Kelime Oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kelime Oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2022 Çarşamba

KELİME OYUNU 78



Kelime Oyunumuz devam ediyor. Beş kelime verip bu kelimelerin de içinde olduğu öykü, şiir, deneme benzeri bir yazı yazıyoruz. Herkes yazabilir, beş kelime verebilir.

Haftanın kelimeleri: Kelebek/Çocuk/Güneş/Deniz/Emanet/

KELEBEK

Gecenin karanlığında bir yıldız parladı yüzüme. Ardından bir kelebek uçtu ışınlarının arasından ve avuçlarıma kondu ansızın. Kelebek güneş oldu, yükseldi en güzel günde ve küçük bir çocuk gülümsedi güneşin denize karıştığı dalgalara masumca. Dalgalara karışan gülücükleri martılar yüklendi yüreklerine. Taşıdılar en uzaklara kadar. Sonra bir çınar ağacının etrafında dolaşırken rüzgâra emanet ettiler yüreklerindekini. Rüzgâr gülücükleri yanına alıp kendi özgürlüğünde koşturmacasına devam etti bir süre.


Sonra bir gece vakti sıcak bir evin penceresinden içeri süzülüp odaları dolaştı tek tek. Tabii sallanan sandalyesinde dışarıyı izleyen yaşlı kadına ‘merhaba’ demeden gidemezdi. Tam merhaba diyecekken martılardan aldığı emaneti düşürdü birdenbire. Yaşlı kadınsa tüm benliğiyle duydu küçük çocuğun gülücüklerini ve anılar sardı tüm odayı. Zihninin sararmış köşelerinde unutulmuş, güzel anılardı bunlar...


Derken yaşlı kadın gülümsedi geçmişine karşı. Geçmişiyse, gecenin karanlığında, hatırlayamadığı bir yerlerden süzülen ışıkların içinde, avcunda bir kelebekle kendisine gülümsüyordu belli belirsiz…

13 Nisan 2022 Çarşamba

KELİME OYUNU 72




Kelime Oyunu etkinliğimiz devam ediyor. Beş kelime veriyoruz ve bunların da içinde olduğu öykü, şiir, deneme benzeri bir yazı yazıyoruz. Herkes yazabilir, beş kelime de verebilir.

Haftanın kelimelerini sevgili arkadaşımız Ayça verdi.

Sarı Güç Kayalık Göz Bilmece

LANETLİ BİR ARAŞTIRMA

“Lord Denardh’ın özel emriyle.” diyerek dedektif kimliğimi gösterdim. Kraliyet dedektifi olduğumu belirten yaldızlı süsleme, fotoğrafımın etrafında parıldıyor ve kraliyet mührü kimliğin köşesinde sarı bir güneş gibi sırıtıyordu. Güvenlik görevlisi başını hızlıca aşağı yukarı sallayıp saygısını gösterdi ve geçmeme izin verdi. Bu limandan bu gece kalkacak son mekikti ve dünyaya gidiyordu. Görevim orada kraliyet ailesiyle bağlantısı olan bir kaçırılma olayını araştırmaktı. Detaylar henüz bana aktarılmamıştı çünkü olayın Mars’taki güçlü loncalar tarafından duyulması istenmiyordu. Dünyaya gittiğimde beni yerel bir dedektif karşılayacak ve bilmecenin detaylarını ondan öğrenecektim. Gün boyu acil evrak işleriyle uğraşmak zorunda kaldığım için epey yorulmuştum. Bana gösterilen özel bir kameraya gidip kilitli dolaba çantamı yerleştirdim. Yuvarlak ve minik penceremden aracın limandan ayrılışını görebiliyordum. Dışarıda tek renkli nesne aracın metal gövdesi ve Mars’ın kızıl yüzeyiydi. Sonsuz bir karanlığın içinde yüzen gri bir ahtapota benziyorduk.

Biraz acıkmış olduğum için bölmemden ayrıldım ve kapının yanındaki panele elimi koyarak kilitlenmesini bekledim. Ardından yiyecek bir şeyler bulmak için restoranı aradım. Bütün yolcular benim gibi aynı şeyi düşünmüş olmalı ki eşyasını yerleştiren lobiye ve restorana doluşmuştu. Bu şirketin yemek servisleri her zaman mükemmel olduğu için şaşılacak bir durum değildi. Etrafa hızlıca bir göz atıp dünya mutfağının olduğu tarafa doğru ilerledim. Mars yemeklerinden ziyade dünya yemeklerini hep daha çekici bulmuşumdur. Özellikle kadim tirşik ve lezzetli bir parça kömbe ile biraz sarma gözlerimin ilk aradığı üçlü olabilir her zaman. Ne yazık ki bugün bunlar menüde yoktu. Onun yerine mercumek köftesi ve cacuk denen leziz iki yemek buldum. Bunları yedikçe daha çok yemek istemem biraz garipti doğrusu içine bağımlılık yapan bir şey koymuş olmalılar diye düşünmeden edemedim. Ödemeyi yapmak için kasada duran Niomedia’lı egzotik kızın uzattığı cihaza parmak izimi okuttum. Hangi bankayı seçtiğimi söyledim ve verilerin aktarılmasını bekledim.

Nihayet doyduktan ve ödemeyi yaptıktan sonra geri döndüm ve kapıyı aynı şekilde el izimle açıp içeri girdim ve ardından tekrar kilitledim. Burada dedektif olduğumu güvenlikten başka bilen kimse yoktu ama meraklı gözlerden ve olası tehditlerden korunmak gerekliydi. Bu kadar yorgunluğun üzerine bir dolu yemek yiyince hemen uykum geldi ve gözlerim ayaktayken bile kapanmaya başladı. Kendimi yumuşacık yatağa atıp bir güzel uyudum. Ertesi güne kadar hiper hızla yolculuk edileceği için uyumak en iyisiydi zaten. Yoksa hemen migrenim tutabilirdi. Gözlerimi açtığımda limanda olmayı diliyordum. Ve öylece uyudum.

Gözlerimi bir sarsıntının yarattığı panikle açtım. Bölmemde bulunan raflarda ne varsa yere inmiş kırmızı bir uyarı ışığı tavandaki bir lambadan yanıp yanıp sönerken bir de o bilindik çirkin uyarı sesi yankılanıyordu. Sarsıntı o kadar fazlaydı ki yattığım yerde oturmaya çalışırken kendimi yerde buldum. Kilitli dolaba ulaşıp çantamı aldım ve sırtıma geçirdim. Neredeyse yerde sürünür halde denge bulamadan kapıya ulaşmayı başardım ve dışarı çıktım. Etrafta kimse yoktu. Neler olduğunu anlamak için lobiye doğru yöneldim. Muhtemelen herkes oraya doluşmuş olmalıydı. Aşağı kata inmek için asansörler çalışmıyordu bu nedenle merdivenden inmek epey uzun sürdü çünkü doğru düzgün adım atmak mümkün değildi, sarsıntı sanki her geçen saniye artıyordu. Aşağıda lobiye ulaştığımda tahmin ettiğim gibi neredeyse herkesin orada olduğunu gördüm. Herkese güvenlik kiti dağıtılmıştı. Uzayda ne işe yarayabileceğinden emin olmasam da bunun insanların paniğini önlediği belliydi.

Kaptan yüksekçe bir noktada yansıtılan hologramı ile sakin olmamız gerektiğini söylüyordu. Dünyaya çok yakın olduğumuzu ve rotada hesaplarda olmayan bir manyetik alana düştüğümüzü açıkladı. Bu alandan çıkmak için mümkün olan her yolu deniyor ve gerekli yerlerle iletişim kuruyorlardı. Bizden sadece sakin olup odalarımıza dönmemiz isteniyordu. Neruve hiçbir yolculukta kötü iniş yapmamıştı ve bu sefer de her şey yoluna girecekti. Kaptan bunları söyledikten sonra hologramı kapattı. Manyetik alan muhtemelen yasadışı oluşturulmuştu ve son ana kadar fark edilmemişti. Neruve’nin bundan kurtulması için tek yol manyetik alanın kapatılmasıydı. Bunu yolcular bilmiyordu. Güvenliklerin yüzlerinden gizli bir panik olduğunu okuyabiliyordum ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Kaptan seçkin yolcuların ve ekibin gemiden manyetik alanı delip geçebilecek çok küçük ve aşırı hızlı kapsüller ile kurtarılmasını sağlayacak ve geri kalan için sadece manyetik alanın kapatılması için dua edecekti. Böyle bir şey yüz yılda bir yaşanır türdendi ve benim gemide olmam ile alakalı olduğundan adım kadar emindim. Birileri burada olduğumu biliyor olmalı ve dünyaya inişimi engellemek istemiş olmalıydı. Derhal kaptan köşküne gitmeliydim.

Güvenliğin birine doğru ilerleyip gizlice kimliğimi gösterdim ve beni kaptana götürmesini istedim. İtiraz edemedi elbette. Duvarlarda belli olmayan gizli bir kapıya doğru ilerledik ve güvenlik duvarda bir noktaya dokunarak kapıyı açtı. Dar bir koridora girdiğimizde kapı geri kapandı. Bir süre dolanıp durduktan sonra sonunda başka bir kapıdan geçip kaptan köşküne ulaştık.

Kaptan çoktan pes etmiş gibi görünüyordu. Yapılabilecek hiçbir şey olmadığını söyledi. Manyetik güç bizi dünyaya doğru sürüklüyordu ve gemi düşmemek için tersine doğru yüzüyor ama alandan dışarıya çıkamıyordu. Ben de ona Milawanda olayını hatırlayın dedim. Bin yıl önce böyle bir manyetik alana düşen gemi tekrar çıkmayı başarmıştı. Ama enerjimiz ters yüzmeden dolayı tükenmek üzere diye karşılık verdi. Bu hiç önemli değil enerjiye ihtiyacımız yok diye yanıtladım. Geminin kalan tüm enerjisini dışarıyla bağını kopartmak için harcayıp mükemmel bir yalıtkanlık sağlarsak manyetizmadan kurtulabilir ve bir plastik top gibi kaçabilirdik. Geminin tüm gücünü manyetik alanla aynı karakteri gösteren bir manyetik alan yaratmak için kullanarak birbirini itmesini sağlayabilirdik.

Kaptan bunun yapılabilmesi için geminin tüm gücünü bu uğurda kullanmak gerektiğini söyledi. Ve bunu yaparsak yaklaşık 5 dakika boyunca enerjisiz bir şekilde kaldığımız için kaçış manevrasının devre dışı kalacağını ve daha hızlı düşeceğimizi söyledi. Her halükarda düşüyorduk zaten. Dünyaya doğru düşerken yalıtım yapmayı başarırsak acil durum freni açmak için manuel güç kullanabilirdik. Bu da bizi radarda ve haritalarda gördüğüm kadarıyla Ege Denizine düşürürdü ve karaya çarpmaktan daha iyi bir hareket olurdu. Kaptana karar verin diye çıkıştım çünkü tüm bunları yapmak için de çok geç olabilirdi. En sonunda kabul etti. Zaten düşüyorduk en azından bir şeyler denemeliydik. Kaptan emirler verdi ve herkese oldukları yerde bir şeylere tutunmaları için anons yayınladı. Ardından tüm elektrik bir anda kesildi ve 5 dakika boyunca belirlenen prosedürün sorunsuz başlayabilmesi için dua ettim. Müthiş bir hızla düşüyorduk. Atmosfere o kadar yaklaşmıştık ki belki de geç kaldığımızı düşündüm. En sonunda sistem gerekli gücü kazanıp tekrar çalıştı ve manyetik alan ile aynı karakterde bir manyetik alanımız oluştu. Ortaya çıkan itme tepkisiyle olduğumuz yerde tutunuyor ve kemerler ile bağlanmış olmamıza rağmen bütün iç organlarımın bedenimden fırlayıp gideceğini sandım. Bu sefer düşmek yerine bir bilye gibi geri sekiyorduk ve hiç enerjimiz kalmadığı için uzayda sonsuza dek yuvarlanma tehlikemiz vardı. Bunu engellemek için acil fren prosedürüne geçildi ve içinde bulunduğumuz metal yığını bir kavis çizerek atmosferde yatay ilerlemeye başladı. Manyetik alandan sonunda kurtulmuştuk. Ama enerjimiz de tükenmişti ve hiçbir şey yapacak durumda değildik artık. Hesapladığımız gibi Ege Denizine doğru gidiyorduk. O kadar çok sarsılıyorduk ki daha fazla uyanık kalamadım ve kendimden geçtim.

Gözlerimi açtığımda bir kayalığın üzerinde yatıyordum. Birisi beni denizdeki enkazdan çıkarıp buraya sürüklemiş olmalıydı. Etrafta benim gibi yeni kendine gelenler, onlara yardım edenler, hala denizde yüzmeye çalışanlar ve bir sürü çığlık ve ağlama sesi vardı. Güneş buz gibi soğumuş bedenimi ısıtıyordu ve başım dönmeye devam ediyordu. Yanımda duran ve kulaklığı ile birileriyle konuşan güvenliğe nerde olduğumuzu sordum. Yunanistanın adalarından biri diye cevap verdi. Adımı sorduğunda sadece bilmiyorum diye cevapladım. Çünkü şu an kimseye güvenemeyecek durumdaydım. Araştırmaya geldiğim olayın sandığımdan da büyük bir şey olduğu artık su götürrmezdi. Yerel dedektifin beni bulmaya gelmesini umarken tekrar kendimden geçtim.

17 Mart 2022 Perşembe

KELİME OYUNU 68




Kelime Oyunumuz devam ediyor. Beş kelime verip bu kelimelerin de içinde olduğu öykü, deneme,şiir benzeri bir yazı yazıyoruz.

Haftanın kelimelerini sevgili Duygu Emanet verdi.

Kelimeler: Mektup/Erzak/Talih/Savaş/Zaman


SHALIA

Talihimin talihsizliğimle olan savaşı arasında yaralanan ben oldum. Amansız bir düşman gibi zaman, dişlerini geçirip göğsümden tüm yaşamı emerken öykümün bir tragedia olmaktan ziyade kişisel bir mektup kadar sıradan ve değersiz olduğunun farkında olmanın verdiği anlamsızlığın kaosuna düşmekten kendimi alamadım.

Umut ve heyecana dair erzağı bitmiş bir şairin mısralarına sarındım. Ah Shaila ne vardı güneş gibi ısıtan gözlerini çekmeseydin gözlerimden. Şimdi ışıksız kalmış papatyalar gibi solmazdı yüreğim. Kan revan kabuslar içindeyim. Ah Shaila benim limon çiçeğim...

15 Aralık 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 11


Kelime Oyunumuz devam ediyor. Beş kelime veriyoruz, bu kelimelerin de içinde olduğu öykü, şiir, deneme benzeri bir yazı yazıyoruz. İsteyen herkes katılabilir, isteyen herkes beş kelime de verebilir.

Haftanın kelimelerini veriyorum: İmaj/Psişik/Hasta/Rüya/Ruhsal

JOSE VE SOJU

Ter içinde ve korkuyla uyandığında buna alışkın olmasa kalp krizi geçirdiğini sanabilirdi. Çığlıklar hala kulağında yankılanıyor gibiydi. Bununla birlikte odanın köşesinden ona dik dik bakan Jose uzun saçlarını yüzüne doğru getirmiş, kendine korkunç bir imaj çizmeye çalışıyordu. Jose çocukluğundan beri onunlaydı. Aslında bu ismi de ona kendisi vermişti. Aslında daha rahimdeyken kalbi duran ikizinin ruhuydu. Bu durumda ona isim koymak için en yetkili kişi sayılabilirdi. İsimsiz bir hayalet olması fazlasıyla üzücü olurdu. Jose sayesinde psişik yetenekleri artıyordu. İkiz bağı nedeniyle ruhlar alemiyle de bağlanmıştı. O çığlıklar içinde kabus görürken Jose endişeliydi ama uyandığında bir hayaletin olabildiğince en korkunç görünümlerine bürünüp onu bir de böyle korkutmaktan zevk alırdı. Tek eğlencesi buydu ne de olsa.


Aralarındaki bağ yüzünden Jose hiçbir zaman çok fazla uzaklaşmazdı. Ve Soju da görüş alanından çıksa bile hisleri sayesinde onun nerede olduğunu bilirdi. Jose'ye kendisi de ters ters bakıp "hiç komik değil!" diye tepki gösterdi. Bir çırpıda yataktan kalktı ve aşağı kata inip mutfağa gitti. Daha o yataktan kalkmadan önce kahve makinesi çalışmıştı. Elbette bunu Jose yapmıştı. Böyle şeyler yapabiliyordu. Daha fazlasını da yapabiliyordu. Örneğin matematik sınavında herkesin kağıdını görüp ona söyleyebiliyordu. Bunu ondan Soju istememişti ama yine de yapıyordu. Muziplikten enerji alıyordu.


Soju bir bardak soğuk suyu kafasına dikip sakinleşmeye çalıştı. Boğazı acıyınca daha yavaş içti ama iş işten geçmişti, yarına kadar boğazının şişip hasta olacağını şimdiden hissediyordu. Telefonundan haritalara girip bir yerin konumunu aradı. Bulunduğu yerden beş kilometre mesafesi vardı. Yeri işaretleyip yol tarifi aldı ve kaydetti. Yarın tam saat 3'te orada olmalıydı. Rüyasında saat 3'te orada bir ağacın devrildiğini görmüştü ve birisi de düşen ağacın altında kalıyordu. Oraya erkenden gidip bunu engellemeye çalışacaktı. Böyle rüyalar görüp yıllardır birçok kötü olaya engel olmuştu. Bu iş git gide zorlaşsa da hiçbir şey yapmadan ve umursamadan yaşayamazdı. En azından Jose yanındaydı. "Yarın yine olay peşinde olacağız ama bu sefer federallere bulaşma ihtimalimiz olmadığı için içim rahat sen de biraz uslu dursan iyi olur ne dersin Jose ?" derken göz kırptı. Jose ise sırıtmakla yetindi.


Bu sırada buzdolabına asılı kartvizite gözü çarptı. "Yeşil Zihin: tanımlanamayan olayların avcıları." Altında adres ve telefon numarası da vardı. Soju'yu fark eden bir grup ruhsal olaylar aktivisti ona iş teklif etmişti ama henüz onlara geri dönüş yapmamıştı. Artık bir işe girip para kazanması da gerekiyordu ve Jose ile beraber yeteneklerini profesyonel olarak kullanıp geliştirmeleri iyi olabilirdi. Yarınki olaydan sonra onlarla görüşmeye karar verdi. Sonra biraz daha uyumak için tekrar yukarı çıktılar.

Son


İKİZLER

Uzak denizlerin birinde huzurlu bir deniz krallığı vardı. Bolluk ve bereket içinde yaşayan deniz halkı bu güzel ve mutluluk dolu günleri yeni kraliçenin ve kralın engin görüşleri ve zekasına atfediyor ve onlara minnet duyuyordu. Kraliçe sonradan denizkızına dönüşen bir insandı. Halk bu durumu yalnız bir efsane olarak görüyor ve öyle olsa bile ona bağlılık duymaya devam edeceklerini düşünüyordu. Bir gün kraliçenin hamile olduğunu öğrendiğinde kral kırk gün süren bir bayram ilan etmişti. Her türlü eğlence ve şenlikle geçen günler uzak diyarlarda bile duyulmuş ve pek çok yabancı dahi kutlamalara katılmak ve eğlenmek için krallığa akın etmişti. Eğlencelerin yanında spor karşılaşmaları da kraliyet sponsorluğunda gerçekleşiyor ve pek çok dalda kazananlara muazzam ödüller veriliyordu. Halk doğacak olan veliaht için büyük merak ve heyecan duyuyordu. Çünkü denizkızı halkının ömrü uzun olduğu kadar yeni bir bireyin dünyaya gelmesi de yıllar sürüyordu.

Bununla birlikte zaman geçip gitti. Günler birbirini kovaladı ve pek çok güneş ve ay doğumundan sonra sıra veliahtın doğumuna geldi. Kraliçe uzun bir gece boyunca sürecek olan doğum için doğum tapınağına getirilmişti. Burası sualtında bir hava boşluğuna açılan bir mağaraydı. İçeriyi mavi mavi parıltılar saçan deniz yosunları ve çeşit çeşit lüminesans özellikli deniz canlısı aydınlatıyordu. Mağaranın tavanı yıldızlı ve mavi bir parıltı saçan gökyüzü gibiydi. Kraliçe mağaranın en düzgün köşesinde suya yakın bir konumda hazırlanmış yosunlardan oluşturulan bir yatağa alınmıştı. Bebek doğunca cildinin kurumasına izin vermeden hemen suya indirilecekti çünkü bebekler havaya karşı hassas oluyordu. Buna rağmen yüzyıllardır havayla dolu bu mağara tapınak doğum yeri olarak seçiliyordu. Çünkü burası kutsaldı. Bütün oda aromalı yosunlarla tütsülenmişti böylece kötülüğe karşı bir temizlenme sağlanmıştı. Kutsal rahibe gerekli olan her şeyi hazırlamış ve doğum anının gelmesi için beklerken dualar okumaya başlamıştı. Her şey yolunda görünüyordu.

Ve sonunda o an geldi. Kraliçe endişeliydi fakat bebeği için kalbinde bulabildiği tüm inançla direncini koruyordu. Uzun suren dakikaların ardından bir prenses dünyaya geldi. Gözleri menekşe rengi saçları kızıl ve kuyruk rengi de gövdeden uca doğru maviden kızıla değişen muhteşem bir renkteydi. Kuyruk tülleri de muazzam şekilde uzun ve gittikçe şeffaflaşan türdendi. Odada bulunan herkes memnuniyet ve hayranlıkla onu seyrediyor ve kraliçeyi tebrik ediyordu. Prensesin annesini bir süre emmesi sağlanıp dadısı ile birlikte suya bırakıldı ve veliaht sarayına doğru gönderildi. Kraliçe de toparlanır toparlanmaz onun yanına gidecekti. Fakat ters görünen bir şeyler vardı. Kraliçe kendini iyi hissetmiyordu. Çok geçmeden neler olduğu anlaşıldı. İkinci bir bebek geliyordu.

İkinci doğum ilkinden hayli uzun sürdü. Ters giden bir şeyler olduğu belliydi. Kraliçe ise neredeyse bayılmak üzereydi artık. Kutsal rahibe dualar okuyarak doğumu kontrol ederken yardımcıları da kraliçenin kuruyan cildini özellikle de yüzünü ıslatılmış yosun yapraklarıyla silerek nemli tutmaya çalışıyordu. Mağaranın girişinde güvenlikleri ile birlikte bir ileri bir geri yüzüp duran majesteleri de ikinci doğum haberini çoktan almış bir yandan sevinirken bir yandan da endişe içinde bekliyordu. Ve sonunda beklenen gerçekleşti. Kraliçe ikinci doğumu sağ salim atlatmayı başardı. Aşırı yorgun düştüğü için toparlanması uzun sürecekti fakat hayatı bir tehlike görünmüyordu. Fakat bebeği gören herkes şaşkınlık dolu bakışlar ve derin bir sessizlik içinde kalmıştı. Kutsal rahibe bile duasını bir anda yarıda kesmiş ve ne diyeceğini bilemez haldeydi. Kraliçe "Ne oluyor? Bebeğim hayatta mı bir şey söyleyin!" diye endişeyle sorduğunda rahibe yapraklara sardığı bebeği endişeli bir şekilde kucaklayıp "Şaşkınlığımızı affedin kraliçem, ikinci prenses hayatta fakat tanrılar onun için zor bir hayat seçmiş. Ne yazık ki bunu düzeltmenin bir yolu yok." diyerek bebeği ilk sütünü içirmesi için kraliçeye uzattı. Herkes gibi kraliçe de çocuğu ilk gördüğünde büyük bir şok yaşadı fakat diğerleri gibi korku duymadı. Çünkü bebeğe olanları diğerlerinden daha iyi biliyordu. Eskiden nerden geldiğini hiç unutmamıştı üzerinden bir asır geçmesine rağmen bedeni ve ruhu o dünyadan izler taşıyordu. Bu izler şimdi çocuğuna geçmişti. İkinci kızı bir denizkızı değil insan olarak dünyaya gelmişti.


Onu doyururken rahibeye hakkındaki söylentilerin gerçek olduğunu ve sahiden de insanların dünyasında bir büyücünün laneti sebebiyle dönüşüm geçirdiğini anlattı. Kral o zamanlar daha bir prensti ve onu yaralı halde bulduğunda aşık olmuştu. Elbette aralarında sır yoktu kral her şeyi biliyordu. Uzun süre evine dönemediği için acı çekmesine rağmen burada yeni bir yuva kurup huzuru bulmuş ve sevgilisi ve ona gönlünü açan halk için elinden geleni yapan ve ülkeyi şefkat ile yöneten bir kraliçeye dönüşmüştü. Böyle bir durumla karşılaşabileceği hiç aklına gelmemişti ama yine de bu mucizevi bebeğe sarıldığında şaşkınlığı pek fazla sürmemişti. Neden sonra bunları konuşurken birden yüzü düştü. Bu bebeği suyun içinde büyütemezdi. O dakikadan itibaren kraliçe hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ah sevgili kızını burada tutamazdı. Ama onunla başka bir yere de gidemezdi. Bu durum karşısında müthiş bir panik ve üzüntü duydu ve en sonunda ağlamaktan baygın düştü.

Olanların haberini alan kral derhal oraya gelmişti. İkinci bebeği görünce aynı duyguları o da yaşadı. Kraliçenin ellerini tutup kendine gelmesi için bekledi. Bu sırada rahibe ve yardımcıları gücünü toplaması için ona hazırladıkları bir ilaç içiriyor ve cildini nemli tutmaya devam ediyorlardı. Deniz halkının bacakları yerine kuyrukları olduğu için susuz ortamda hareket etmeleri hayli zor oluyordu yine de arada bir suya atlayıp ciltlerini nemli tutarak kaygan mağara zemininde kayarak hareket ediyorlardı. İkinci prenses ise annesinin yanında mışıl mışıl uyumaktaydı. O da ikizi gibi kızıl saçlara ve menekşe gözlere sahipti.

Kraliçe uyandığında durumu uzun uzun konuştular. Bebekten ayrı düşmek ne kadar kahredici olsa da onu burada büyütemezlerdi. Bu yüzden akıllarına tek bir çözüm geldi. Kraliçenin insan akrabalarını bulup bebeği korumalarını sağlamaları gerekiyordu. Kutsal rahibeye araştırma görevi verildi ve o da derhal bilicilik tapınağına gitti. Kral bebeğe gelecekte kim olduğunu kanıtlayabilmesi için bir alamet hediye etti. Bebeğin şakaklarına doğru iki baş parmağı ile dokundu ve birkaç sihirli sözcük fısıldadı. Prensesin iki gözünün kenarından şakaklarına doğru üçer tane inci şeklinde dövme meydana geldi. Gümüşi bir şekilde parlıyorlardı ve hiç silinmeyeceklerdi.

Kutsal rahibe nihayet geri geldiğinde gitmeleri gereken yeri ve bulmaları gereken kişiyi öğrenmişti. Bu kişi kraliçenin henüz bir insan olduğu zamanlarda var olan kız kardeşinin torunuydu. İzciler fersahlarca sular aşıp sonunda bir kumsala vardılar ve deniz halkından haberi olan tüccarlardan biriyle buluştular. Kendileri karaya çıkamıyor olsa da varlıklarından haberdar olan tüccarlar sayesinde karadaki işlerini yürütebiliyorlardı. Kilolarca inci karşılığında anlaşma sağladılar ve ismini verdikleri kişiyi bulmalarını istediler. İnciler iş tamamlanınca ödenecekti. Yaklaşık bir ay sonunda tüccarlar yanlarında kaçırdıkları bir genç kız ile geri geldiler. Aranan kişiyi bulmak zor olmamıştı. Genç kız karşısında deniz halkını görünce büyük bir şok yaşadı çünkü onların gerçek olduğundan haberi yoktu. Ondan ne istediklerini bilemediği için derin bir korku duyuyordu. Fakat ona hürmetli şekilde yaklaşıyor olmaları karşısında korkusu yerini şaşkınlık ve meraka bıraktı. Henüz kaçmasından endişe duyulduğu için bağlarını çözmediler ve karadaki casuslarının yönettiği bir gemiye binmesini sağladılar. Böylece krallığa doğru yola çıktılar. Kız hala ona ne yapacaklarını bilmediği için fırsat bulabilse kaçmayı düşünüyordu ama bu fırsatı hiç bulamadı. En sonunda krallığa gelmeyi başardılar.

Bu sırada başka bir yer mümkün olmadığı için kraliçe ikinci prensesi doğum tapınağında tutmaya devam ediyor ve endişeyle bekliyordu. Veliaht sarayı ve doğum tapınağı arasında mekik döküyor ve iki çocuğu ile de eşit ilgilenmeye çalışıyordu. Dadılar da epey yardımcı olsa da yakında ikinci prensesten ayrılacak olmanın düşüncesi yüzünden kraliçe gittikçe daha stresli bir ruh haline sürükleniyordu. Neyse ki iki bebek de güçlü ve sağlıklıydı ve gülücükleri herkese neşe veriyordu.

Beklenen gemi geldiğinde etrafında deniz askerlerinden bir koruma ordusu önlem aldı. Halk olanları uzaktan seyrediyordu. Kral ve kraliçe konuşma için yüzeye çıkmıştı. Genç kız ise gemiden indirilen bir filikaya çıkartılmıştı böylece yüz yüze konuşmak mümkün olacaktı. Kral ve kraliçe takdim edildiğinde karşısında suyun içinde de olsa bir kraliyet ailesi bulan genç kız ne yapacağını bir kez daha şaşırdı ve bu şaşkınlıkla tuhaf bir selamlamada bulundu. Yine de bunun tuhaf ve sarsak bir hareket olduğu kimse tarafından anlaşılmamıştı. Kral "buraya bir anda getirildiğin için ne kadar şaşkın ve korkmuş olduğunu tahmin edebiliyorum." diye konuşmaya başladı. Ve ona uzun uzun kraliçenin kız kardeşinin torunu olduğunu ve aslında aile bağları bulunduğunu açıkladılar. Bütün bunları konuşmak o kadar uzun sürmüştü ki herkesin karnı acıkmıştı. Bu nedenle asıl konuya girmeden önce tanışmayı hazmetmesi için kızı tekrar gemiye gönderdiler ve güzel bir yemek yemesi için gemideki aşçıya emir verdiler. Genç kız büyükannesinin kaybolan kardeşi hakkında anlatılanları hatırlıyordu. Duydukları ile hatıralarını karşılaştırarak yemek boyu düşündü. Olanlara hala inanamıyordu. Yine de onu sadece tanışmak için kaçırmamış olduklarının farkındaydı. Ondan ne isteyebileceklerini merak ediyordu.

İkinci görüşme boyunca kraliçenin doğum hikayesi aktarıldı ve en sonunda ikinci prenses konusu açıldı. Kızın ağzı açık kalmıştı. Gemiyle beraber getirilen özel bir kapsül suya indirilirken hala anlamakta zorluk yaşıyordu. Suların arasında kaybolan kapsül kısa bir süre içinde geri göründü. En sonunda yüzeye çıktığında filikanın yanına yüzdürüldü ve üzerindeki kapak açıldığında içinde uyuklayan ikinci prenses göründü. Kraliçe kapsüle yaklaştı ve bebeğin alnına bir öpücük kondurdu. Filikadaki görevliye verilen işaretle beraber adam gelip prensesi kapsülden aldı. "Onu burada büyütemeyiz ve tek güvenebileceğimiz kişi de sensin." Kraliçe bunları söylerken bir yandan da gözyaşları usul usul akıyordu. Genç kız başta anlayamadı. Görevli bebeği onun kollarının arasına bıraktığında ise yenice aydınlanan zihni dehşete kapıldı. "Ben bunu yapamam!" diye bağırıverdi. Gürültü karşısında ağlamaya başlayan bebek herkesi korkuttu. Kız da refleks olarak onu pışpışlayıp sakinleştirirken hala "ben bebek bakmaktan ne anlarım? Lütfen kararınızdan vazgeçin . Bu büyük bir hata. Üstelik ailem eskisi kadar varlıklı değil ben bir prensese nasıl bakayım?" diye itiraz etmeye devam etti. Kral "endişelenmene gerek yok." derken adamlarına işaret etti. Askerler filikaya bir sandık dolusu inci bıraktı. Kral "her yıl bir sandık daha alacaksınız. Ayrıca karadaki casuslarımız ve güvendiğimiz insanlar size göz kulak olacak ve yanınızda bir dadı bulunacak." diye açıklamaya devam etti. Ayrıca ondan sahile yakın bir eve taşınmasını istedi ki ev çoktan hazırlanmıştı. Böylece kraliçe her yıl gelip bebeğini görebilecekti.

İşte böylece pek de seçme şansı olmadan Eolyn kucağında bir bebek ile yeni evine doğru yelken açtı. Onu kendi kızı gibi büyütmesi istenmişti. Hatta şimdiden onun kızı olduğuna dair kimlik çıkartılmıştı bile. Eolyn ailesini kaybetmiş olduğu için tek başına yaşadığından pek fazla kimseye açıklama yapması gerekmeden taşınmıştı. Yeni evleri deniz kıyısındaydı ve hemen önünde denize doğru uzun bir iskele vardı. Kraliçe her yıl orada onları ziyaret etti. Hatta bazen yaklaşık iki hafta boyunca orada kamp kuruyordu. Uzun yolculuklara alışabildiğinde diğer kızını da yanında getirmeye başlamış ve ikizler böylece birbirlerini tanıma şansı elde etmişti. Kraliçe yaşlandığında bile gelmeye devam etti. Hatta sorumlulukları azaldığında bir yaz boyunca kamp kurar oldu. Böylece iki dünya arasında kurulan bağ her zaman güçlenmeye devam etti.

Son


PİYANİST

Çocukken ne zaman kış gelse ilk karın düşeceği günü bekleyerek ve bunu düşleyerek zamanını geçirirdi. Uzakta yaşayan sevdikleriyle her konuşmasında kar yok mu hala diye sorardı. Aslında kendisi sıcak Akdeniz ikliminde yaşamasına rağmen sevdiği kişilerin şehirlerine kar düşerse onların ne kadar mutlu olacağını hayal eder ve onlar kar görünce kendi görmüş gibi sevinirdi. Bu yüzden ona kar fotoğrafları biriktirir ve kardan adam yapıp mutlaka fotoğrafını atarlardı. Piyanoya yeteneği olduğu için sürekli çalışmalar yapar ve bir gün kar yağan bir gecede büyük bir konser vermeyi hayal ederdi. Çocukken Noel Babaya da inanırdı. Her yıl sonunda dileğini bir kağıda yazıp bahçedeki çam ağacına bağlardı. Ağaç perileri kağıdı Noel Babaya götürür sanırdı. Ama hiçbir zaman cevap gelmezdi. Bir yılbaşında buna çok içerlemiş olacak ki evi süsleyen büyüklerine isyankar şekilde "boşuna uğraşmayın o bir yalancı yılda tek gün çalışıyor ama her zaman iyi bir çocuk olmama rağmen mektuplarımı okumuyor bile!" diyerek herkesi şaşırttı. Evin süslenmesini ve tarçınlı kurabiyeler yapılmasını hak etmiyordu Noel Baba. Bunun üzerine ona şöyle söylenmişti "sen iyi bir çocuksun ve bir gün insanların kalbini titretecek kadar harika şeyler yaptığında emin ol senin için gelecektir. Belki de seni test ediyordur. Bak hemen su koyuverdin. Böyle olmaz umut etmeyi bırakmayacaksın."

İnsanların kalbini nasıl titretebileceğini böyle harika bir şeyi nasıl yapacağını bilemiyordu. Bir an için umutsuzluğa kapılır gibi oldu ve bunu nasıl yapacağını sordu. Annesi "sen piyano çalarken benim hep kalbim titriyor dedi. Belki bu yeteneğini ilerletirsen birçok insanın kalbini titretebilirsin." diye yol gösterdi. Evet bu müthiş bir fikirdi. Bir gün gerçekten de kar yağan bir gecede büyük bir konser verecek ve Noel Babayı oraya gelmeye ikna edecekti. Bu isyanlı yılbaşından sonra ailesi onun uçan geyikleriyle dolaşan dedeyi beklediğini daha önce fark etmediklerine üzüldü ve her yıl onun mektubunu ağaçtan alıp gizlice ne dilediğine baktı. İstediği şeyler basit ve kolay bulunur şeylerdi bu nedenle ona sanki geyikli adamdan geliyormuş gibi hediyesini alıp bir de mektubuna cevap yazmaya başladılar. "Mektuplarının hepsini aldığımdan ve cevizden yapılma çekmecemde sakladığımdan emin olabilirsin minik kaplumbağam. Takdir edersin ki dünyada çok fazla çocuk var ve hepsi de senin kadar şanslı değil. Bazı zor durumdaki çocuklara öncelik vermemi anlayışla karşılayacağını biliyorum. Bir gün seni hayal ettiğin o konserde ziyaret etmek isterim. Lütfen bunun için çok çalış ve elinden geleni yap." gibi birçok mektup yıllar içinde birikirken o da daha iyi bir piyanist olmak için çalışmaya devam ediyordu.

Zaman geçip büyürken yıllar geçti. Yavaş yavaş yetişkin olmaya başladığında hayatın kaosu içinde yuvarlanırken herkes gibi çocukluğu soluk bir fotoğraf karesi gibi kalmış ve eski dileklerin yerini yenileri almıştı. Artık çocukça inanışları olmamasına rağmen iyi bir piyanist olduğu için mesleğini o dileğini hatırlamasa bile tüm kalbini ortaya koyarak yapıyordu. Her sabah uyanmak, çalışmak, yollarda geçen zamanlarda bir şeyler okumak, boş zamanlarda arkadaş buluşmaları ve sohbetler ve akşam olduğunda gece tüm güzelliği ile güneşi sakladığında ve dünya sustuğunda aklına gelen fikirleri notları ve sesleri bir düzene koyup kafasını dinlerken içtiği günün o son sütlü kahvesi.. ve yorgunlukla rüyasız geçen uykular. Her şey bir rutine dönüşmüştü. Tüm çabası gelecek konser içindi şimdi. Her konser öncesi aşırı heyecanlansa bile sahneye çıktığında ve piyanonun tuşlarına dokunduğunda tüm dünya dışarıda kalırken müthiş bir huzurun içine düşerdi. Yine de bu konser ona farklı hissettiriyordu. Öncekiler yerel minik konserlerdi ama ilk defa başka bir şehirde büyük bir kalabalıkla karşı karşıya kalacaktı. İçinde garip bir neşe ve daha büyük bir heyecan vardı. Sebebini tam olarak bilemiyordu.

Yine rutin bir kahvaltıdan sonra hazırlanıp otelden çıktı. Birkaç gündür prova yaptığı halde içinde ne olduğunu hala anlayamadığı o heyecan ve telaş nedeniyle hafif bir gerginlik yaşıyordu. Kulise varıncaya dek birçok yüzü selamlamış birçok detayla ilgilenmişti. En sonunda akşam oldu. Konser alanının üzeri açıktı ve yıldızlı bir gece olması bekleniyordu. Olur da yağmur yağarsa işler kötüleşirdi, yine de çalmaya devam edeceğine karar vermişti. Kalabalığın sesi ve konuşmalarının uğultusu kulise kadar geliyordu. Kalbi gittikçe hızlanıyordu. Beklemek her zaman en korkutucu olandı. Zaman geldiğinde ışıklar söndü ve sadece piyano aydınlatıldı. Neredeyse yılbaşı olduğu için etrafta çok fazla aydınlık vermeyen fenerler ve minik ledler vardı. Böylece kalabalıkla göz göze gelmeyeceği için biraz rahatlayabildi. O kadar büyük bir alandı ki bütün şehir oraya gelmiş gibiydi. Buradan sonra hemen uçağa yetişip bir sonraki şehirde düzenlenen konserine yetişmeliydi.

Sahneye çıktığında sonsuz bir sessizlik ve karanlık çevrelemişti etrafını. Yerine geçti ve bir iki saniye odaklanmak için bekledi. Ve sonunda parmakları büyük bir aşinalıkla tuşlar üzerinde gezinmeye başladı. Berrak notaların sesi karanlıkta yankılanırken seyirciler ellerindeki minik kalp şeklindeki ledleri yakıyor ve piyanoya eşlik eden şarkının sözleriyle sanki denizdeki yakamozlar gibi dalgalandırıyorlardı. İlk defa piyanoya sesiyle eşlik ediyordu ve ortamın büyüsünü bozmaktan korkmuş olsa da tam tersi gerçekleşmiş herkes büyülenmiş gibi müziğe kendini kaptırmıştı. Dakikalar birbirini kovalayıp konser sona erdiğinde önce garip bir sessizlik oldu. Bir an şüpheye düştü. Neden böyle sessiz olduklarını merak ediyordu. Kalbi çarpmaya başladı. Fakat hemen sonra büyük bir alkış yağmuru koptu. Herkes adını söyleyip tezahürat yapıyor ve deli gibi alkışlıyordu. İşte o anda kar yağdığını yeni fark etti. Ve çocukluğunu anımsadı. Kar yağarken piyano çalmıştı. Üstelik herkes o kadar etkilenmişti ki her birinin yüreğinin titrediğini hissedebiliyordu. Yerinden kalkıp selamını verirken alkışlar devam ediyor adeta yer tezahüratlarla sarsılıyordu. Gülümsedi. Tüm yüreğiyle.

Son


DASMİ

Kral Midas'ın kuzeni Dasmi, Midas'ın uğradığı lanete içerlenip isyankar davranışlar sergilerken ve günahkar cümleler savururken göklere, başına gelecekleri az çok tahmin etmesi gerekirdi. Fakat bunu idrak edemeyecek kadar öfkeliydi. Göklerden cevap gecikmeden geldi. Kuzeninin uğradığı lanetin daha beteri ona layık görüldü. O günden itibaren topuklarıyla bastığı her yerde alevler filizlenecekti. Bu nedenle lanete uğradığı dakika ayaklarının altından fışkıran minik alev huzmeleriyle paniğe kapılıp önce yatağını ve örtülerini ardından tüm odasını küle çeviren bir yangın başlatmıştı. Sarayından dışarı çıkana dek adım attığı her yeri alevler sarmış ne olduğunu anlamadan koşmaya devam etmişti. En sonunda kendini kovaladığını sandığı alevlerden kaçarken bir dereye atlamış ve yanmaktan kurtulmuştu. O gece saraydaki yangını söndürmek sabaha dek sürmüş, bu sırada sudan çıkmayı her denediğinde adım attığı çimenlerin alev aldığını görünce sorunun kendisinde olduğunu anlamıştı.

Suyun içinde tir tir titrerken kahinleri ve doktorları başına toplamış, topuklarından çıkan alevleri gösterip neler olduğunu söylemelerini istemişti. Kahinler uzun uzun konuşup kaynayan üç ayaklı kazanlarına bakıp en sonunda lanete uğradığını açıklamıştı. O anda yaptığı hatayı anlasa da her şey için çok geçti. Kuzeni Midas eline eldiven takıp durumunu idare edebiliyordu fakat kendisi yangın çıkarttığı için yere basmadan ne kadar süre yaşayabilirdi? Ayağına metal ayakkabılar giydirmeyi denediler ama metali eriten topukları yüzünden zor anlar yaşadı. Seramikten ayakkabılar erimedi ama öyle ısındılar ki bütün ayakları yanık içinde kaldı. En sonunda kahinler bunun tek bir çözümü olduğunu söyledi. Ejder gümüşünden bir fincanla göklere sunu yapıp af dilemeliydi. Dasmi emir verdi ve en büyük savaşçılar göreve çağırıldı. Ejder gümüşünü alıp gelmeyi başaran savaşçıya büyük bir dilek dileme hakkı verilecek ayrıca yüklü miktar altın ile ödüllendirilecekti. Böylece savaşçılar sarp kayalıklarla yükselen dağın tepesinde yuvalanmış ejderlerin yuvasından gümüş almak üzere uzun yolculuklara çıktılar. Ama giden geri gelmiyor veyahut başarısız olarak dönüyordu. Böylece aylar geçti. Dasmi suyun içinde beklemekten yorulduğu vakit adım atacağı yerlere kovalarla sular taşıdılar. En sonunda bu da meşakkatli gelince enteresan bir tekerlekli araba yapılıp ayaklarının hiçbir yere değmemesi sağlandı. Bundan böyle nereye gitmek isterse onu oraya doğru iten birileri oluyordu.

Aylar ayları yıllar yılları kovaladı. Dasmi bazen ufak bazen büyük yangınları kazara başlattıysa da çok zarar ziyan olmadan atlatmışlardı. Derken sonunda bir savaşçı bir avuç ejder gümüşüyle dönmeyi başardı. Bu mucize karşısında ödül vaat edilen altın hemen verildi. Dileği veliaht prens olmaktı. Dasmi mecburen bunu kabul etti. getirilen gümüşten ancak miniminnacık bir fincan yapılabildi. Büyük bir kutsal tören hazırlandı ve Dasmi bu minik gümüş fincan ile sunusunu yapıp yakardı. Kahinler sunak önünde hiç kalkmadan yedi gün dua etmesini tembihlemişlerdi. O da öyle yaptı. En sonunda yedi gün geçip tören sonlandığında yardımcıları yanına gelip iki kova su ve bir kucak çimen getirdiler. Oturmaktan yorulduğu için adamları kollarından tuttu ve tekerlekli arabasından kalkıp çimenlerin üzerine bastı. Eğer yangın çıkacak olursa hemen su dolu kovanın içine atlayacaktı. ikinci kova da ateşlerin üzerine dökülecekti. Neyse ki duaları kabul olmuş görünüyordu. Yangın çıkmadığını görünce etrafta deli gibi koşturdu. Ve savaşçının dileğini kabul etti. Zaten hiç çocuğu olmadığı için güçlü bir savaşçıyı veliaht seçiyor olmak çok da yanlış değildi. İşte bu alev topuklu Dasmi'nin hikayesiydi.


SON


HERMES

Bugünlerde göklerde çalışmak da epey zor olmaya başlamıştı. İnsanların derdi yaptığımız onca işe rağmen azalmak yerine artmaya devam ediyordu. Elimizi verip kolumuzu kaptırmış durumdayız resmen. Kaç kez kurulu toplayıp toplu eylem yapalım iş bırakalım bir süre kapıları kapatalım denilse de bir türlü oy birliğine varamadık. Zaten bunları yapsak cefasını yine biz çekeceğiz çünkü bu fenalıkla dolu bücürleri tek başına bıraksak evreni başımıza yıkarlar mazallah. El mahkum işimizin başındayız her daim.

Ama benim derdim yalnız insanlarla olsa yine bir nebze baş edebilirdim. En büyük sıkıntıyı komşularım ve daha üst katlarda oturan aile büyüklerinden çekiyorum. Hermes aşağı Hermes yukarı, Hermes şunu getir bunu götür. Aman kabus gösterme, şuna musallat ol zihnini karıştır da beni öfkelendirdiğine pişman olsun.. zibilyon tane kaprisleriyle uğraşıyorum şu Olimposluların. Hayır kuryelik işinde hız kazanayım diye ayağıma kanatlı ayakkabı vermekten başka ne bir maaş bağladılar ne de sigortam var. Yemek yemeye ihtiyaç duymadığım için şanslıyım.

Bu kadar işin arasında bir de adım hırsızlar tanrısına çıktı. Çobanların tanrısı olarak mutluydum oysa ki. Hepsi Zeusun başının altından çıkıyor da bir şey söyleyemiyorum yoksa şimşeği kafama yerim kalan aklım da bu uğurda uçar. Bazen diyorum ki insanların arasına karışıp bir süre saklanayım da bensiz bir işi yapamadıklarını anlayıp değerimi bilsinler ama şu pamuk gibi vicdanım yok mu ah ah hep o yüzden duruyorum.

Olimposlular akıllı uslu dursalar insanların işlerine daha kolay yetişeceğim. Her şeye karışıp her şeye öfkelenip ani kararlar aldıkları için iki dünyanın işleri birbirine giriyor. Troia savaşı da bunlar yüzünden çıkmadı mı zaten? Hele Narkissosun trajik sonu ah zavallı ne de hoş çocuktu.. Daphne'ye olanlar, zavallı Adonisin sonu.. bir de çocuğun hatırası için Anemon çiçeği yarattılar, hatalarını çiçek kokusuyla kapatabilirlermiş gibi.. onca olay yetmiyor gibi Nekropoller ile Kayros arasında mekik dokumam gerekiyor. Yemin ederim bıktım valla. Kendimden bir kopya icat edip adımı değiştirip kaçıcam en sonunda. Hermes Hermes diye diye başınıza taş düşecek bi gün.

Keşke Olimposta doğmak yerine Kayra Han'ın çocuğu olaydım. Hah bak yine çağırıyor şimşeğini sallayarak saçı sakalına karışan beyimiz. Bir traş olmayı öğrenemedi ama bilmediği oyunbazlık yok. Gideyim de yeni bir dağ devirmesin. Ah benim çileli başım..

Son


(kharoon olcaktı)


AĞLAYAN AŞIK KULÜBESİ

Patesia'da her zamanki gibi sıradan bir gündü. Güneş tüm neşesi ile baharı aydınlatıp tatlı tatlı parlarken Kandelion dağının zirvesindeki karları eritiyor ve buz gibi taze suları şehrin akuadük ve çeşmelerine ulaştırıyordu. Agorada dükkanların gölgelenmesi için stoa yeterliydi ama yine de bazısı onun da kenarından tente uzatıp altında satmak için beklettiği tavuk ve keçileri dinlendiriyordu. Yarın büyük bir at yarışı ve dövüş turnuvası başlayacağı için kent epey kalabalıklaşmıştı.

Ben Orestano ise bu fırsatla seferleri ikiye çıkartmış ve kazancımı arttırmıştım. Sabah seferinde insanları Kandelion sırtındaki eski tapınağın unutulmuş yolunu takip ederek ilahi bir gezintiye çıkartıyor akşamüzeri güneşin batışını fırsat bilerek de bir tekne turu ile denizin ortasındaki bir resifin üzerine kurulmuş eski bir kulübeyi ziyarete götürüyordum. Bu gezilerden her birinde kişi başı iki feline kazanıyordum ki bir felinenin bir kutu zeytinyağı ettiğini düşünürsek epey kârlı oluyordu. Elbette tapınağa girip ziyaret etmelerini sağlasam da denizdeki Ağlayan Aşık kulübesini ziyaret ettirmiyordum. Öncelikle efsanenin büyüsü bozulursa bu benim işlerimi bozacağı için ikinci olarak da harabe çökerse vs birine bir şey olursa müessese olarak sorumluluk alamayacağımızdan dolayı herkes teknede kalıp hikayeyi dinlemek ve biraz korkmakla yetinmek zorundaydı.

İsmi Ağlayan Aşık olduğu için bu kulübeyi genelde çiftler ve yeni aşıklar ziyaret ediyordu. Eh böyle olunca hazin hikayenin büyüsü de daha etkileyici ve daha korkunç geliyor olmalı. O kadar korkarlar ki kimse tekneden aşağı inmeyi düşünmez bile zaten. Teknenin kaptanı ve rehber olarak ben ve sadık yardımcım Curio her seferi sanki ilk defa yapıyormuşuz gibi heyecan duyarız. Bu heyecana müessesemizin medarı iftiharı gemimiz Tozca da gıcırdayarak eşlik eder. Karada bizi bekleyen biricik eşim daima yolluk sandviçler ile kuruluşumuzun en büyük destekçisidir. Tozca denizde ilerleyip karadan açıldıkça güneş iyice alçalır. Beklediğimiz o büyülü sis kendini göstermeye başlar. Resife yaklaştıkça gri sis iyice opaklaşır. En sonunda istediğim kadar yaklaştığımda kulübenin iskelet gibi görünen silüeti belirginleşir. Sisin kıpır kıpır bulutların arasında, gıcırdayan tahtalarından çürük balık ve yosun kokusu olduğumuz yere kadar ulaşır. Dalgalanan suyun etkisiyle hareket eden biz değiliz de o an sadece bu yapıymış gibi görünür.

Bu garip kokuların ve sisin kemiğe işleyen soğuğunun da etkisiyle bir büyücünün lanetiyle deniz kızına dönüşen sevgilisi için bu kulübeyi yapan zavallı aşığın hüzünlü hikayesini anlatmaya başlarım ve herkes hikayeyi dinlerken gözlerini ondan ayıramaz. Bu aşamada aşıklar birbirine sarılıp el ele tutuşurlar elbette bu da korktuklarını gösterir. İşte o zaman teatral şekilde anlatmaya devam ederim ve sesimi oldukça alçak tutarım ki büyü bozulmasın. Zavallı aşık bu kulübeyi inşaa ettikten sonra sevgilisiyle resiflerde buluşmaya devam etmiş . Ancak olanlar karada yaşayan insanların kulağına gitmiş. Ve söylentiler çıkartmışlar. Bu deniz kızının pullarından ele geçirip kaynatınca kaynayan suyun altına dönüşeceğine inanmışlar. Söylentiler zalim kralın kulağına da gitmiş. Emir vermiş genci ve deniz kızını avlasınlar diye. Özellikle denizkızını getirene büyük bir ödül verecekmiş. Bir gece sisin içinden kayıklar gizlice eve yaklaşmış. Denizkızını ve genci sohbet ederlerken bulup aniden balıkçı ağlarıyla yakalamışlar. Gencin başında ödül yokmuş bu yüzden onu ağın içine hapsedip kulübenin duvarlarına çivilemişler. Bakın işte şu yıkılmayan sağlam duvarın üzerindeki büyük dairesel çivi kalıntıları onun izleri işte. Gencin bağırıp yalvarmasına rağmen kızcağızı kayığa koyup krala götürmüşler. Kral onun bütün pullarını tek tek kopartmış sıradan bir balık gibi. Denizkızı bu işkenceye dayanamamış ve oracıkta ebediyete gitmiş. Pulların işe yaramadığını görünce pullarıyla beraber gerisin geri denize bırakmışlar. Ama suların içinde kaybolurken yeniden canlanması artık mümkün değilmiş. Genci de kulübede öylece unutmuşlar. Aslında bilerek unutmuşlar çünkü serbest bıraksalar onun ne yapacağını bilememişler. Denizkızının ruhu buradaki sise dönüşmüş. Gencin ruhu da kulübede attığı çığlıklar gibi çığlıklara dönüşmüş. İkisi de her akşam burada bu şekilde sonsuza dek buluşmaya devam edecekmiş. Kulübeye yaklaşan kim olursa olsun onu da denize atacak ve sonsuza dek kimseyi buraya yaklaştırmadan var olmaya devam edeceklermiş.

İşte hikaye böyleydi. Arada sırada kulübeden gelen gıcırtılar sahiden de bir adam çığlık atıyor gibi sisin içinde yankılanıyordu. Bir süre daha sessizlik içinde bekleyince evin yıkık duvarları içinde sürtünen rüzgarın ve resife çarpan dalgaların sesi de korkunç çağrışımlar yapar. Böylece herkesi korkutup turu tamamlar ve eve dönerken karaya yaklaştıkça rahatlayışlarını belli etmeden gülerek izlerim. Curio da tam istediğim zamanlarda havlayarak ortamda gerilim yarattığı için akşam yemeğinde iyi bir parça sulu et hak ettiği için mutlu durumda olur. Kıyıda bizi biricik eşim Lenola elinde bir fenerle karşılar. Herkese bizi tavsiye etmelerini ve tekrar beklediğimizi söylemeyi unutmayız elbette. İşte böylece meşalelerle aydınlatılan sokaklardan eve doğru dönerken agoranın içinden geçip ozanlardan birinin çaldığı bir türküyü dinleyerek güzel Lenola'm ile bir dansı es geçmeden neredeyse bütün baharı ve yazı böyle tur işleri ile geçirir, kışın ise yaz boyu Lenola'nın arazide baktığı yarış atlarının ve boğaların satışı için büyük kente gideriz.

Son

27 Ekim 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 10




Kelime Oyunumuz devam ediyor. Beş kelime vererek bu kelimelerin de içinde olduğu öykü, şiir, deneme benzeri herhangi bir yazı yazıyoruz. Herkes kelime verebilir veya yazı yazabilir. Haftanın kelimeleri benden.

Kelimeler: Ceket/Ufuk/Göç/Kapı/Titremek


GÖÇ

"Rüzgar var.."

Elindeki kâğıda yazdığı kelimelere bir süre bakıp kaldı. Ardından içinden geçip giden bir titremeyle birlikte bakışlarını ufka yöneltti. Soğuktan boynunu içeri çekmiş, ceketinin yakasına sığınmış, oturduğu taşın alçak olması sayesinde de dizlerini mümkün olduğunca kendine çekmişti. Dizlerine dayadığı bir evrak çantasını minik, portatif bir masa gibi kullanarak üzerine yerleştirdiği deftere yarım saattir sadece iki sözcük karalayabilmişti. Yazmak için neden böyle bir yer seçtiğini ondan başka kimse anlayamazdı. Donmadan önce söyleyeceklerini toparlayabileceğini umuyordu zira rüzgâr sanki gittikçe daha keskin bir soğukla geri geliyordu.

Bulunduğu tepe diğerlerinden daha yüksekteydi bu yüzden ufka kadar her şey ayaklarının altındaydı. Güneş yarım saat sonra batmaya hazırlanacaktı bu nedenle her yer o muhteşem sanat eserlerindeki gibi rengârenkti. Bunca soğuğun nedeni kuzey tarafında yani sağında kalan ve uzakta olsa da daha yüksek oldukları su götürmeyen dağların tepelerine kremşanti gibi oturmuş olan karlardı. Rüzgâr oradan hızını alamayıp vadiye doğru akarken beraberinde kar kokusu taşıyordu. Aşağıda kıvrım kıvrım yollar ve dereler ve bunların arasında engebeli araziyle beraber dalgalanan çeşit çeşit ve rengârenk bitki yakında kışın bastıracağını inkâr eder gibiydi. Ufukta denizin gümüşi mavi çizgisi bir anda göğe karışırken insan oradan devam etse bulutlara ulaşacakmış gibi hissediyordu. Gökyüzüne açılan gizli bir yol gibi. Dağlardan kopup gelen bu soğuk hava akıntısı doğanın sesini de bastırıyordu. Kuşlar, böyle bir manzaranın ev sahibi en çok onlarken, şimdi yuvalarına çekilmiş yakında edecekleri göç için plan kurarken sessiz bir bekleyişe girmişti.

Saçları tokasından kurtulup yüzüne çarpıp duruyordu. Bir süre sonra onlarla da mücadele etmeyi bırakmıştı. Her detayını hatırlamak için manzaraya defalarca göz gezdiriyordu. Her rengi, her gölgeyi ve her konturu hatırlamak istiyordu. Yıllar sonra bile hafızasından bu renkleri bulup çıkartabilmek için onu iyi bir şekilde kaydetmeliydi. Hatta rüzgârın bu korkunç sesi ve soğuğunu bile hatırlamak isterdi.

"Rüzgâr var… İçimde de dışımda da bir fırtına kopuyor..." Sonunda ilk cümleyi tamamlamıştı. Susadığını hissetti. Dudakları çatlamış gözleri bile kurumuştu. Neyse ki daha fazla oyalanmasına gerek kalmadan yazdığı ilk cümleden sonra açılan zihniyle sayfaları büyük bir hızla doldurmayı başardı. Kâğıtları toparlayıp dosyaya ve ardından evrak çantasına koydu. Güneş neredeyse batmak üzere olduğundan her şey şimdi daha farklı görünüyordu. Sanki bir çeşit boyutlar arası kapı gibi güneş battığında karanlık ve ıssız bir dünyaya geçiş yapılıyordu. Oturmaya devam ederse hem fiziken hem de mental olarak iyice hasta olacağından emindi. Bu yüzden ayağa kalktı. Bir damla gözyaşı onun harekete geçmesini beklemiş gibi yanağından süzüldü. Ardına dönüp biraz gerideki bir ağacın önünde onu bekleyen arabasına yöneldi. Aracı bile hüzünlü bir soğuğu içine çekmiş gibiydi. İçine binip evrak çantasını yolcu koltuğuna bıraktı ve kapıyı kapattıktan sonra kontağı çalıştırdı. Isıtıcıyı açar açmaz bedeni kendini tutmayı bırakıp tir tir titredi. Biraz da o şekilde kendine gelmeyi bekledi. Ardından navigasyonda havaalanını bulup işaretledi ve yola çıktı. Artık buraya geri dönmesi mümkün olmayacak ve hayatına bilmediği yeni bir şehirde devam edecekti. Hayat çok tuhaf diye düşündü.

Son..



KÜTÜPHANECİ

Fırtınanın sonunda dinmesi huzurla beraber garip bir tedirginlik vermişti. Sanki güneşin parlak gülüşüne aldanıp rahatlarsam hiç beklenmedik bir köşeden üzerime korkunç bir yaratık saldırabilirmiş gibiydi. Yine de fırtına yılının bitmesine sevinmeliydim. Şimdi önümüzde gittikçe sıcaklaşan bir yaz yılı olacaktı. Fakat en azından yiyecek ve su sıkıntısı çekmeden ve kemiklerimize kadar titremeden bereketli bir yıl geçirebilecektik. Fırtına yılının ardından buzlar şimdiden eriyip altındakiler ortaya çıkmaya başlamıştı. Birer harabeye dönmüş hayaletli binalardan çoğunun artık birkaç duvarından başka bir şeyi kalmamıştı. Biz en iyi korunmuş olanlardan birinde sığınmıştık. Bütün açıklıkları çamurla ve dallarla sıvamış ve etraftan bulduğumuz başka şeylerle kapatmıştık. Odalardan bazılarını erzak deposu haline getirmiş ve sıcak kalabilmek için hepimiz bir odada toplanmış böylece daha az odun harcamıştık. Şimdi yaz yılı gelmişken işimiz daha kolaydı. Kışa kadar yeniden erzak toplayıp depolayabilir ve yakacak odun biriktirebilirdik. Kocaman binanın birçok odası depomuz olmak için hazırdı. Elbette tüm bunları yaparken yerimizi yabancılara belli etmemek en önemli meseleydi. Ve tabii ki canavarlara. Onlar bizi kokumuzdan bile bulabilirdi. Bu nedenle eve hep farklı ve dolambaçlı yollardan döner ve takip edilmediğimizden emin olurduk.

Geçen gün yiyecek aramak için etrafı gezdiğim bir sırada çok garip bir yer keşfetmiştim. İşte bu gün de aynı yere geldim. Kabile büyüklerimizin elinde çok eskiden kalma bir nesne nedeniyle burada bulduklarımı tanıyordum ama hiç bu kadar çok ve bir arada olduklarını görmemiştim. Hatta kabilemizdekinin dünyada tek olduğunu sanıyordum. Bu şeyin adı Kitap'tı. İçinde düşündüklerini kaydeden yazı denen bir şey vardı. Onu da öğrenmiştim. Kabilemizdeki kitapta çiftçilik hakkında kadim bilgiler vardı. Ben de yazıyı öğrendikten sonra ağaç kabuklarına ve duvarlara büyük olayların kayıtlarını tutmaya başlamıştım. Ama dedim ya bizdekinden başka bir kitap olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. O nedenle bu yeri bulduğumda adeta büyülenmiş gibi oldum. Yarısı yıkılmış odanın yıkık duvarından içeriye tatlı gün ışığı giriyordu. Buranın yeni yıkılmış olduğu çok belliydi çünkü başka türlü olsa bu narin nesneler çoktan eriyip gitmiş olurdu. Şimdilik sadece üzerlerini sarmaşıklar örtmüş haldeydi. Yaz yılında bitkiler çabuk büyüyordu. Bir an önce hepsini okumak istiyordum ama en önemlisi de bulduğum bu hazineyi çabucak koruma altına almaktı. Bu yüzden kabile büyükleriyle çabucak plan yapıp yanıma birkaç kişi almıştım. Artık hepsini ayarladığımız depoya taşıyabilecektik. İşte bu benim antik dönemlerdeki gibi bir kütüphaneci oluşumun hızlı ve kısa hikayesidir.

Son


208 Nolu Oda

208 nolu odaydı. İçeride krem, kahve ve tanıdık art nouveau renkleri ve stili hakimdi. Dört direkli yatağın üzerinde perde yoktu fakat kat kat serili örtülerin üzerinde bir de uçları yere kadar değen el işlemesi açık krem rengi bir dantel örtü serilmişti. Duvarlarda açık zemin üzerine yeşilin farklı soft tonlarında vahşi bir ormanı çağrıştıran bitkisel bezekli duvar kağıdı kaplıydı. Buna uyumlu şekilde tirizli pencerenin iki yanında kurdele ile toplanmış kalın yeşil bir perde salınıyordu. Kar beyazı tül açık pencereden içeri giren havayla hafifçe bir kabarıyor bir düzeliyor aynı zamanda pencerenin önündeki kısmı batmakta olan güneşin altın rengini alıyordu. Bütün mobilyalar zarif kıvrımlara ve kenarlarda yükselen veya sivrilen köşelere sahipti.

Köşede yuvarlak ceviz ağacından bir çay masası ve iki rahat sandalye bulunuyordu. Masada birisi tam dolu birinin yarısı içilmiş çay fincanı buz kesmiş halde son bırakıldıkları yerlerde bekliyor hemen yanlarında da bir demlik duruyordu. Demliğin yanında hiç dokunulmamış kurabiye dolu bir tabak, dantel peçeteler, şık gümüş kaşıklar ve lokumlar keyifli öğle saatlerini hatırlatıyordu. Bu görüntüyü bozan tek şey masadaki ufak kare dantelin üzerine düşmüş iki minik kırmızı lekeydi.

Yere halı yerine oval otantik bir kilim atılmıştı. Mobilyalar ve parke yeni cilalanmış gibiydi. Etrafta ne bir dağınıklık ne de toz zerresi vardı. Odada dağınık olan tek yer makyaj masasıydı. Kadın bu aynalı masanın üzerinde bütün yaşamını bırakmış gibiydi. İki çerçeveli fotoğraf, takılar, yüzükler, divit uçları, mektuplar, bir balo maskesi, anısı olduğu belli olan gümüş bir kolye ucu, hokka ve mürekkep, dünyanın öbür ucuna ait bir harita ve büyüteç, deri bir çanta, toz alma fırçası, mektuplar için mühür mumu ve damgası, takı kutularına ait gibi görünen iki minik anahtar ve hatta bir çift terlik bu masanın üzerinde duruyordu. Makyaj için kullandığı setler ise çekmeceye tıkılmıştı. Aynanın her köşesine birkaç fotoğraf sıkıştırılmıştı. Bu masa ve üzerindeki tıklım tıklım eşyalar, fotoğraflar, mektuplar ve anısı olan nesneler adeta kadının kendisiydi. Onun bütün hayatı, yaptıkları ve yapacak oldukları, sevdikleri ve özledikleriydi. Odanın gerisinin dokunulmamış gibi boş olmasına rağmen bu masanın bu kadar kalabalık ve karışık olması onun anılarını bir arada tutup kaybetmek istememesi olarak açıklanabilirdi belki de.

Masaya ne kadar süre bakıp kaldığımı bilemiyordum. Üzerindeki eşyaların fotoğrafları çekilmeye başlandığında kendime geldim. Not defterime göz atıp yazmadıklarımı ekledim. Sonra pencereden dışarısını kontrol ettim. Pencereye yakın hiçbir ağaç yoktu. Dışarısı alabildiğine açık ve müthiş bir kıyı manzarasıyla doluydu. Sessizce kaybolmak için muazzam bir yerdi. Kapıda zorlama yoktu. Pencereden içeri girmek de mümkün görünmüyordu. Odada elle tutulur pek bir şey bulduğumuz da söylenemezdi. O iki küçük vişne rengi leke olmasa kadının bilerek saklandığını ve kaçıp gittiğini düşünürdüm. Zira soylu ailesi her yerde peşindeydi. Fakat içgüdülerim bu gizemi çözmenin zor ve karmaşık olduğunu ve tehlikenin çok yakın olduğunu söylüyordu. Onu bir an önce bulmak zorundaydım. İşe çay partisinde ona eşlik edenin kim olduğunu bulmakla başlasam iyi olacaktı. Olay çözülene kadar müthiş bir migren atağı geçireceğimden emindim. Sinirlerim şimdiden gerilmeye başlamıştı.

Sandalyelerden birinin köşesinde minik bir parıltı görünce dikkatim buna kaydı. Gidip kontrol ettiğimde minik bir küpeyle karşılaştım. "Misafirimiz bir kadın, soylulardan biri veya çalışanı değil, orta gelirli biri olmalı." diye seslendim. İlk bakışta fazla bir şey söylemek mümkün olmuyordu. Küpeyi daha sonra incelemek için bir torbaya koydum. Kadının kendisine ait olmadığından emindim çünkü imitasyon olduğu belliydi. Odada kalan işleri diğerlerine bırakıp dışarı çıktım. Heyecandan ve stresten karnıma ağrılar giriyordu. Bu gece sabahlar olmayacaktı.

Son


LUVIN FOLKHOUT'TAN BİR NOT

Yılbaşı gecesini devasa bir göktaşı süslerken bu yılın her zamankinden farklı olacağı ve bir şeylerin ters gideceği belliydi. Ama o gece herkes gökyüzünü boydan boya kesen ateş topunun kızıl şöleninden gözlerini alamazken duydukları heyecandan başka bir şey yoktu akıllarında. Karlı dağın üzerine düşerken etrafı birbirine katıp kendine uygun bir çukur açan göktaşını bulmak kasabadaki herkes için o gecenin en büyük eğlencesi olmuştu. Şerif iyi araç kullanan birkaç kişiyi ve dağcılık deneyimi olanları toplayıp bir ekip kurmuş ve yanlarına gerekli malzemeleri alarak yola çıkmıştı. Kaza bölgesinde kimsenin olmadığından emindik fakat yabancılar da zaman zaman o bölgeye kamp yapmaya geliyordu ve birinin yardıma ihtiyacı olabilirdi.

On beş kişilik ekip oraya varıp alevler halindeki kayayı ve yarattığı devasa çukur ile çıkarttığı yangını gören ilk kişiler oldu. Düştüğü bölge kar ve buzla kaplı olmasına rağmen büyük bir alan buharlaşmış, çıplak kalan ağaçlarınsa tepeleri tutuşmuştu. çukurun etrafında normalde kar altında duran otlar ise kömür olmuştu. Etrafta yardıma ihtiyacı olan kimseyi bulamamışlardı. Kayaya yaklaşmaksa o sırada mümkün değildi hala soğuması gerekiyordu. Bu nedenle minik yangınları kontrol altına almak için bir iki ağaç devirip yeni yılın ilk öğlen saatlerinde geri dönmüşlerdi. Tam soğuma için ne kadar süre geçmesi gerektiğini bilemiyorlardı. Bu sırada şerif belediye başkanıyla toplantı yapmış ve daha yüksek kişilere gerekli haberler verilmişti. Belediye başkanı soğumanın ardından örnekler alınıp analiz yapılmasını istemişti. Böylece bir kısmını NASA gibi kurumlara sattıktan sonra bir kısmını da turizm için kullanmayı düşünüyordu. Böylece kasabaya ek kaynak elde etmiş olacaklar ve kasabadaki herkese bir miktarı eşit şekilde dağıtarak memnun edecekti.

Kayanın büyüklüğüne göre soğumasının üç gün sürmesi gerektiği hesaplanmıştı. Fakat ertesi gün kontrol etmek için gidildiğinde daha dün yaklaşmadan bile ısısını yüzümüzde hissettiğimiz nesnenin buz gibi soğumuş olduğunu gördük. Bu tuhaftı. Örnekler alıp analize gönderdiğimizde sonuçlar daha da şaşırtıcıydı. Kayanın tamamı dünyaya yabancı yeni bir maddedendi. İçindeki elementlerin hiçbiri daha önce tanımlanmamıştı. Radyoloji testindeyse tamamen hayalet gibi davranıyordu. Yani bir kurabiye bile belli oranda radyasyon yayardı, insan vücudu da radyasyon yayardı bir taş bile. Fakat bu nesne yaymıyordu. İnsan sağlığına zarar verici herhangi bir özelliği olup olmadığını araştırmaya devam ettiler ve olaya uzayla ilgili ne kadar kurum varsa hepsi dahil olmaya başladı. Bazısı ortak çalışmaya yatkınken bazısı tümüyle kendilerine ait bir olay olarak görüp kargaşa yarattı. Olaya devlet el atıp herkesin araştırma hakkı olduğunu ve sonuçları birbiriyle paylaşmak zorunda olduğunu hatırlattı. En sonunda diğer ülkeler de işin içindeydi.

Bu işler bir yanda devam ederken kayanın büyük bir bölümü her yere örnek olarak gönderildi. Kasabada kalan kısmı artık sadece iki kilogram kadardı ve ne olduğu anlaşılana kadar kimse dokunmasın diye üzerine vakumlu kırılmaz camdan bir kafes yapıldı. Etrafı da kraterin kenarlarından itibaren bir yürüyüş platformuyla çevrelendi ve aşağıya iniş engellendi. Artık turistler onu yukarıdan seyredebilecekti.

Ve bilmediğimiz bir kötülük bu şekilde tüm dünyaya yayılmış oldu. İlk belirtileri bahar vakti hissettik. Kiraz çiçekleri kahverengi açtı ve meyveleri olgunlaşmadan çürüyüp döküldü. Çimenler yeşil yerine sarı ve kahverengine dönüşmüştü. Bütün ağaçların yaprakları koyu kahve siyah ve mora dönüşmüştü. Ağaçların içinden çürüme kokuları geliyordu. Hiçbir meyve ve sebze verimli olmadı ve kirazlar gibi onların da çoğu dalında çürüyerek büyüdü. Bitkiler çürüdükçe oldukları yerde zehirli gazlar oluşmaya başladı. Kayayı gören ilk on beş kişi yangın ve ısıyla açığa çıkan müthiş bir enerjiye maruz kalmış olmalıydı ve bahar bitmeden hepsi aynı zamanlarda kalp ve akciğer sorunları yaşamaya başladı. Kimse olanların hala o nesneden kaynaklandığını akıl edememişti. Herkes başka ülkeleri suçladı ve kimyasal deneyler olabileceğini iddia etti. Fakat aynı şeyler tüm dünyada görülmeye devam ediyordu. En sonunda bazıları taşlara dokunanların ve yaklaşanların benzer şeyler yaşadığını fark etti. Taşların bulunduğu ve geçtiği şehirlerin de benzer şeyler yaşadığını anlamaları çok sürmedi. Hemen ardından daha kötüsü başladı. Taşların yaklaşık 4km çevresi bu şekilde bir çürüme alanına dönüşüyordu bu nedenle oldukları yerler 4km kadar tecrit edilmeye başlandı. Böylece dünya çapında yaklaşık 8 bölgede tecrit alanları oluşmuş oldu ve kasabamız da bunlardan birinin içinde kaldı.

Birkaç yıl içinde dünyayla bağımız koptu. Erzak göndermeyi ve haberleşmeyi azalttılar. Kendimizle yakında tümüyle baş başa kalacağımız belliydi. Bazıları kaçmaya çalıştı fakat buna yeltenenin sonu kötü bitiyordu. Ormanlara artık giremez olmuştuk çünkü yaklaşınca bile zehirden etkileniyorduk. Ve bir gün ormanda garip bir şey görüldüğü şüphesi üzerine gaz maskeleriyle araştırmaya gittik. İşte o zaman olayların bu kadarla kalmayacağını anladım. Ağaçların arasında tıpkı ağaca benzeyen fakat gövdesinin tam ortasında cam muhafazasından çıkartılmış uzaylı kaya parçasını taşıyan gözlerinde ve gövdesinin içinde mavi bir ışık parıldayan tuhaf bir canlı dolaşıyordu. Niyetinin kötücül olduğunu ona bakarken bile hissetmek mümkündü.

Karşımıza çıktığında ne yapacağımızı bilemez halde öylece donakaldık. O da bir süre bizi süzdü. Ardından ona en yakında duran adama sarmaşığa benzeyen dokunaçlarını bir anda fırlatıp boğazından yakaladı ve bir iki saniye içinde onu da kendisine benzer ağacımsı bir yaratığa çevirdi. Adamın bilinci de tamamen onun kontrolüne geçmiş gibiydi. Çok geçmeden kaçmaya çalışan diğerlerini avladı. Ormanın içinden düz bir alana çıkmayı başardığımda peşimden gelemediğini gördüm. Belki de sadece gelmemeyi seçti.

Kasabaya döndüğümde olanları herkese anlattım. Bu olay kasabada bir süredir birilerinin neden kaybolduğunun cevabı gibi duruyordu. Ne yapmamız gerektiğini tam bilemezken bir yandan da dışarıyla iletişim kurmaya çalıştık. Ama kimse cevap vermiyordu. Destek alamazsak teker teker ava dönüşecektik ve en sonunda o şeyin tecrit alanından çıkmayı başaracağından da emindim. Ve daha onun ne olduğunu bile anlayamamıştık. Umarım bu notu birileri okumayı başarır çünkü başımıza ne geleceğini bilmeden bunu dayanıklı olması için plastik bir şişenin içine kapatacağım.

Tecritten sonra 10.04.0005

Luvin Folkhout


MASKE VE GÜLLER

1621'in buz gibi bir kış gününde son kez koridorlarından geçtiği konağın kapıları Fırtınabaşı Tepesi'ne düşen yıldırımlar gibi büyük birer gürültüyle çarparken bundan başka yalnızca kalp atışlarını duyabiliyordu. Bütün o şatafatlı avizeler, altın kaplama vazolar ve mermerler bütün o ipekler ve satenler ve kendilerini zengin yiyeceklerle şişirdikleri etlerinin altındaki cılız kemiklerine rağmen güçlü sanan ve kendinden olmayan herkesi ezip yok ederek bütün haksız yolların kitabını yazan zavallı sürüsünden geriye kalanlar... hepsi ve her şey buz tutmuş bir kızıla boyanmış biçimde hareketsiz duruyordu. Ana kapıya doğru ilerlerken bakışlarını ilerlediği yoldan ayırmadan masalardan birinde duran vazoya tıka basa doldurulmuş kırmızı gülleri tek hamleyle aldı. İçlerinden bir iki gül masaya ve yere düştüğü halde umursamadan sakince yürümeye devam etti. Konağın bembeyaz sütunları ve mermerle süslü merdivenlerinden yine aynı sakinlikte indi. Ne var ki bu bembeyaz giriş bile ona artık cehennem gibi kızıl bir renk olarak görünüyordu. Sokak tenha sayılmazdı. Bir iki kişi çığlıkları duymuş olmalı ki ürkekçe ondan tarafa doğru bakıyor fakat bir yandan da göz önünde olmamak ister gibi adımlarını hızlandırarak yollarına devam ediyordu. Temiz havaya çıkmak kalp atışlarının yavaşlamasına yetmemiş olsa da derin bir nefes alıp gökyüzüne baktı. Gökyüzü de nar gibi parlak bir kırmızıya bürünmüştü. Güneş henüz öğle saatlerindeydi. Adımlarını bozmadan aynı hızda taş döşeli yolda ilerlemeye devam etti. Birbiri ardına dizilmiş evlerin sınırladığı sokakta bir iki köşeyi döndü ve nehir kenarında daha geniş duran sokağa ulaştı. Nehir boyu biraz daha ilerleyip bir iskeleye çıktı ve sonunda durdu. Sular kırmızı bir şarap gibi aheste aheste akıyordu. Bütün renkler ona o andan itibaren böyle görünmeye başlamıştı ve bunun ne kadar devam edeceğini bilmiyordu. Kuş tüyleriyle süslü maskenin ardında gözleri kan çanağına dönmüştü ve gözyaşlarının ne kadar süredir aktığından haberi bile yoktu. Yanında getirdiği gülleri bir çırpıda nehre savurdu. Siena Bemole böyle sessizce bekleyip suya kapılan gülleri izleyerek yasına son verirken onu sadece konaklardan birinde hizmetçi olan annesinin isteği üzerine bir kuyudan su taşıyan küçük bir kız gördü. Kız onun kırmızı ve siyahlar içindeki süslü kıyafetleri ve kuş tüyü kaplı maskesinin ardında kurdele ile toplanmış saçlarına bir süre bakıp neden üzgün göründüğünü anlamaya çalıştı. Uzaklardan çan sesleri duyulduğu sırada çatılardan bir anda havalanan güvercinler dikkatini gökyüzüne çekti. Kısa bir süreliğine kuşları izledikten sonra tekrar Siena'ya bakmak istediğindeyse orada kimsenin olmadığını gördü. Bu kadar hızlı ve sessizce gölgelere kaybolup gitmiş olmasına pek fazla şaşırmadı ve elindeki su kovasını taşımaya devam etti ve akşama yapılan pudinglerden biraz yiyip yiyemeyeceğini düşünmeye geri döndü.

Son


LEİLA

Panik içinde odasına koşup kapıyı ardından kapattı. Nefesi bir türlü düzene girmezken kilidi çevirmeyi son anda akıl edebildi. Sonra işi biraz abartıp aynalı konsolu da kapının önüne itekleyerek güvenceye aldı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Çok geçmeden kapıya dayanan yumruklar nabzına eşlik etmeye başladı. Bu işi bir an önce çözmeli ve her şeyi eski haline getirmeliydi. Yoksa başına neler gelebileceği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Kapı yumruklanmaya başladığında korkuyla geriye doğru çekildi. Hareketleri tutuk ve gergindi. Ardından pencereye koşup dışarıya baktı. Ronny'nin aracı aşağıdaydı. Kapıdakinin o olduğunu anlamak için bunu görmesine gerek yoktu gerçi. Başına gelen her şeyi nasıl fark etmiş olabileceğini bir türlü anlamıyordu ama olanlar ortadaydı. Ronny onun yeteneğini fark etmişti. Ve yaşanan her şeyin gerçek olup olmadığını merak ediyordu. Ne kadarının gerçek ne kadarının yazılmış olduğunu bilmek istiyordu. Hem de bu onun beşinci seferiydi. Altı her zaman uğurlu sayısıydı ama bu kez işlerin yolunda gidip gitmeyeceğini bilmiyordu. Bu sefer baştan aldığında hiçbir detayı unutmamalıydı.

Spancer'ın komplosunu geri çevirecek, kazayı önleyecek, Ronny'i kurtaracak ve Brenna'nın sinsi gözlerinden uzak durmayı başaracaktı. Her seferinde bir şeyler ters gidiyordu ve kazayı bir türlü engelleyemiyordu. Kazayı engellese Brenna'nın sinsi planlarına yakalanıyordu. Bu kez de Brenna dolabına sakladığı defteri bulmuş ve yazılanların yaşananlarla aynı olduğunu görünce onu cadılıkla suçlayıp Ronny'nin gözünde küçük düşürmek istemiş hatta Ronny'nin nefret etmesini, ihanete uğramış hissetmesini sağlamak istemişti. Ama Leila hala neler olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Ronny'nin hayatını kurtarmıştı. Kazayı engellemişti. Buna minnettar olacağı yerde nasıl olur da nefret dolu şekilde kapısına dayanabilirdi anlamıyordu. Olaylar sırasında yakınlaşmaları ve birbirlerini sevdiklerini fark etmeleri doğallıkla gerçekleşmişti ve buna asla müdahale etmemişti ama artık Ronny bunun da yalan olduğunu düşünecekti. Cadılıkla suçlandığı için yakında peşine başkaları da düşecekti. O nedenle bir an önce hataları bulup düzeltmeliydi.

Yatağının yanındaki çekmeceyi açıp bir defter buldu. Sıradan bir okul defteriydi. İçinde biyoloji notları ve sayfalar arasında bir yıldız haritası vardı. Asıl marifet defterde değildi elbette. Boş bir sayfayı çevirdi. Ardından komodinin üzerindeki lokum kutusunun içini döküp kutuyu yere koydu. Çekmecede bulduğu bir iğneyi parmağına derince batırıp kanını bu kutuya akıttı. Üzerine biraz mürekkep ekledi ve karıştırıp bir tüy kalem yardımıyla deftere yazmaya başladı. Kalem kağıdın üzerinde kayıp harfleri ve kelimeleri oluşturdukça çevresindeki atmosfer değişiyor, bozuluyor ve tüm dünya turuncu bir mürekkebe karışıyordu. Bu sayede olanların hepsini silip yedi gün öncesine gitmeyi başarıyordu.

Bu sihri büyükannesinden öğrenmişti ve ikisinden başka bunu yapabilen hiç kimseyi tanımıyordu. Daima sadece yedi gün öncesine gidebilirdi bu nedenle olayları iyi hatırlamalı ve dikkatli olmalıydı. Yedi gün önce kazadan bir gün öncesiydi ve Spancer hala bunu kurguluyor olmalıydı. Ronny'i bu plandan kurtaracaktı. Bu kez Brenna'ya yakalanmamalıydı. Ayrıca Ronny'in güvenini kaybetmemeliydi. Her şeyi doğru yaparsa bu döngüden sonunda kurtulabilirdi. Bu sefer her şeyin yolunda gitmesini diledi.

Yazmaya son verdiğinde pencereyi kıran bir taşla ne olduğunu şaşırıp şok içinde kaldı. Bu da ne demek oluyordu böyle? Hiçbir şey değişmemişti. Hala az önceki gibi kilitli odanın içindeydi ve kapısı yumruklanıp iteklenmeye devam ediyordu. Pencereye korkarak yaklaştı. Dışarıda Brenna ve Spancer'ın kötülük çetesi "Dışarıya çık cadı!" diye bağrışıyor ve evi taşlıyordu. İçeriye bir taş daha fırladı ve tam yüzünün yakınından geçti. Düştüğü yeri alevler sarınca bunun bir taş olmadığını anlayabildi. Evi onunla beraber yakacaklardı. Sihrinin bu kez neden işe yaramadığını anlamıyordu. Bir kez daha yazmayı denedi ama yine değişen bir şey yoktu. Alevler büyürken ne yapacağını bilmez halde öylece kaldı. Gözyaşlarının yüzünden süzülüp gittiğini fark edemiyordu bile. En sonunda sesler ve alevlerin çıtırtısı birbirine karışıp boğuk bir uğultuya dönüştü. Başı dönüyordu. Herhalde dumandan etkileniyor olmalıydı. Korkudan titrerken kapının gürültüyle açıldığını ve önündeki masayı devirdiğini fark etmedi bile. İçeriye giren kişi onu kolundan tutup sarstı. Ama bunu da algılayamıyordu. En sonunda yüzünde gezinen dokunuşu ve karşısındaki gözleri tanıdı. Ronny onu sarsıp kendine getirmeye çalışıyordu. Leila anlayamıyordu "Bana kızgın değil misin?" diye sordu. Ronny onu ayağa kaldırmayı başardı. Bu sırada kızgın olmadığını ve yine de her şeyi bilmek istediğini söylüyordu. Ama önce buradan çıkmalıydılar. Leila'yı peşinden sürüklemeye başladı. Peşlerindeki liseli cadı avcılarından kurtulmaları gerekliydi. Leila bilincini sarmak üzere olan dumanların arasında onu takip etti. Bu kabustan uyanabilecek miydi?

SON


HARU VE MARAL

Ormanın içinde ses çıkartmamaya dikkat ederek ilerliyordu. Ayın gümüş rengi ışığıyla taçlanan yapraklar ondan aldıkları enerjiyle mavi bir renk yayıyor ve tüm orman masmavi bir büyünün içine düşmüş gibi görünüyordu. Yolunu ateş böcekleri aydınlatıyordu. Ustasından aldığı emiri yerine getirmek için günlerini bu ormanın içinde bitmeyen bir arayışla geçirmişti. Görevini başarıyla yerine getirebilirse ülkeyi büyük bir lanetten kurtaracağına inanılıyordu. Fakat bu yol geçmez ormanın derinlerine doğru daha ne kadar ilerlemesi gerektiğini bilmiyordu. Bu orman o kadar büyüktü ki belli bir yerden sonra haritalandırılması mümkün olmamıştı. Ardında neler olduğu da bilinmiyordu. Böylece ülkenin batı sınırını oluşturuyor ve kuzeye doğru fersahlarca devam ediyordu. Güneyde ise denizle son buluyordu. Üstelik rakımı gittikçe yükselen bir arazisi vardı ve denizden de takip etmek zordu.

Günler geçip ilerledikçe artan yüksekliğin ve yorgunluğun etkisiyle artık üşümesine engel olamıyordu. Üzerindeki zırhın metal kısımları da işi kötüleştirmeye yetiyordu. Sarındığı pelerinin bu metal kaplamanın üzerinden pek bir faydası yoktu. Böyle giderse mızrağını tutan parmakları da donabilirdi. Birkaç gün daha ilerlemeye devam etti. Arada sırada bulduğu yabani hayvanlar ve meyvelerle karnını doyuruyor ve su birikintilerinden faydalanıyordu. Geceleri durmadan ilerlemekse zorlaşmıştı çünkü ateş yakıp enerjisini korumak elzemdi. Çok geçmeden kar yağışı başladı. Çevresi bembeyaz bir düşe dönüştü. Bir tipinin ortasında kaldığında ertesi günün bahar bayramı olduğunu ve Ejder Çiçeği hanının çoktan fenerlerle süslenmiş olduğunu düşündü. Çilekli turtalar ve bayram çöreklerinin kokusunu alabiliyordu adeta. Bu son görevinin bitişini bekleyen sevgili Manolya'sı onun için likörlü ponçik yapmış olmalıydı. Bunun en sevdiği tatlı olduğunu biliyordu. Orada bahar başlıyordu. Fakat kendisi şuan fırtınalı bir kışın içindeydi. Mevsim değiştirecek kadar yükseğe çıkmış olmalıydı.

Manolya'nın hayaliyle ilerlemeye devam etti. Görevini başaracak ve ülkenin üzerindeki laneti durduracaktı böylece büyük usta sözünü tutup yeminini bozmasına ve savaşçılıktan emekli olmasına izin verecek böylece sonunda kalıcı bir ev edinip bir de minik bir han işleterek sakin bir yaşama ve sevgili Manolya'sına kavuşacaktı. Küçükken bu işte ustalaşırken böylesine ağır sorumlulukları olacağının farkında değildi. Artık denizaşırı görevlere gidecek gücü yoktu. Böylece düşlerle devam ederken havanın biraz daha ılıman olduğunu fark edemedi. En sonunda fırtınalar ve kan donduran kar katmanı yavaşça bitti. Arazinin hala yükseldiği aşikardı. Buna rağmen havanın burada nasıl daha iyi olduğuna anlam veremedi. Ve etrafını yine ateş böcekleri sardı. Orman yeniden maviye dönüştü. Yine bir gece vaktiydi ve dinlenmek yerine merakla ilerleyip etrafı dikkatle süzdü. Önce çok anlayamasa da ormanın içinde bir periye aitmiş gibi duran bir ses belli belirsiz şarkı söylüyordu. İlerledikçe ses yükseldi. Ses yükseldikçe sahibinin kim olduğunu merak etmenin verdiği etkiyle koşmaya başladı. Yapraklar ve dallar üzerinde adımlarının yarattığı çatırtıları fark etmiyordu bile. Hipnoz olmuş gibi sese koşmaya devam etti. Sonra bir anda karşısında Maral'ı buldu.

Şerli ruh kehanetteki gibi bir maral formunda başı ağaçların tepesi hizasında geziniyordu. Ses Maral'ın kendisinden geliyordu. Görevi ise onu yok etmekti. O ülkeyi yok etmeden önce. Ama böylesine güzel bir şeyi yok etmek canilik olmayacak mıydı? Böylesine güzel bir peri şarkısına sahip hangi yaratık gerçekten şer dolu olabilirdi. Maral'ın görkemi ve işittiği şarkı donup kalmasına neden olmuştu. Kehanet yanlış olmalı diye düşündü. Böyle bir şeyin içinde kötülük barınamazdı. Yıllardır düşlerine giren ruh gerçekte daha muazzamdı. Kehanet merkezinde rüyasını yorumlayanlar laneti bitirecek olanın kendisi olduğunu söylemiş ve ustalar bu görev için onu bu yüzden seçmişti. Ama buna devam edemeyeceğini hissediyordu. Mızrağı parmaklarının arasından kayıp yere düşerken gözlerini Maral'ın gözlerinden alamıyordu.

İçinden koşup ona sarılmak ve tehditkar şekilde buraya geldiği için özür dilemek geçiyordu. Yaratığın mucizevi görüntüsü ve yaydığı huşu ile gözyaşlarının süzülmesine engel olamıyordu. Ülkede adı duyulmuş birkaç savaşçıdan biriyken yüreğinin ilk defa böyle titrek ve ürkek olması ve görevine karşı gerçekleştiriyor olduğu ihanet karşısında şok içindeydi. Fakat Maral'ın bakışlarından içine akan sevgiyle şu dakikadan itibaren bıraksınlar onu yok etmeyi bunun için gelenlere karşı canıyla bile savaşırdı artık. İşin kötü tarafı Maral'ı avlamak için gidip de geri dönen kimse olmamıştı bu yüzden hepsinin Maral tarafından yok edildiğine kanaat edilmişti. Yani bu durumda alacak pek fazla nefesi kalmadığının farkındaydı.

Bu karmaşık düşüncelerle donup kalmış olmasına rağmen Maral ona yaklaşmaya devam etti. Şarkı artık susmuştu. Maral onun buraya geliş nedeninin farkındaydı. Gözlerine bakınca her şeyi çözmüştü. Fakat şimdiki kafa karışıklığını ve ruh halini de okuyordu. Onun niyetinden vazgeçtiğini biliyordu. Birden göklerden mi geldiğini anlaşılmayan bir ses yankılanarak işitildi "Seni bekliyordum." Bunun karşısında bir kez daha şaşkınlığa uğradı. Hem karşısındaki ruhun konuşmasını beklemiyordu hem de onun tarafından bekleniyor olmasını. "Bu da ne demek böyle?" diye sordu. "Beni neden bekliyordun? Rüyalarımdaki sahiden sen miydin?" diye ekledi. Maral hemen cevaplamayı lüzum görmedi. Haru bu kez de "Ben buraya bir laneti bozmak için gönderildim. Ama artık bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bana yardım edemez misin?" diye sordu. Böylesine büyülü ve güçlü bir ruhun istese lanete son verebileceğine inanıyordu. Belki de tek gereken şey onunla savaşmak yerine rica etmekti. Belki de ustalar ve kahinler yanılmıştı.

"Yanıldılar." diye onayladı ruh. "Lanetin sebebi ben değilim. Ben çözümüm." diye ekledi. Haru tam olarak anlayamıyordu. "Yani yardım edecek mi?" diye merak ediyordu. Peki onun tarafından gelmiyorsa ülkenin üzerindeki lanet neyin nesiydi? Maral aklındaki soruları elbette anında okuyabiliyordu. "Yeryüzünde kalan son doğa ruhu benim." diye açıklamaya başladı Maral. "Kardeşlerimin hepsini tutsak eden bir büyücü yüzyıllardır saklandığım yeri keşfetti ve şimdi hedefinde beni de almak var. Beni ararken dikkati sizin refah içindeki ülkenize de kaydı. Çünkü prensesiniz doğarken yaşaması için kraliçenin silahsız şekilde beni bulup saf ve temiz bir kalple istemesi üzerine bebeğe sihrimden bir parça armağan etmiştim. Prenses doğa tarafından kutsandığı için içindeki güç muazzam fakat tek başına kontrol etmesi çok zor olduğu için kalbine mühürlenip kilitlenmiş durumda bu güç. Farkında bile değil. Büyücü ise şimdi keşfettiği o gücü de istediği için alana kadar durmayacak. Sana gelince.. Kaderin sandığın kişi ile değil prensesle bağlı ve dolayısıyla da benimle. Çünkü hem ülkeni ve dünyayı hem de prensesi ve beni büyücünün elinden ancak ruhlarımızı birbirine bağlayarak oluşturacağımız ittifakla kurtarabileceğiz. Bu kader. Doğanın sihrini elinde tutan karanlığa karşı çoktan yazılmış bir oyun bu. Eğer başarılı olursak kardeşlerim kurtulacak ve yeryüzü eskisi gibi sihirle dolacak. Şimdi Haru, Doğa tarafından düzenlenen anlaşmamızı kabul ediyor musun?"

Haru pek fazla düşünecek halde değildi. Duyduklarını anlaması bile zordu. Tek düşündüğü Manolya'ydı. Ne demekti kaderin o değil? Ah Manolya.. Bu işte yanlışlık olmalıydı. Maral yanılıyor olmalı veya onu kandırıyor olmalıydı. "Seni ahmak!" diye gürledi Maral. "Prenses ile olan kaderini yalnızca benim bildiğimi mi sanıyorsun? Onun gücünü açığa çıkartması ve karanlığı yenmesi için yanında olman amacıyla seni tasarlayan Doğa idi. Seni kutsal rahibenin bulmasını sağladı ve bu sayede güçlü bir savaşçı olmak üzere eğitilmen için gerektiği gibi savaş okuluna verildin. Ve yazgını hisseden kahinler enerjini doğru kullanman için seni büyük ustanın emrine verdi. Hepsi planlanmıştı. Bunu karanlığa hizmet eden o büyücü de biliyor ve öğrendiğinde peşine Manolya'yı taktı. Korsan saldırısında prenses ile karşılaşmana mani olup kaderinizle oynadı. Manolya sıradan bir genç kız değil gölgenin kendisi ve sen bunu göremiyorsun. Mecazi değil sahiden bir gölge o. Bırak sana göstereyim." Maral gözlerini kapattı ve bir rüzgar esmeye başladı. Harunun etrafını küre gibi bir hava akışı sardı. Esinti o kadar kuvvetliydi ki nefes alması mümkün olmadı ve bir anda kendinden geçti. Gözlerini açtığında bir anının içindeydi. Elini tutan biri olduğunu fark etti. Ona baktığında majesteleri prenses olduğunu gördü. Fakat sesini duyunca onun aslında Maral olduğunu anladı. "Çok fazla şaşırma. Prenseste benim sihrim var. Anlayamayacağın şekilde biz aslında aynı kişiyiz. Yani ben hem Maral hem de prensesim. Ruhumuz onunla karıştı. Ama asıl önemli olan şuan sana geçmişteki bir anını gösteriyor olmam." dedi ve onu tutup geçmişte Manolya ile sokakta yürüyen Haru'nun peşinden ilerletti.

O gün güzel bir gündü. Hasat kutlamaları yapıldığı için şehir merkezinde etkinlikler oluyordu. Bütün gece oralarda eğlendikten sonra şimdi Manolya'yı evine bırakıyordu. Manolya simsiyah saçına taktığı erguvan çiçeği ve ay gibi beyaz teninde zarifçe duran sarı elbisesiyle peri gibiydi. Evi şehrin dışında kırsal bir alandaydı. Bu nedenle onu evine şehirde kiraladığı bir at arabasıyla götürmüştü. Maral onlar arabaya binerken elinden tutup çekiştirdi ve zaman hızlandı. Şimdi de Manolya'nın evinin oradaydılar. Ev dışarıdan çok ıssız görünüyordu ama Manolya ailesinin uyuyor olduğunu söylemişti. Bu nedenle içeride ışık yanmıyordu. Rahatsız etmemek için gürültü etmeden gitmeliydi. Bahçe biraz bakımsızdı. Pencerelerin de kırık olduğunu görmüştü. Manolya için buraya bir pencere tamircisi göndermeye karar vermişti o anda. Eve çok yaklaşmadan vedalaşmışlar ve Haru arabayla geri dönmüştü. Maral elini tuttuğu Haru'yu Manolya'nın peşinden sürüklemeye devam etti. At arabasında gitmeye hazırlanan Haru da Manolya'nın içeriye girmesini bekliyordu. Manolya kapıyı açıp içeriye girdi. Maral ve Haru da peşinden gitti. Fakat kapı kapanır kapanmaz Manolya, o güzelim menekşe rengi gözlere ve simsiyah saçlara sahip olan ay yüzlü Manolya bir anda bir gölgeye dönüştü. Havanın içinde dağılıp bozulan binlerce dokunacı olan kapkara bir yaratıktı. Ev uzun zamandır terk edilmiş görünüyordu ve her yerde tıpkı Manolya'nın dönüştüğü yaratığın formuna benzeyen yapış yapış ve kımıl kımıl bir madde kaplanmıştı. Duvarlar, yer ve eşyaların üzeri ve yerde duran bir iskelet gölgeye ait bu madde ile kaplanmıştı. Manolya'da olduğu gibi bu maddeden de bir sürü dokunaç havaya uzanıyor ve etrafını yokluyor sonra havaya karışıp yok oluyor yerine yeni bir dokunaç peyda oluyordu. Bugüne kadar buna benzer hiçbir şey görmemiş olan Haru korku ve şok içinde bir çığlık kopardı ve bu sırada da Maral'ın elinden kurtuldu. Ani bir rüzgarın ortasında kalıp kendinden geçti. Maral'ın elini bırakınca anı ile kurdukları bağ kopmuştu. Yeniden gözlerini açtığında ormanda ruhsal formunda onun başında bekleyen Maral'ın karşısındaydı.

Olanlar inanılacak gibi değildi. Ama bir yanı da hepsinin gerçek olduğunu hissediyor adeta biliyordu. Yaşadığı ihanet karşısında kalbi acı içindeydi. İşin kötüsü onu kandıran sıradan bir kız değil korkunç bir yaratıktı. Maral'ın zihniyle oynamadığını ve sahte şeyler göstermediğini biliyordu çünkü buna karşı da eğitilmişti. Öğrendiği şeyleri tek tek hazmetmesi zaman alacaktı. Doğa'nın onu tasarlaması ve savaşçı olmasını planlaması, Manolya, prenses ve Maral her şey çok fazlaydı. Vücudu titriyor ve enerjisini kaybediyordu. Dizlerinin üzerine çöküp yerdeki çimenleri avuçladı. Topraktan yeniden enerji bulabilmeyi umuyordu. Sonra ruh formunu bırakıp yeniden prenses gibi görünen Maral'ın başına dokunmasıyla kendine geldi. Şimdi titremesi geçmişti. Başını kaldırıp Maral'ın gözlerine baktı. Onu ilk gördüğü zamanki gibi büyüleyiciydiler. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu ama ona inanıyordu. Bu sırada Maral da onun gibi diz çöktü ve ellerini tuttu. Haru'nun artık anlaşmayı kabul ettiğini ve hazır olduğunu biliyordu. Bir eliyle Haru'nun gözyaşlarını sildi. Ardından "Öyleyse her şey Doğa'nın tasarladığı gibi olacak. Şuan ettiğimiz yemin ve anlaşmayla sihrimin kalanını sana bırakıyorum. Yeniden buluşuncaya dek.." dedi ve Haru'ya bir öpücük verdi. Ve Maral rüzgara karışan polenler gibi dağılıp yok olurken sihrini Haru'ya bıraktı. Karanlığın durdurulması için kendini feda etmişti. Artık Haru ve prensesin içinde güçlenen sihri bir araya geldiğinde karanlığı yok edebileceklerdi. Haru üzerindeki güç ve travmanın ağırlığı karşısında günlerce yol kat edip yorgun düşmenin de etkisiyle kendinden geçti.

Son


29 Eylül 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 9




ORMAN

Karşıma bir orman çıktı. Çok sık ağaçlar vardı. Yürümek için zordu. Ama yürüyüşüme devam ettim. Minik bir patika buldum. Otlarla kaplı bir patika. Dalgın dalgın yürüdüm.

Yürüyüş uzun sürünce dalgınlıktan hayal dünyasına geçiş yaptım. Hayvan sesleri, kuş sesleri ve çalı çatırtıları daldığım hayal dünyasını bozamıyordu. Umarım karşıma kurtlar, ayılar, yılanlar çıkmaz diye dua ediyordum. Aslında bunlar bile hayal dünyamı bozamazdı. Birkaç yüz yıllık yaşantımda neler görmüştüm ormanlarda, serseriler, silahşörler, periler, hayaletler, hortlaklar, cadılar, masum çocuklar, göçmenler. Kendimi korumak için birçok efsun öğrenmiştim. Halen de en yeni büyüleri, duaları ezberlemeye çalışırdım. Yenileri öğrendikçe eskileri de unutmak istiyordum. Efsunları da günümüze uyarlamak lazım. Kadim büyüler bu güne cevap veremeyebilir.

Uzun yaşantımda tanık olduğum savaşlar, paralel evrenler, kanlı sahneler, ölüler, gizemler, büyüler, sisler, dumanlar aklımda onarılmaz kalıcı etki bırakmıştı. Her durum, her ortam için kendi büyülerim de vardı ama bunlar bazen işe yarayamayabiliyordu. Bu durumlarda düştüğüm zor anlardan kurtulmak, iyileşmek için, yüz yıl kadar önce kadim şehirlerde, ormanlarda, dağlarda, köylerde mucizeleriyle ünlü, sihirleri ile ünlü büyücüleri, şamanları, din adamlarını, ermişleri, bilgeleri bulup onlardan yardım istedim. Onların iksirlerine, şifalı otlarına, kremlerine, büyülerine, dualarına , öğütlerine, cam kürelerine, üçüncü gözlerine rağmen, aklıma ruhuma girmelerine rağmen, aklımla ne sorunum olduğunu anlayamamışlardı, bırakın çözmeyi.

Efsanelerde, destanlarda, masallarda olduğu gibi ben de şifa bulmak için on yıldır yollardaydım. Sorunumu bulmak için çıktığım bu uzun yolculukta bir amacım da vardı ama ben bunu çoktan unutmuştum. Uzun uzun yürümek, dağları, köyleri, ovaları, tarlaları, ormanları, nehirleri, gölleri aşmak aklımdaki her şeyi silmişti, hedefimi bile unutmuştum, geçmişimi de. Aklımla ne sorunum olduğunu hatırlayamayacak kadar silinmişti hafızam. Elbisem, sopam, köpeğim ile yürüyordum sadece. Belimdeki kesede uğurlu taşlarım da vardı. Yollarda beni görenlerin bana deli gözüyle bakmalarına da alışmıştım.

Yolda, birçok yaralı hayvan çıktı karşıma, bazılarını tedavi edebildim, bazılarını ise öldürmek zorunda kaldım. Koyun, köpek, timsah, aslan leşlerine rastladım. Bir su birikintisinin içinde yaralı bir kurt ulumaya çalışıyordu. Onu acısından kurtarmak için bıçağımla öldürdüm ve derisini temizleyip yanıma aldım. Sanırım ondan korkan insanlar onu yaralamıştı.

Büyük bir gölün kıyısına geldiğimde kıyıda insanlar, kayıklar gördüm. Bir boru sesinin ardından hepsi göle atlayıp çılgın gibi karşı kıyıya doğru yüzmeye başladı. Yarışıyorlardı. Bir tür kutlama veya yarışma olmalıydı. İzleyen kalabalık ise neşeyle bağırıp çağırıyordu.

Gölün ıssız tarafına geçip yüzdüm, daldım, temizlendim, kıyıda biraz hareketler yaptım, bir tavşan avlayıp kızartıp yedim, yine yola düştüm. Nereye gittiğimi bilmeden.


SON


SEN

Yeşil yağmurlar yağacak

Ve günışığı gözlerinden süzülecek

Ansızın gülümseyeceksin bana

Gülüşün dünyanın en güzel şarkısı olacak

Bir kuş kanatlanacak yüreğimden

Kanatları göklerden mavi

Bir uçurtma eşlik edecek semamıza

Ağaçlar en güzel çiçeklerini senin için açacak

Güneş senin için parlayacak o vakit

Ay senin için doğacak

Ruhum nihavent makamında bir ezgi tutturacak

Denizlerde yakamozlar yanacak

Akşam sefaları sen kokacak

İki şekerli çayını içerken

Sonsuzluk işte böyle zaman bulacak


SON


LOFEİ

Ahşap bir evde yıllarını geçirirken tıpkı beraber büyüdüğü insanları yavaşça tanır gibi o evle de bir bağ kurup onun huyunu suyunu öğrenir insan. Hangi tahtaya adımını attığında gıcırdayacağını, hangi deliğin arkasında arı kovanı olabileceğini, hangi pencereden güzel bir gün ışığı gireceğini ve hangisinin açılıp kapanırken zorluk çıkartacağını, bacasının hangi aralıkla temizlenmediğinde kurumların sorun çıkartacağını, hangi odada çiçeklerin daha mutlu olacağını ve dahasını yaşayarak öğrenirdi. Her gün üzerinden defalarca geçtiği merdivenin korkuluğuna çocukken nasıl asılıp kaydığını ve dahası kendinden önce kimlerin ona tutuna tutuna aşağı inip çıktığını hatırladıkça eskise bile üzerine yeni bir cila attırarak kullanmaya devam ederdi.


Ahşap evleri süpürmek eskiden tam bir çileyken neyse ki şimdi elektrikli canavarlar tozları yutuveriyordu. Çamaşırlar ve bulaşıklar için de başka canavarlar vardı. Epey gürültü çıkartsalar da çiçekler ve kitaplarla ilgilenmek için daha çok zaman sunduklarından dolayı ettikleri naz niyaz katlanmaya değerdi. Lofei ağır yaratığı aşağı yukarı taşımak zorunda kalmamak için ikinci kata da başka bir süpürge almıştı. Orada işi bitince aşağı inip diğerini kullanıyordu. Neyse ki eski evler şimdiki zindanlardan epey genişti de bu canavarları koyacak epey alan bulmak mümkün oluyordu.


Aşağıyı süpürmeyi bitirdiğinde holdeki tavandan sarkan kafesinde süpürgenin sesini taklit eden muhabbet kuşu Hinata da çıldırmayı bırakıp sakinleşti. Lofei ona bir göz atıp 'tamam tamam haklısın ama bu kadar söylenme' diye kendi kendine kuşa cevap verdi. Genelde bütün gün yalnız olduğundan hep Hinata ile konuşurdu. 'Bugün ne yemek yapayım Hinata?' Veya 'Merak etme seni yemesin diye o kediye bahçenin köşesinde güzel bir ciğer verdim' gibi şeyler söyleyerek sanki bakışlarıyla da istediği cevapları alıyormuş gibi takılırdı. 'Sütçü çocuğu aramayı unutturma bana Hinata yine bayat süt getirmesini istemeyiz' diye söyledikten sonra kuşun yem kutusunu kontrol etti. Ardından iki büyük sürgülü kapıyı ardına kadar açarak gün ışığının hole girmesini sağladı. Evin alt kattaki bütün odalarında bu kapıdan vardı ve ister pencere isterse kapı olarak düşünülebilirdi. Yukarıda ise bazısı yukarı bazısı yana sürgülenen normal pencereler vardı.


Terliklerini ayağına geçirerek taş döşenmiş bahçe yoluna adımını attı. Ev bahçeden iki basamak yukarıdaydı böylece böcek ve su basmasına karşı dayanıklı oluyordu. Taş patikada ilerleyip evin diğer yanına doğru dolaştı. Orada küçük bir ağılın içinde tavuklar vardı. Onlara yanında getirdiği torbadan bolca yem serpip günün taze yumurtalarını topladı. Elbette bahçe meyve ağacı ve çiçek doluydu. Her gün bunlarla oyalanmak ona iyi geliyordu. O taraftaki başka bir kapıdan içeri girip cep telefonunu aldı ve oğluna akşam kaç gibi geleceklerini sordu. Oğlu şehrin merkezinde yaşadığı için bazen akşamları kendi oğlunu ve eşini de alarak yemeğe geliyordu. Yazları ise torunu tamamen Lofei ile yaşıyordu. Ona burada keman dersi veren ve İngilizce öğreten bir komşusu vardı, aynı zamanda da torunu onların bahçe işlerini yaparak aldığı eğitimin hakkını verip sorumluluk öğreniyordu.


Cep telefonunu yerine bırakıp minik bir radyoyu çalıştırdı. Eski şarkılar etrafı tatlı tatlı sararken yeniden evin içinden geçip ön bahçeye çıktı. Akşama yemekte pişireceği sebzeleri orada kurduğu minik masada ayıklayıp doğrayacak ve köşedeki ocakta odun ateşinde pişirecekti. Bahçede bir de minik bir kuyu ve önünde de suyun aktığı minik bir havuz vardı. Sebzeleri de hep orada yıkardı.


Oğlu şehirde yapılanlar yerine burada yediklerinin dünyanın en güzel tatları olduğunu söyler ve özellikle yeni ocakta değil de odun ateşinde yapılan yemekleri özlediğini söylerdi. Lofei yemek işlerini bitirdikten sonra komşularını ziyaret eder ve onlarla aşağıdaki ırmağın orada kurulu banklarda biraz vakit geçirdikten sonra yeniden evine döner, bahçe kapısını kilitleyip bahçedeki fenerleri yakar ve evi geceye hazırladıktan sonra güzel bir uyku çekerdi. Günleri hep böyle rutin ve huzurluydu. Akşamları, yetiştirdiği çiçeklerin kokusu bütün mahalleye yayılır ve herkesten bunun övgüsünü almaktan zevk duyardı. Mahalledeki çocuklarla da arası çok iyiydi ki bunda eskiden öğretmen olmasının etkisi büyüktü. Günün ilk yarısında epey yalnız olsa da hem komşuları hem de çocuklar sayesinde akşamları epey hareketli geçebiliyordu.


Sebzeleri ayıkladıktan sonra sepetiyle bir kenara kaldırdı, böylece akşama doğru hemen pişirmeye koyulabilecekti. Dışarı kıyafetlerini giyinip süslendikten sonra da cebine mahalle çocukları için şekerlemeler, minik erikler doldurdu. Sonra da ırmağın orada en sevdiği köşeye gidip oradakilerle sohbete daldı. Elbette çocuklar şekerler ve erikleri alırken karşılığında çok ilginç hikayeler anlatıyor böylece güzel bir oyun oynamış oluyorlardı. Güneş alçalmaya başladığında eve dönüp yemeği hazırladı. Oğlu torunu ve gelini tam zamanında geldi ve güzel bir akşam geçirdiler. İşte Lofei için hayat böyle sakin, yavaş ve huzurluydu. Tıpkı ırmağın üzerine eğilip yapraklarıyla gölge sunan ağaçlar gibi.


Son


TASARIM

Patronun simasına bakınca da ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Bazen yüzünü ekşittiğinde şimdi azarı yiyeceğim diyorum ama tebrik ediyor, bazen güldüğünde takdir edileceğimi sandığımdaysa alaya alıp baştan çalışmamı istiyordu. Adamın mimikleriyle duyguları örtüşmüyordu. Bu da bir çeşit hastalık olabilirdi nazarımda.


Sunumuma turuncu renk hakimdi ve böyle dikkat çekici bir tema kullanmak bazen her şeyi mahvedebiliyordu. Görseller birbiri ardına kayarken alnımdan da emeklerimin tecellisi ter damlaları kayıp gidiyordu. Üçüncü denemeden sonra çalışma bir kez daha beğenilmezse bu ayki maaş bordromun bu şirketten aldığımın sonuncusu olacağından emindim.


Son görsel de gelip geçtikten sonra ortalık bir iki saniyeliğine sütliman kesildi. Fakat o bir iki saniye bana bir ömür gibi geldi. Sonunda donuk bakışlarında hiçbir değişiklik olmayan adam bana "bravo! sonunda şirkete layık bir tasarımla karşımızda olmana sevindim." diye suratından düşenin aksini söyleyerek işten atılmamayı başardığımı ifade etti. Artık yeni tasarladığım yüzen otomobilin üretimini takip ederken yeni ecel terleri dökebilecektim.

Son

8 Eylül 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 8






Beş kelime vererek bu beş kelimenin de içinde olduğu öykü, şiir, deneme benzeri bir yazı yazma etkinliğimiz devam ediyor. Genelde öykü yazıyoruz daha çok. Belki öykü yazmak ve okumak daha keyifli olduğu için.

Haftanın kelimelerini veriyorum. Herkes beş kelime verebilir ve yazı yazabilir.

Kelimeler: Avcı/Mühür/Renk/Dakika/Aykırı


RÜYA AVCISI VE MADAM KUŞYUVASI


"Üzgünüm" dedi beyazlar içindeki kadın yuvarlak mercekli gözlüklerinin üzerinden yaşlı teyzeler gibi bakarken. Sonra kafasında sallanan kuş yuvasını ve kulağını kemiren mor tüylü yavru kuşu görmezden gelmeye çalışıp dikkatimi toparlayarak devamında söylediklerine odaklandım. "Bakın burada her şey belirlenmiş. Buna aykırı bir şey yapmam söz konusu bile olamaz. Bana verilen emirler doğrultusunda kayıt tutmaktan başka bir şey gelmez elimden." Bu sırada bankonun üzerine gürültüyle bırakırken etrafı bir toz dumanı sarmasına neden olduğu yedi bin sayfalık kahverengi deri ciltli kitabı gösteriyordu. ‘Rüya Değerlendirme Kılavuzu’ yazan ‘Hayal Meyal DÜŞGÖRÜR’

O sırada aklımda bin türlü soru dönerken en çok takıldığım bu kitabı neden ciltlere bölmedikleri oldu. Bunu nasıl okuyabiliyorlardı ki üstelik eni normal kitaplardan daha geniş olduğu için sayfaları çevirmek bir noktadan sonra işkence gibi olmalıydı. Kadın tiz sesiyle konuşmaya devam ederken dikkatimi kitaptan alıp yine kendi üzerine çekti.

"Getirdiğiniz rüya kriterlerin çok altında. Neredeyse hiç hayal gücü yok. Üzgünüm ama size on sekiz krediden fazla veremem ve rüyanızı bu şekilde kaydetmek zorundayım."

Tam bir hayal kırıklığına uğramıştım. Bu rüyayı görmek için gece ay ışığının odama girmesini sağlamış, saatin en doğru anında uykuya dalmış ve bundan önce de hayal gücümü zenginleştirmek için hayal kurarak uyumuştum. Geceleri en rahat çalışma zamanımken ben bu değerli dakikaları bu rüyayı görmek için harcamıştım. Fakat Madam Kuşyuvası ki bu onun gerçek ismiydi, rüyamın değersiz olduğunu söylüyordu.

"Bulutlar arasında uçan kuşlarla ay banyosu yaptım!" diye kontrolsüz bir tonlamayla itiraz ettim. Rüyamın hayal gücü içermediğini nasıl iddia edebilirdi? Fakat bana "Bulutlar sıradan, kuşlar sıradan, siz de sıradansınız! Eğer bulutlar pembe veya başka bir renk olsaydı kredinizi biraz yükseltebilirdim. Veya kuşların balıklar gibi yüzgeci ve sizin de solungacınız olsaydı… Fakat siz sadece uçmayı hayal etmişsiniz gerisi düpedüz sıradan bir rüya..." diyerek gittikçe tizleşen sesi karşısında şok geçirmeme neden oldu.

"İsterseniz bu durumu rüya bakanlığına bir dilekçe ile bildirip incelenmesini isteyebilirsiniz ve ayrıca daha kaliteli rüyalar görmek için rüyacıbaşından yardım alabilirsiniz. Kendisi koridorun sonundaki ofisinde takılır." diye ekledikten sonra tüylü kalemiyle bir şeyler çiziktirip durduğu parşömene deniz kabuğundan yapılma bir mührü tak diye gürültüyle basıp imzalamam için bana uzattı. İşaret parmağımı yalayıp imzalamam gereken yere iyice bastırdım. Ne kadar tuhaf olsa da burada imza böyle tükürükle atılıyordu. Kağıdı ona geri verdikten sonra ağzı açık duran bir istiridyeyi bana doğru uzattı. Bu canlı bir istiridyeydi ve yumuşak dokusuna işaret parmağımı hafifçe bastırmam gerekiyordu. İstiridye parmağımın ucundaki deri altında bulunan öğrenci kimlik çipini tanımlayıp sisteme iletiyordu. Böylece on sekiz kredimi çipe tanımlatmış oldum. Böyle giderse asla mezun olamayacak ve Madam Kuşyuvası ile ömür boyu böyle çekişmek zorunda kalacaktım. Bir gün rüya bakanlığında görev almak istiyorsam daha kaliteli rüyaları nasıl bulacağımı ve yöneteceğimi öğrenmeliydim. Bunun için kampüse dönmeden önce rüyacıbaşına görünmemin iyi olacağına karar verdim. Bir rüya avcısı hiç de kolay yetişmiyor dostlar.

Son.

SHİLA VE MİNİK DENİZ KIZI (Eitha 13)

O zamanın gençleri şimdinin eskileriydi ve kayıkçının kayboluşu hakkında artık minik çocuklara korkunç hikayeler anlatmak en büyük eğlenceleri olmuştu. Elbette asıl gerçeğin bir kısmını, onu, gerçekten denize açılan kayığının üzerinde yanındaki peri kızıyla gençleşmiş halde bir anlık bile olsa son kez görenler dışında yalnızca kayıkçı biliyordu. Peri kızı Shila ile mağaradan kaçması konusunda sözleştikten sonra bir ömür boyunca görememesinin nedenini sabırla bekleyişinin sonunda öğrenmişti. Ve ona kavuşmak, gözlerine bakıp dudaklarından adını işitmek perinin kalbindeki sihrin etkisiyle onu ilk kez görüştükleri zamanki kadar gençleştirmiş ve kaybolan yılların telafisini hediye etmişti.

Talihsiz Shila o seher vaktinde ertesi geceye kadar son kez ayrı kaldıklarına ve sonsuza dek yan yana kalıp dünyayı dolaşacaklarına söz verdikten sonra mağaraya geri döndüğünde bir süredir aklından çıkmış olan kabuslarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Onun mağara sisteminden çıkmanın bir yolunu bulduğunu ve yasaklara karşı geldiğini anlayan peri halkı suçlayan ve öfkeli bakışlarıyla bir anda etrafını sarıp onu kıskıvrak yakalamıştı. Mağaradan dışarı çıkarak perilere göre en büyük günahı işlemişti ve bundan arınmanın hiçbir yolu yoktu. Onu cezası belirleninceye dek bir çukura kapatmışlardı. Sorgulanması acı dolu ve uzun bir süreçti. Bu süreç sırasında Shila'nın bir bebek bekliyor olduğu gerçeği ortaya çıkınca bu durum cezasının ertelenmesini gerektirmişti. Periler yalnızca aşklarının kalplerindeki sihri nedeniyle bir bebeğe kavuşurlar fakat doğuma kadar karmaşık ve yıllar süren bir süreçten geçerlerdi. Yeni doğacak olan bu perinin Shila'nın kurallara karşı gelme suçlarından bağımsız ve topluluğa ait olduğu kararlaştırılmış ve o doğuncaya dek Shila'ya zarar vermeden fakat esaret altında tutulmuştu. Yıllar yılları kovalarken Shila'nın yası doğumu olabildiğince geciktirmişti. Sonunda doğum gerçekleştiğinde peri halkı bir kez daha hayretler içinde kalmış ve onların nazarında yeni bir sorunla karşılaşmışlardı.

Perilerin yalnızca kalplerindeki büyü sayesinde bebek sahibi olmalarının yanı sıra bebeklerinin özellikleri de onların arzularına göre şekillenirdi. Hemen hemen herkesin aklındaki ideal peri özellikleri belli olduğundan birbirinden çok farklı yeni bireylerle karşılaşmak pek olası değildi. En fazla kanat renkleri farklı olur, boylarının uzunluğu gibi basit değişiklikler görülebilirdi, bu nedenle bütün periler nerdeyse birbirinin aynıydı. Fakat Shila bu güne kadarki en farklı periyi dünyaya getirmişti ve bu konuda ne yapılması gerektiğini hiçbiri bilmiyordu. Shila'nın büyüsünden doğan peri bir denizkızıydı.

Bu son derece şok edici durum karşısında derhal yaşlılar meclisi toplandı ve Shila ile yeni peri hakkında ne yapılması gerektiği bir kez daha tartışıldı. Tüm bu olanlar yıllar sürdüğü için kayıkçı saçları bembeyaz olana dek umudunu kaybetmeden onu her gün aynı yerde beklemişti. Hayatları boyunca buna benzer hiçbir olay yaşamamış olan perilerin karar vermesi oldukça zor olsa da sonunda bir ceza bulmayı başardılar. Shila o çok korktuğu derin şelaleye atılmayacaktı. Kuralları aştığı için cezası peri toplumundan dışlanmak ve acı içinde yaşamak olacaktı. Böylece derin şelaleden daha kötü ve korkunç olduğuna inandıkları dışarı dünyaya gönderilmesinin onun için en ideal ceza olduğuna karar verdiler. Yeni doğan perinin de topluma ait olamayacak kadar farklı ve büyüdükçe Shila gibi hatalar yapmaya açık olduğunun ortada olduğunda hemfikir oldular. Fakat onu Shila'ya vermeyecek ve cezasının ‘acı içinde bir ömür’ içeren kısmını gerçekleştirmiş olacaklar, denizkızını ise masumiyeti sebebiyle kendilerinden uzak ama mutlu olacağı bir hayata göndereceklerdi. Elbette bir peri olarak dünyaya geldiğini asla bilmeyecekti. Tüm bu olanlar toplum düzenine karşı gelmeyi aklının ucundan geçirebilecek olan genç perilere birer ibret olacaktı. Perilerin Shila gibi masum ve iyi yürekli olanları olduğu gibi ona bu cezayı verenler gibi karanlık yürekli olanları da vardı fakat insanlar peri masallarından bunu asla öğrenemezlerdi.

İşte böylece cezası belirlenen Shila serbest bırakıldı. Onu derhal mağaradan dışarı attılar ve girişi bir sihirle mühürlediler. Artık ne arkadaşlarını ne ailesini ne de sihriyle yarattığı minik denizkızını bir daha göremeyecekti. Minik denizkızının kuyruğunu bir başka sihirle gizleyip ona bir çift bacak verdiler ve iyi bir hayat yaşayabileceği bir yer bulmak için kahinlere danıştılar. İçlerinden en yaşlı olan peri sonunda mağara gölünde zaman zaman ziyaretlerine gelen deniz hayaletleriyle anlaşmaları gerektiğine karar verdi. Deniz hayaletleri kaderinde bir karmaşayla dünyaya gelen bu zavallı peri kızını yanlarına alıp insanların dünyasına götürmeye söz verdiler. Hayaletlerin arasında günler süren bir yolculuğun sonunda insanlara ait bir yelkenli geminin yakınlarında bir sepetle su yüzüne bırakılan bu minik denizkızı gemide seyahat eden zengin bir tüccar tarafından bulundu ve ilk bakışta tüccarın kalbini kazanıp ailesinin yeni üyesi olmayı başardı. Böylece ona Eifur adını verdiler.

Bölüm Sonu

Not: Daha önce yazdığım bir Peri Kızı ve Kayıkçı hikayesi vardı. O hikaye de Eitha hikayesine bağlanmış oldu. Meğerse Eifur'un gerçek annesi bir peri imiş. Şimdilik, Eitha ile alakası belli değil.

NİOBE

Yeni bir yere alışmakta daima zorlansa da her zaman bunun üstesinden gelebilirdi. Öğrenciliği boyunca göçebe bir hayatı olmuştu. Yeni yerler yeni insanlar veya yeni uzaylılar demekti. Çoğu zaman bu durum ufuk açıcı tanışmalar ve güzel dostluklar biriktirmek anlamına gelse de kimi zaman şansının yolunda gitmediği de oluyordu. Çıkarlar uyuşmadığında daima sırtından bıçaklanan kendisi olurdu. Buna alışmıştı. Artık umursamıyordu. Canlıların doğasını kabul etmeyi öğrenmişti. Sırtındaki bıçakları kendi eliyle çekip yere atar ve yoluna devam ederdi. Asla kin gütmezdi. Karşılık vermiyor oluşu aksini yapmaktan daha can alıcıydı. Derler ki birinin nasıl bir kişiliği olduğunu bazen yıllar boyu anlayamazsın. Bunun için onunla epey vakit geçirmen, aynı sofraya oturman, beraber seyahat etmen veya aynı yerde kalman gerekir. İşte yurtlar bunun için biçilmiş kaftandı. Ve şimdi yeni eğitim döneminin ilk haftasında yeni bir yurt odasında uyurken, daha buraya yeni gelmişken insan en azından ilk haftadan düşman kazanmayı beklemezdi. Ne derler bilirsiniz uzayda kimse dünyalı değildir o yüzden normal diye bir şey de yoktur. Ki zaten duyduğuna göre dünyada da bundan aşağı kalır olaylar yokmuş.

Uykusunda huzursuzca kıpırdanırken belki de bilinçaltı her şeyin farkında olarak onu uyandırmaya çalışıyordu. Fakat gerektiği sırada uyanmadı. Yabancı bir el ona uzandı. Dikkatli şekilde sol bileğini kavrayıp havaya kaldırdı ve bileğinin altına bir şey yerleştirip dikkatlice o şeyin üzerine bıraktı. Nesne bileğinden dirseğine doğru yaklaşık altı santimetre genişliğinde ve üç santimetre kalınlığında organik metalden yapılma bir kelepçeydi. Organik metaller dünyada bulunmayan yeni keşfedilmiş gezegenden koloniye getirilen madenlerdi. Dünyada bilinen metal organikler ile alakası yoktu. Bunlar hafızası olan ve bir şekilde yaşayan metallerdi. Karbondioksit solunum yaparken bir yandan da bazı böceklerle simbiyotik ilişki kuruyorlardı. Neyse ki biyoloji ve kimya ortak dersini değil trajik olayın detaylarını konuşuyoruz. Yoksa bu garip nesnenin yaşam döngüsünü uzun uzun anlatabilirdim.

Kelepçe üzerine bırakılan kolu hissedip bir anda canlılık belirtileri gösterdi ve kıvrılıp bükülerek hareket edip kızın kolunu usulca sardı. En sonunda iki yakası kavuştuğunda sımsıkı kaynaştı ve birleşme yerinden eser kalmadı. Bu arada nesnenin yüzeyi pürüzsüz değildi. Çeşitli büyüklüklerde gözenekleri vardı ve bir çeşit ağaç kabuğunu andırıyordu. Rengi de toprak tonlarındaydı. Yabancı kızın başında bir süre daha durup eserini sırıtarak seyretti. Sonra da geldiği gibi sinsice karanlıkların içinde kaybolup gitti.

Sabah olduğunda Niobe büyük bir baş ağrısının yanında kolunda yanıcı bir hisle karşı karşıyaydı. Gözlerini korkuyla açarken neler olduğunu bilmemenin verdiği panik ve dehşetin pençesine çoktan düşmüştü. Beyninde yanıp sönen zonklamalar arasında kolundaki garip nesneyi ve kendisine neden acı verdiğini anlamaya çalıştı. Onu bileğinden söküp atmaya çalışsa da hiçbir şekilde bunu başaramadı. Koluna zarar vermeden onu kırmanın bir yolu olup olmadığını düşündü. Bunu nasıl yapacağını da bilemiyordu. Köşede yerde bir çekiç gördü. Onunla bu işi başarabilir miydi emin değildi. Kolundaki yakıcı acı gittikçe artarken sanki kemiklerine kadar uzanan kıpır kıpır bir şeyler varmış gibi oluyordu. Çekiçle vurmadan önce nesnenin kenarından içine göz attı. İşte o anda attığı çığlıkla başındaki ağrının aniden şiddetlenmesi karşısında düşüp bayılabilirdi. Midesine fil oturmuş gibiydi. Dün gece yediklerini daha fazla içinde tutamadı.

Odayı paylaştığı kızlardan biri çığlıkları duyup koşarak geldi. Neler olduğunu başta anlayamasa da Niobe'nin kolundaki nesneyi görünce sanki ona aşinaymış gibi korku dolu bakışlarla ortada öylece kalakaldı. Hemen sonra Niobe'yi omuzlarından tutup yatağa oturmasını sağladı. Ona bir bardak su getirdi ve öncelikle ağlamayı kesip sakinleşmesini söyledi. Niobe o şeyin içinde gezinen yüzlerce böceği gördükten sonra hala bayılmamış olduğu için şanslı olup olmadığını bilemiyordu. Fakat Niobe'nin habersiz olduğu ve arkadaşı Henna'nın bildiği daha korkunç bir gerçek vardı ortada. Ve bu, kolunda böceklerin gezmesine oranla gerçekten daha berbat ve durdurulmasa kötü şeylerin olacağı gerçeğiydi.

Niobe bileğini kendinden uzakta tutmaya ve ona bakmamaya çalışırken diğer elindeki suyu içti. Bu sırada bunun başına nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordu. Henna uzay biyolojisi öğrencisiydi. Yatağının kenarında duran çantasına koştu ve içinden deneylerde kullandığı cımbıza benzer bir aleti çıkarttı. Niobe'ye bakmamasını söyledi. Ardından nesnenin kenarından elindeki alet yardımıyla içeri uzanıp hamamböceği büyüklüğünde bir uzay örümceği yakaladı. Kalın kabuğunun altında kanatları olan bir örümcek türüydü bu. Kabuğu kırmızıya yakın bir renkti. İki gözü vardı. Dişi ve hamileydi. Bu örümcekler yavruladıklarında felç geçirip öylece kalıyordu ve yumurtaları kendi gözlerinin içinde gelişiyordu. Yavrular anne örümcekten beslenip onu tüketiyor ve gelişimlerinin son aşamasında gözlerden fışkırarak etrafa dağılıyordu. Bu sırada en yakında bulunan başka bir canlıya ulaşıp gelişimlerinin ikinci evresini o canlının gözlerinde tamamlıyorlardı. İşte asıl korkunç mesele buydu. Henna örümceğe bakınca yavruların dışarı çıkmak üzere olduklarını anladı. Numune kaplarından birine yakaladığı örümceği kapatıp diğerlerini de avlamaya çalıştı. Fakat bu şekilde bitecek gibi görünmüyordu. Bu yüzden bir yandan elinden geleni yaparken diğer yandan koloni kriz yönetim birimini aradı. Niobe'nin kolundan bu şeyi çıkartamazlarsa onu karantinaya almak zorunda kalacaklardı.

Ekipler hızlıca gelip Niobe'yi bir sedyeye aldılar. Bileğine bir koruma geçirip örümceklerin etrafa yayılmasına karşı önlem aldılar. İkinci bir ekip bütün odaya ilaç püskürtmeye başlamıştı bile. Henna'nın da bulaşma riskine karşı onlarla gelmesi gerektiğini söylediler. İki kızı da binadan çıkartmadan önce kendileri gibi oksijen maskesiyle donattılar. Basınç odasının kapısı kapandıktan sonra içerideki oksijen düşürüldü ve dışarıyla dengelendi. Daha sonra ikinci kapı açıldı. Ve işte dışarıda onları bekleyen uzay ambulansı ışıl ışıl karşılarındaydı. Saat sabahın ilk saatleriydi fakat gökyüzü dünyadakinin aksine simsiyah ve yıldızlarla doluydu. Oksijensiz ortamda ses olmamasına alışmak zordu. Adım sesleri bile yoktu. Neredeyse süzülerek araca ulaştılar ve kapılar kapanırken içlerinden her şeyin yoluna girmesini dilediler.

Son..

RÜYA AVCISI GÜNLÜKLERİ (Rüya Avcısı ve Madam Kuşyuvası 2)

Bir rüya avcısı olmaktan daha zor bir şey varsa o da rüya perisi olmak olabilir. Ve Madam Kuşyuvası'ndan daha zor biri varsa o da Profesör Okaliptus Aklıbulut'tur. Kendisi Rüya 102 ve Bilincin Akışkan Momentumunda Etkili Müdahale derslerini veriyor. Bu dersleri Rüya Periliği okuyanlarla Rüya Avcılığı bölümündekiler ortak alıyor. Aslında ikisi de birbirine çok yakın meslekler. Rüya Avcıları hayal güçlerini kontrol ederek rüya yaratmayı ve kontrol etmeyi öğrenirken Rüya Perileri ise her türlü rüyanın içine sızıp daha önce kendilerine gelen kehanetleri rüya sahibi için görülen rüyaya işaretler halinde bırakmaya çalışırlar. Bir nevi medyum gibi..

Yani aslında iki meslek istenilen durumda bir ekip işine dönüşebilir. Bu ortak dersler sayesinde Bay Okaliptus'a ve Madam Kuşyuvası'na tahammül etmemi sağlayan eğlenceli aktiviteler ve uygulamalar deneyimlerken bir taraftan da geleceğin perilerinden arkadaşlar ediniyorum. Hatta bir peri arkadaşımla o kadar iyi bir uyum yakaladık ki ortak etkinlikler ve ödevler yapıldığında herkesten daha hızlı ve pratik yollar bulmayı başarabiliyoruz. Hatta aynı rüyalar üzerinde çalışırsak Bay Okaliptus fark etmeden birbirimizin açığını kapatabiliyoruz.

Elbette işin zor yanı her ders için farklı deneklerin getiriliyor olması. Çünkü her biri yeni ve bilinmez birer zihne sahip olduğu için aynı süreçleri farklı yollardan ve zorluklardan deneyimliyoruz. Rüya avcıları olarak rüyaları önce kendimiz yakalar ve sonra bu rüyaları geliştirip insanların görmesini sağlarız. İyi geliştirilmemiş rüyalar çok ciddi sorunlara sebep olabilir. Rüya algısını bilinçaltına iyi veremezsek bir kişinin delirmesine yol açabiliriz. Ve bundan daha kötü sonuçlar da olabilir. Bu nedenle eğlenceli bir bölümde okuyor olduğumuz halde oldukça da sorumluluk ve stres yüklüyüz. Hatta ilk deneylerimizde deneğin bilinçaltında kaybolup çıkamamıştım ve beni Bay Okaliptus geri getirip bir de güzel azarlamıştı.

Perilerin işi ise daha zor çünkü rüyalara mesajlar yerleştirirken rüyayı gören tarafından fark edilirlerse zihin kapanlarında kalıp uzun süre kurtulamayabiliyorlar. Ayrıca rüyayı görenler onları gelecek hakkında bin bir türlü soruya maruz bırakıyor. Bunun kadar büyük bir işkence olamaz. Neyse saat kaç olmuş artık derse gitmeliyim yoksa vizeden düşük not alacağım.

Son