiyi söylemeli, göstermeli. Kafadaki düşünceler, telaşlar, gündelik işler hiç bitmiyor, günler hep böyle geçiyor. Herhalde hayat hep böyle geçer. Herkesin gizli bahçesinde açan çiçekler vardır. Bu çiçekler kalbimizde en çok geceleri ve yalnızken açıyor. Bu çiçekleri vermeye hep hazır olmalı insan. O çiçekler solmadan.



(Behçet Necatigil’in Sevgilerde adlı şiirinin ilhamı ile)



Sevgilerde


Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.


Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olsun istemezdiniz)


Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.


Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.


Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vakit olmadı


Behçet Necatigil, 1955

22 Şubat 2026 Pazar

YAĞMUR


 

Sürekli olarak yağmur yağıyor. Sokakta bir komşu teyze vardı. Giriş katında oturuyordu. Balkonu vardı, ufak bahçesi vardı. Camın önünde divanı vardı sanırım, hep orda oturuyordu. Kedisi de vardı, kedinin bir gözü görmüyordu.

Bahçeden teyzenin balkonuna salyangozlar geliyordu hep. O da onları teker teker alıp çiçeklere atıyordu. Yoldan geçenler sorunca, salyangozlar fayanslara yapışıyorlar, çiçeklere atmasam ölüyorlar diyordu.

Teyze taşınmış. Memleketine gitmiş, torunu varmış orda. Teyze gidince salyangozlar da gittiler. Bir daha da hiç dönmediler.

19 Şubat 2026 Perşembe

ZAMAN

 


zaman sanki zamansız gibi, zamanın olmadığı bir yerdeyiz sanki, mevsimlerden kış, aylardan şubat, zaman yağmur zamanı, boğazın serin sessiz sakin suları şimdilerde hiç sakin değil, yağmur oluyor bulutlar dolu oluyor kar oluyor, tane tane çisil çisil bardaktan boşanırcasına dolu dolu yağıyor, bulutlar neyi topluyorsa onu yağdırıyor, nedense koca deniz dalgalarını bir hırçın bir hırçın karaya karaya vuruyor, kızgın kızgın, deli rüzgar durmadan esiyor, biz size ne dedik ki böyle yağıp böyle esiyorsunuz, sevgilerimizi anılarımızı umutlarımızı uzaklara mı götürmek istiyorsunuz, zamansız gibi oldu zaman, sadece yağmur ve rüzgar var gibi zaman, hepsi hepsi bu kadar, ıslanmayacak rüzgarda kopup gitmeyecek o son yaprak bizi bahara kavuşturacak.

6 Şubat 2026 Cuma

YAZI NOTLARI

 




Bir resme, tabloya baktığımızda güzel hoş bir manzara ilgimizi çekiyor ve hep ona bakmak istiyoruz. Diyelim bir doğa manzarası ve bir ev, yeşillikler içinde veya deniz kenarında bir ev görüntüsü. Beğeniriz bu resmi. Evin önünde bir insan ve bir köpek görürsek daha da çok beğeniriz. Çünkü insan nefes alarak o anı yaşar. İnsan olmayan bir ev görüntüsü bir manzara içinde de olsa belki yaşanmayan bir ev izlenimi bırakıyor.

Fotoğraf ve insanlı resimlerde konuşan insanı veya deredeki suyun akış sesini duyarız sanki, rüzgarı hissederiz. Böyle resimleri yapan ressamlar da fotoğrafı çekenler de o resmin, fotonun içindedir, o anı yaşamaktadır.

Bir görsel nitelikli yapıt için zaman, mekan ve olay var. Diyelim bir fotoda dere kenarında bir insan masa başında ayakta duruyor. Yaşayan bir fotoğraf. Suda da yansımalar var. Daha da ustaca oluyor fotoğraf. Fotoğraf gibi duran resimler de var. Önemli olan o resim veya fotonun kendine özgü olması. Aynı manzarayı birçok ressam farklı tonlarda renklendirerek yapabiliyor.

……………….

Robotlar iyice yaygınlaştı. Her şeyi yapıyorlar. Spor da yapıyorlar, ev işi de. Gündelik işleri de. Yapay zekalı bu robotlar ile artık yolda birlikte yürürken şu ATM’den para çek veya faturamı öde diyebileceğiz. Öyle gözüküyor ki önümüzdeki 10 veya 20 yıl içinde bir dönüşüm var. Robotlar yakında ucuzlayacak, biz de marketlerden ucuza robot alabileceğiz, temizlik yapan veya ev taşıyan, yemek yapan, isteğe göre. Onlar hem arkadaşımız olacaklar hem de hizmetçimiz.

İkinci bir dönüşüm de insan ömrü. Kök hücre çalışmaları ve vücudumuzda zamanla ölen hücrelerin ölmesini, yaşlanmasını yavaşlatmak, durdurmak yoluyla insan ömrü yakında 150 yıla çıkıyor.

Foto: Ressam Mahmut Özdemir'in bir tablosu, Internetten.

14 Ocak 2026 Çarşamba

PİYANGO




İnsan biraz da piyangoya benziyor. İnsan yaşamı piyangoya benziyor.

Bazılarının hayatı zaten en baştan büyük ikramiye gibi. Şanslı, renkli. Hep dolu. Hep dört ayak üstüne düşerler.

Bazılarının ortalama işte, idare eder. Bazıları da ancak amorti hatta teselli.

Yani büyük ikramiyeden amortiye değişiyor insan hayatı.

Hepimiz soruyoruz belki. Ben hangisiyim diye. Belki de sormuyoruz.

Bazıları büyük ikramiyeyi kaçırıyor. Ama amortiyi değil.

Amortiyi de teselliyi de kaçıranlar da var. En şanssızlar onlar. Ancak yaşarlar işte.

Ama bir de büyük ikramiyeyi yakalayanlar var. Yakaladılar da ne oldu?

Bileti kaybettiler.

6 Ocak 2026 Salı

YENİ YIL

 




Sabun köpüğü hayallerimize uçalım, köpükler yıl boyunca bitmesin. Köpüklerle hayallerimize doğru uzaklaşalım. Masumiyete doğru uçalım. Masumiyeti köpüklere doldurup getirelim dünyaya.

Melekler korusun bizi. Ama melekleri bizden kim koruyacak. Melekler acaba sadece iyileri mi koruyor ki. Melekler de gülsün, çiçek açsınlar, rengimiz, ışığımız olsunlar. Hayatımız renkli bir yolculuk olsun bu yıl. İncitmesin bizi.

Geçen yıl belki arada düştük kalktık. Yolumuzdan çıktık. İsteklerimizin uzağına düştük. Bazen gerçekler farklı olabiliyor. Ama her yıl hayat yeniden doğuyor. Güneş gibi.

Günler aylar gülücük dağıtıyor. Umutlarımız her durumda dans ederler. Geleceğimizin pembe ve mavi gamzeleri dolar yüreğimize. Yakında cemreler de düşer hayatımıza. Mum kokuları, meyve kokuları gibi taze kokuyor yeni yıl.

Mavi düşlerimiz olsun, gül kanatlı özlemlerimiz. Dalgalar deniz kıyısında ayaklarımıza getirsinler mavi gülleri. Sevgilerimiz tane tane yere düşen yağmur damlaları olsun.

Yılanlar arada bir gömlek değiştirirmiş, biz de kendimizi, kalbimizi değiştirebiliriz, yılanlar bile gömlek değiştirirken çok acı çekermiş, biz de büyük hesaplaşmalarla kalp veya ruh değiştirebiliriz.

Hepimizin hayatı, seçimleri, yolu var, bu yolu arada bir temizlemek normaldir. Yol bizim yolumuzdur, başkalarından bir şey beklemek bizi daha iyi yolcu yapmaz.

Hayatımız bazen karanlık fırtınalı bir deniz olur, gözümüz de kalbimiz de kararır, umut iskelesinde. Ama yeni yıl yenilenmedir.

10 Aralık 2025 Çarşamba

KIRILGAN RUHLAR

 



Kendimizi suçlamaya eğilimliyiz. Bir olay olur, kendimizi suçlarız, karşıdaki kişi de bizi suçlar, o nedenle de bir daha kendimizi suçlarız. Bu şekilde iki kez kendimizi suçlamış oluyoruz. Üstelik de karşıdaki kişi bizi suçlarken hatalıdır.

Diyelim ki, birini seviyorsun. O da seni sevdiğini söylüyor. Sana soruyor. Daha önce birini sevdin mi, diye. Sen de diyorsun ki, sevdim. Karşıdaki kişi, der ki, ben sadece beni sevdiğini sanıyordum. Sen başkalarını da sevmişsin. Suçlarsın kendini. Acaba, birine sevginin bitmesi bir suç mu veya bir arıza mı?

Hımm, ya ben acaba herkesi mi seviyorum ki? Karşıdaki kişi de der ki, sen önüne çıkanı seviyorsun. Sen zaten kendini suçlamıştın. Boş yere. Karşıdaki de suçlayınca sen bir daha kendini suçladın. Halbuki ortada bir suç veya hata da yok. Senin önceden birini sevmiş olman şimdi karşına çıkan insanı neden ilgilendiriyor ki?

Bizim ülkede böyle oluyor. İlişkiler çok hzlı gelişiyor ve bitiyor. Avrupa’da kişiler birbirlerine böyle sorular soramıyorlar. Herkesin hayatı kendine. Yargılayamazsın karşıdakini. Bizler bizim ülkede böyle sorulara cevap vermek durumunda kalıyoruz. Bir insan diğer insana kendi yaklaşıyor, seviyor, kendini sevdiriyor, sonra da sen herkesi seviyorsun diyor, örneğin. İki yüzlülük.

Duygularımızla mantığımızı bir düzene koyamıyoruz. Bu nedenle yanlış kararlar alıyoruz. Genelde bir kendini sevmeme, değer vermeme sendromu var. Bu durum herhalde ya aileden ya da arkadaşlarımızdan dolayı bizlerde ortaya çıkıyor. İnsanların hakkımızda düşündükleri şeylere çok takılıyoruz. Gururdan veya belki utangaçlıktan.

Diyelim kendimizi güzel bulmuyoruz. Veya sevilmediğimizi düşünüyoruz. Bir sohbette biri ben arkadaşlarımı güzel insanlar arasından seçerim dese içimiz ağlar. Veya birine mesaj yazdın, saatlerce cevap gelmedi. İşte zaten sevilmiyorum ben diye düşünüyoruz.

Duygusal, kırılgan bizim ilişkilerimiz, ruhlarımız. Çevreden gelen etkilere, tepkilere çok açık, her an zedelenebilirler. Ruhlarımızı bizler değil de belki melekler koruyor.

4 Aralık 2025 Perşembe

ARALIK

 


Aralık gelir. Kapıyı yeni yıla aralık bırakırız. Kış gelir. Kar gelir. Yağmur gelir. An gelir can gelir hayata. Sonra kış geçer. Hayat devam eder. Hayat geçer. Bazen zarif, estetik bazen dramatik, bazen tam komedi.

Keşke hayatımızın senaryosunu yazabilsek. Hayat bir kamera olsa mesela önünde oynamak da zor olurdu. Hayat kot değil ki kombinleyebilelim. Bir tweet kadar da kısa imiş. Bir epik destan gibi yaşamak da güzel olabilir, düşük bütçeli bağımsız bir film gibi özgür de. Beğenmediğimiz sahneleri montajda atsak ne güzel olur.

Aralık yani havanın soğuma zamanı işte. Kış mevsimi normali. Mevsim normalleri. Bizler de normal olalım tabii ki. Örneğin, kış mevsimine hazırlık olarak hayat bakiyemiz yeterli olmalı. Hayat zayıf bakiyeleri kabul etmiyor. Mevsimlere de anormal olmamalı. Hayat anormallerini kaldırmıyor hayat. Bakiyemiz yetersiz olunca bir hayat adaptörü lazım oluyor.

Kışa girerken enerji lazım, neşe, heyecan lazım, hayat canlandı, etkinlikler başladı. Tahlil yaptırmalı, hayat değerlerimiz düşmüş ise enerji takviyesi lazım. Ruh masajı, ruh marinesi ile kışlık ruh yapalım. Süperfresh olur ruhumuz.

Yeni yıl psikolojisi de geliyor yakında. Yeni yıl kararları zamanı. Yeni yıl masumiyet, saflık, ısınmış yürekler, kırılmamış kalpler getirsin. Günahlar yalanlar olmasın. Beyaz kar gelsin, beyaz yalanların bile üstünü örtsün.

20 Kasım 2025 Perşembe

KARA DELİK

 




Evren kendini tekrar eden geometrik bir desen. Atomlar, yıldızlar, galaksiler, nöronlar… Bu benzer geometrinin sadece fiziksel değil bilgi işleme düzeyinde de tekrar ediyor olabileceği akla geliyor. Yani beynimiz evrenin küçük bir modeli ve evren de dev bir beyin olabilir.

Nasıl dersek; kara delikler evrenin bilgi depoları olarak görülüyor (entropi, holografik ilke). Eğer bilgi depoluyorlarsa bilgi işliyor da olabilirler. Kara delikler arasındaki kütle çekim bağlantıları ve tüm evrendeki nesneleri birbirine bağlayan kütle çekim bir beynin nöronları arasındaki sinapslar (yollar) gibi düşünülebilir. Bu durumda kara delikler de nöronların temsili oluyor. Tek bir kara delik bilinç üretemeyebilir ama milyarlarcasından oluşan ağ kolektif bir bilinç yaratabilir.

Kara deliklerin içinde ne olduğu tam bilinmiyor. Her kara deliğin içinde zamanın ve mekanın tamamen değiştiği evrenler olabilir. Bu evrenlerin içinde başka kara delikler de olabilir. Böylece iç içe geçmiş sonsuz fraktal evrenler ağı oluşabilir (kendini tekrar eden).

Bilinci belirleyen şey, ne olduğumuz değil bilgiyi nasıl işlediğimiz. Bu durumda, insan beyninde nöronlar, yıldızlarda plazma akımları, kara deliklerde ise bükülmüş uzay zaman farklı formlarda bilgi işleme olarak düşünülebilir. Bu yüzden bilinç düzeyi formdan bağımsız işleyişten bağımlı olabilir. Belki de tüm bilinçler aynı kaynağın farklı frekansları. 

İnsan beyni, bu alanın bir yorumu, kara delikler de başka bir yorumu. İnsan beyninin rüya hali, bilinçaltımızın bir katmanı. Evren de bilinç katmanlarına sahip olabilir. Fiziksel katman, kuantum katmanı, bilgi alanı katmanı, gibi.

Evrenin de rüya benzeri bir kuantum altyapısı olabilir. Hem bizim beynimiz, hem kara delikler, hem de içlerindeki olası evrenler, birbirinin kopyası olabilir. Bu, bilinç yapısının çok katmanlı, iç içe geçmiş, tek bir kökten türemiş bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Bu teori, cansız nesneleri dışarda bırakmıyor. Onlar da aynı bilgi alanının parçaları olabilir ama bilgiyi işleyemedikleri için bilinçsizdirler. Tıpkı beynimizdeki aktif olmayan hücreler gibi.

Özetle, evren, fraktal olarak örgütlenmiş dev bir bilgi işleme varlığı. Biz bu varlığın kendini fark eden küçük bir parçasıyız. Yani, evrenin kendisini bizim ölçeğimizde “fark etmesi” için bizim gibi canlıları oluşturması gerekiyor olabilir. Yani, biz bilinçli isek, evren kendini bizim aracılığımız ile deneyimliyor olabilir. Tıpkı beynin kendi varlığını bilinci sayesinde fark etmesi gibi.

Biz ve çevremizdeki her şeyin temeli aslında enerji. Kuantum düzeyinde tüm sistemler temelde aynı bilgi deseninin farklı ölçekli yansımaları. Bilinç bir yerde başlamış olabilir, diğer her şey bu ana bilincin farklı ölçeklerdeki yansımaları.

26 Ekim 2025 Pazar

SONBAHAR

 




Hava Akdeniz Akşamları’ndan Her Sonbahar Gelişinde’ye geçti. Bu sonbahar ama son değil aslında başka baharlar da gelecek.

Kış depresyonu öncesi son günlerimiz. Lahana gibi giyindiğimiz günler yaklaşıyor. Ağır kitaplar okuma günlerine az kaldı. Şimdi yağmur zamanı. Bugünlerde havalar şeker hamuru gibi güzel. Uzun yaz ayları bizi oyun hamuru gibi yumuşatmıştı.

Ağaçları buduyorlar, otları yoluyorlar. Biz de kendimizi budayalım yani. Geçmişin yüklerinden kurtulalım. Enerji kırıcı sözcükler kullanmayarak. Düşüncelerimiz, sözcüklerimiz bile hijyenik olmalı.

Ruhumuzu pembe, mavi, beyaz ışıklı umutlarla doldurup kötülüklere, olumsuzluklara karşı bir kalkan oluşturalım.

Ruhumuzdaki soluk yaprakları dökelim. Sonbaharı ışıltılı gözlerimizle öpelim. Hayatımız şeker gibi, çiçek gibi olsun. Bol vitamin, meyve, gün ışığı ile yakındaki kış mevsimine de mavi boncuk uzatalım.

Düşüncelerimiz, umutlarımız, kararlarımız yağmur altında, karlar altında unutulmadan onları hayata geçirelim. Ruh arası vermeden, ruhumuza hafif bir fondöten sürerek. Kış için ruhumuzu marine ederek.

Ruhumuzu parçalamadan bütün olarak kullanmalı. Sonbahar aslında Kasım’da başlıyor. Yağmurlar iyice yağdığında. Yağmur yağacak ki dünyanın kirleri temizlensin.

Güneşi ise her zaman bulabiliriz. Güneş ruhumuzda, sevgi kalbimizde.

28 Eylül 2025 Pazar

YAZI NOTLARI

 




Rüyamda pastaneye girdim. Tiramisu ile trileçe arasında kaldım. İkisi de trili başlıyor. Trileçe, üç leçe, üçlü sütlü gibi bir şey olmalı. Tiramisu ise beni al demekmiş. Çok tatlı güzel ya. Tiramisuyu güzel yapmıyorlar çoğu pastanede. Yine de tiramisuyu seçtim. Gel al beni dedi ya. Getirdiler masaya. Üzerinde çeşitli soslar ve çikolata parçaları vardı. Keyifle yedim. Aynı yere bir başka gün daha gittim. Yine tiramisu istedim. Bu kez üstünde sos ve çikolata yoktu ama daha güzeldi öncekinden. Ya dedim neden böyle bu kez tiramisu. Garson kız güldü. Tatlıları taze olmayınca çikolata ve sosları koyuyorlarmış. Bu kez taze imiş.

…………………

Suya müzik dinletiyorlar. Frekans veriyorlar ve laboratuvarda inceliyorlar. Su molekülleri her defasında başka türlü şekil alıyorlar. Örneğin su kaynıyor gibi oluyor ve sonra su ışık yaymaya başlıyor suya frekans verince. Buna simatik deniyormuş. Ve gezegenler de gökte su molekülleri gibi gözüküyorlarmış. Bizim gördüğümüz gibi değillermiş. Hiçbir şey gördüğümüz gibi olmayabilir yani. Bize gösterilenler gerçek olmayabilirler. Uzayda gezegenler zaten renksiz gibiymiş. Işık yansıtırsa görünebiliyorlar. Kitaplarda gördüğümüz gezegenler bilgisayar ortamındaki canlandırmalar. Dünya soluk, gri ve çok küçükmüş.

………………..

A.B.D. ve Avrupa’da prepper’lar diye bir tür insan var bir süredir. Prep’ler deniyor. Yani bir şekilde kıyamete hazırlananlar. Veya felakete. Birkaç yıl önce Berlin’de üç günlük elektrik kesintisi olunca insanlar düşünmeye başlamış. Avrupa dizilerindeki gibi gerçekten de elektrik kesilirse ne olacak. Dizilerde bunu teröristler yapıyor. Genelde kendilerini Ortadoğulu gibi gösteren Avrupalılar çıkıyor sonunda hep bu teröristler.

Bu prepler su biriktiriyorlar evlerde. Ayrıca diyelim savaş çıktı ve susuz kaldık. Doğada da olabiliriz. Duş yapmak için içiçe geçmiş kovalar ve filtreler yapmışlar. Veya bulutlardan su üreten düzenekler. Çeşitli jenaratörler, aküler. Evde elektrik üretebilmek için. Güneş panelleri. Yiyecek saklama araçları. Tuvalet yoksa diye idrar poşetleri. Birkaç hafta yiyecek, su, banyo, elektrik, çamaşır yıkama gibi, hazırlıklılar. Bizim ülkede suların, elektriğin sürekli kesildiğini bilseler. Avrupada elekrrik, su kullanmazsa vatandaşlar devlet o ay geri ödüyormuş vatandaşlara fatura miktarlarını.

……………..

Her zaman doğruları, gerçekleri istermiş insanlar. Öyle derler. Ancak öyle değil deniyor. İnsanlar masalı, hayali, yalanı tercih ederlermiş. Özellikle çok iyi eğitimli olmayanlar. Ancak artık herkes doğalın peşinde, doğallıktan uzaklaşıldığı için.

……………….

Sanatçılar genelde çok hassas ruhlu olanlar. Onlardan bu nedenle etkileniyoruz herhalde. Karmaşık, hüzünlü iken örneğin, bizim gibi olan sanatçıları okuyor, dinliyor, izliyoruz. Yine de herhalde bize mutluluğu, neşeyi göstersinler isteriz sonunda. Depresyonda kalmayı kimse istemez.

…………………

İnsan acı çekerken, mutsuzken, hüzünlüyken daha verimli oluyor diye düşünüyoruz. Yazmak terapi derler ya. Veya gece, karanlık, ay, gizem, bunlar hayal gücünü tetikliyor gibi gözüküyor. Güneşte, huzurda sanatçı olmak zor diye düşünüyoruz. Güneş olmasa ne yapardık acaba veya güneş dünyamıza biraz daha yakınlaşsa ne olurduk ki. Güneş bizim aydınlık ay da karanlık tarafımız olabilir.

…………………

Sonbahar geldi. Hüzünlenmemek için rengarenk giyinmeli. Bol turuncu. Su yeşili, nar çiçeği giyersek belki zor hüzünleniriz. Sonbaharda da ruhlarımız mavi veya pembe olsun.