29 Eylül 2022 Perşembe
KELİME OYUNU 96
Kelime Oyunumuz devam ediyor. Her hafta 5 kelime veriyoruz, bu 5 kelimenin de içinde olduğu öykü şiir deneme benzeri bir yazı yazıyoruz. Herkes 5 kelime verebilir veya herkes katılıp yazabilir.
Haftanın kelimeleri: Yangın/Tütsü/Işık/Döşeme/Dudak/
VAİNA 15
"Bir yangın çıkmış olmalı..." diye düşündü. Ama bu konuda bir şey yapmak gerekli mi ondan emin değildi. Kolunu bile kıpırdatamıyordu. Gözlerini açmak bile çok zordu. Hatta düşünmek bile o kadar zordu ki arada bir düşündüğü şeyi unutup baştan alıyordu. Tekrar "Bir yangın çıkmış olmalı..." diye düşündü. Şu an en doğru çalışan duyusu koku duyusuydu ve keskin bir is kokusu burnuna dolmuş durumdaydı. Bir an için öksüreceğini sandı. Ama bunun için bile bedenini yönetemiyordu. Sonra bu is kokusunun içine karışmış başka kokular olduğunu algıladı. Bu bir yangın kokusundan çok bir yas töreninde yakılan büyük ateşten yayılan rayihayı andırıyordu. Yas tutma töreninde meydanda üç gün sönmeyen bir ateş yakılır ve herkes o ateşe çeşitli otlar ve baharatlar atarak çıkan koku ve duman sayesinde kötücül ve şerli şeyleri uzaklaştırmaya yardım ederdi. Biraz kekik biraz leylak ve adını hatırlayamadığı ama ağır kokulu başka birçok bitki birbirine karışmış yoğun kokularıyla bulunduğu alandaki bütün havayı nefes alması zor hale getirecek kadar uzun süredir yanıyor olmalıydı. Bunun bir yas ateşinden kaynaklanmadığını söylemek mümkündü. Onun yerine bir çeşit tütsü banyosunda öylece unutulmuş olduğunu düşündü. Böyle giderse dumandan zehirleneceğini düşündü.
Gözlerini açmayı başardığında içerinin loşluğuna rağmen ışık o kadar parlak gelmişti ki buna alışması epey zor oldu. Görüşü netleşip etrafındaki nesnelerin şekilleri belirginleşince ahşap döşeme üzerine serilmiş bir yer yatağında olduğunu gördü. Etrafta pek bir eşya yoktu ama biraz ötede bütün o kokunun kaynağı olan tütsü tabağından hala yayılan dumanları ve közleşmiş bitki kalıntılarını fark etti. İnce otların yanında birkaç ağaç kabuğu da tutuşturulmuş gibiydi. Hala yandığına göre onu sürekli tazeleyen biri olmalıydı. Ama etrafta kimse yoktu. Tavandan ve duvarlardan mümkün olan her yerden baharat torbaları ve kurutulmuş bitkiler sarkıyordu. Gözleri ışığa alışınca içerinin aslında nispeten karanlık sayılabileceğini fark etti. Odada bulunan tek pencerenin iki kanadı da dışarıya doğru açıktı. Güneşin batmak üzere olduğu anlaşılıyordu. Dışarıdan arada sırada koşuşturan çocukların ve yakınlarda bir kümes olduğunu belli eden tavukların sesleri geliyordu. Bazen uzak bir köşeden bir demircinin örsle demire düzenli bir ritimle vuruşu duyuluyor sonra bir sessizlik oluyordu. Bu sesleri dinlerken birkaç kez yeniden uykuya dalıp uyanmıştı. Ama ne zaman kendine gelse yine etrafta kimse olmuyordu.
Birkaç gün böyle geçerken birilerini görebildiği tek zaman ateşler içinde kıvrandığı için buz gibi sulara batırılmış havlulara sarmalandığı ve titremekten konuşamadığı anlardı. Fakat bu kötü anlar ve sakin uyanışlarının hangi sırayla ve ne aralıklarla olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Neyse ki gün geçtikçe bilinci toparlanmaya ve uyanık kalma süresi artmaya başlamış ve çok fazla ateşi çıkmaz olmuştu. Artık gittikçe daha iyi hissediyordu. Uyanışlarından birinde sonunda acı içinde titremediği bir sırada odada birini bulabilmişti. Odanın ortasında serdiği bir örtünün üzerine çeşitli bitkileri yaymış olan yaşlı bir kadın bir öğütme taşına elindeki başka bir taşla vurup bitkileri eziyor ve krem haline getiriyordu. Birkaç kez ona seslenmeyi denedi. Dudaklarını kıpırdatmak epey zor olsa ve nefesini kelimelere dönüştürmek uzun sürse de sonunda "neredeyim?" diye sormayı başardı.
27 Eylül 2022 Salı
MİTOLOJİ VE BİLİMKURGU
Edebiyat, sinema, müzik her zaman mitolojiden faydalanıyor. Mitoloji, mitler, mitoslar sanatın ilgisini hep çekiyor.
Mitoloji bir anlamda masallar, efsaneler. Bir zamanlar teknoloji yokken insanlar doğa olaylarına, göğe bakmışlar ve mitleri yaratmışlar.
Günümüzde ise teknoloji, bilim gelişti, internet var. Eskisi gibi mitler bulmak zor. İnsanlar eski çağlarda çeşitli nedenlerle efsaneler bulurken birçok da yaratıklar düşünmüşler. Tek boynuzlu at gibi, üç gözlü hayvanlar gibi. Uçan veya korkutan hayvanlar. Düşlerde görülebilecek türden.
Günümüzde ise bilimkurgunun yaratıkları biraz mitolojiye benzetilebilir. Uzaydan gelen yaratıklar gibi, yeşil uzaylılar hatta robotlar bile.
Yeni mitoloji olarak bilimkurgu düşünülebilir. Ancak bilimkurgu mitoloji sayılmaz. Robotlar bir teknoloji kurgusu olduğu için bilimkurgu olur, çünkü var olmaları gerçekten mümkündür.
Mitoloji tanrısal varlıklar veya yaratıklar, ruhlar sayılırlar. Mitoloji çoğunlukla bir yaratılış hikayesi, bir kahramanlık öyküsü aktarıyor. Ve bir öykünün mitoloji olması için öncelikle bu hikayeyi gerçek olarak kabul eden bir toplumun olması gerek.
Hayaletlerin ve ailenlerin, yaratıkların gerçek olduğuna inanan ve ona göre yaşamını düzenleyenler varsa o hikaye mitoloji olabilir.
İnsanlar zamanında Yunan tanrılarını gerçek kabul etmişler, bu yüzden onlar mitoloji. Ama kimse alienin, yaratıkların, zombilerin, hayaletlerin, dünya dışı varlıkların gerçek olduğunu düşünmez ama hayal eder. Bu nedenle bilimkurgu, mitoloji olmuyor.
/(Not: Sevgili Özlem Ekici-Levlanın Not Defteri arkadaşımız podcast yayınına başlamış. İlk yayında mitoloji ve edebiyat konusunu işlemiş. Podcast'te bir diğer sevgili blog arkadaşımız Emre Bozkuş da sohbet ediyor Özlem ile. Bu yazıyı podcast i dinleyince ardından düşünerek yazdım)
24 Eylül 2022 Cumartesi
KİTAPLAR DERGİLER 2
GECE YARISI KÜTÜPHANESİ
Matt Haig
Domingo Yayınları, 282 sayfa
Nora Seed, hayatta hiçbir istediği olmayan bir genç kadın. Spor, bilim, aile, aşk, evlilik gibi hayati konularda kendini başarısız buluyor. Hayatının değersiz olduğunu düşünüp bu dünyadan ayrılmaya karar veriyor. Tam ölürken bir gece kütüphanesine geçiyor. Kütüphanede kendi yaşamından kesitleri anlatan kitaplar bulunmakta. Verdiği kararlar, pişmanlıklar, hepsi kitaplar halinde. Seçenek çok olduğu için kitap da çok. Kütüphane memuru ise eski öğretmeni. Ona iyi davranan tek kişi. Nora’ya kitapları açtırıp onu hayatının çeşitli anlarına gönderiyor. Nora bütün özlemlerini, kararlarını tekrar yaşıyor.
Güzel konu, güzel bir dil ve anlatım, dram, mizah her şey var kitapta. Zeki bir kurgu. İyi edebiyat. Okunması keyifli. Not:3/4
Alex Michaelides
Domingo Yayınları, 309 sayfa
Heyecanlı, sürükleyici, merak ettiren, bol kavisli, sürprizli bir psikolojik gerilim. John Katzenbach, Wulf Dorn, John Verdon tarzı katil kim romanlarından.
Genç bir kadın ressam, Alicia, kocası fotoğrafçı Gabriel’i öldürmekten tutuklanır. Gabriel sandalyeye bağlanmış, ölü olarak ve Alicia da yanında silahla ve kanlar içinde bulunmuştur. Alicia, tutuklanır ancak hiç konuşmaz, susar ve bir daha ağzından tek kelime çıkmaz. Aradan 6 yıl geçer ve bir psikoterapist, Theo, Alicia’nın kaldığı hastaneye gelip ona yardım etmeye, konuşturmaya çalışır.
Bir solukta okunan romanlardan. Not:3/4
22 Eylül 2022 Perşembe
KELİME OYUNU 95
Kelime Oyunumuz devam ediyor. Her hafta beş kelime veriyoruz ve bu beş kelimenin de içinde olduğu bir öykü, şiir, deneme benzeri yazı yazıyoruz. Herkes yazabilir, herkes beş kelime verebilir.
Haftanın kelimeleri: Beyaz/Nefes/Ayak/Şans/Tokat
VAİNA 14
Ingrid çevresinde parçalanıp yok olan her şeyi yutmaya devam eden uçsuz bucaksız boşluğun aksine sesi sanki dar bir tünelden yankılanıyormuş gibi gelen adımlarının gürültüsü ve koşmaktan kesilmeye başlayan nefesiyle kaçabildiği en son noktaya kadar durmadan koşmuştu. Şimdi bir tepenin ortasında çıplak bir kayanın üzerindeydi ve etrafta bu tepeden başka hiçbir şey kalmamıştı. Beyaz boşluk bu tepeyi de yavaş yavaş bir fare gibi kemirip parçalıyor ve yok ediyordu.
Ingrid, Lua'nın zihninin bu kadar hızlı çökmesini beklememişti. Henüz ona sesini duyuramadan ve bir şans elde edemeden son noktaya bu kadar hızlı geleceğini düşünmemişti. Çevresindeki yok oluşu izlerken histeri krizi geçirip ağlıyor ve nefesini hala kontrol edemiyordu. Lua'ya seslenmeye çalışırken kendini o küçük verai yavrusunun uçurumdan atıldığı günkü kadar çaresiz hissediyordu. Üzerinde durduğu tepe bembeyaz bir okyanusta yüzen ve gittikçe küçülen bir ada gibiydi ama gittikçe büyüyen bu boşluk bir uçurumdan farksızdı. Zamanı azaldıkça ve sinirleri gerildikçe bedeninin cehennem ateşinde gibi kavrulduğunu hissediyordu. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor gibiydi.
Ada epey küçüldüğünde adım atacak fazla bir yer de kalmadığında bir an için ağlamayı kesti. Bir anlığına her şeyin sonunun geldiğini kabul etmişti. İçinde hiçbir duygu kalmamış gibiydi. Hatta öyle ki iki ayak üzerinde bile zor yer bulabildiği bu taş parçasının yavaş yavaş yok olmasını beklemek yerine ileri bir adım atıp sonsuzluğa düşmenin daha iyi olabileceğini bile düşündü. Sonra zihninde yeniden o hayatta kalma alarmları çalmaya başladı ve az önceki sakinliği kısa sürdü. Kulakları sağır eden bir çığlıkla beraber teninin parçalandığını hissetti. Bu sırada ayaklarının altındaki son yer yitip gitmiş ve düşmeye başlamıştı.
Nereye doğru düştüğü hakkında en ufak bir fikri yoktu ama boşlukta acı içinde savrulurken etrafında mavi alevlerin yandığını gördü. Demek hissettiği gibi gerçekten de alev almıştı. Artık çığlıkları sinir krizinden değil mavi alevlerin yarattığı acıdan kaynaklanıyordu. Böyle savrulup düşerken biraz ötede Lua'nın da bilinçsiz şekilde boşlukta savrulduğunu gördü. Bir uçaktan paraşütsüz atlamış gibiydiler. Onun buraya nasıl geldiğini anlayamadı ama burada zaten hiçbir şey mantıklı değildi. Havada süzülerek ona ulaşmaya çalıştı. Belki uyanmasını sağlayabilirse hala bir şansı olabilirdi. Bundan hiç de emin olmasa da denemeye değerdi.
Mavi alevler saçarak boşlukta süzüldü ve onu bileğinden yakaladı. Savrulup durmalarını engellemek için kendine doğru çekerek yakasından tuttu ve seslenmeye devam etti. Ondan hala bir cevap alamıyordu. Sonunda onu bulmuş olmanın bile işe yaramayacağına karar verdi. Her şeyin sonu gelmişti. Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Lua'ya sarılıp her şeyin bitmesini bekledi. Birkaç saniye öylece ağlamaya devam ederken garip bir inilti duydu. Aniden geriye çekilip baktığında Lua'nın acıyla kıvrılan dudağını ve aralanmış gözlerini görünce buna inanamadı. Lua kendine gelmeye çalışırken bir şey söyledi ama sesi tam anlaşılmıyordu. Daha iyi duyabilmek için ona yaklaştı. "Neden bu kadar endişelisin?" Ingrid sonunda ne dediğini duyabildiğinde tekrar geri çekildi ve bir anda Lua'ya bir tokat indirdi.
Lua hem alevlerin hem de tokadın acısıyla zihni biraz daha açılmış olmalı ki şaşkın bir bebek gibi etrafına bakınırken "Bana neden vurdun şimdi?" diye bağırdı. Ingrid "Senin yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Beyninle beraber ben de ölüyorum ve az önce bilinçsiz bir koala gibi yok oluşundan habersiz şekilde uyuyor olman karşısında çaresizlikten aklımı kaçırıyordum.. bir de neden endişeli olduğumu mu soruyorsun?" diye konuşup azarlamaya devam ederken Lua gülümsedi. Sonra susmasını beklemeden bir anda uzanıp onu öptü. İşte bu dramatik ve romantik bir son olabilirdi. Sonsuz bir bilinçaltı boşluğunda yitip gitmelerinden önce bir veda busesi.
Ingrid sonunda kafayı yedik diye düşünürken etraflarını saran sıcak mavi alevlerin rengi kırmızıya dönüştü. Ardından aslında büyü gücünün dışarı taşmasından kaynaklanan alevler ait oldukları yere dönüp dengeye kavuşurken kanatları yeniden ortaya çıktı. Bu sefer bir su kadar şeffaf olan kanatları içinde ışığın her rengini yansıtan minik kristal zerreciklere sahipti. Şaşkınlıktan söyleyecek bir şey bulamıyordu. Lua'ya sıkıca sarılıp kanatlarını kullanmaya başladı ve artık düşmelerine engel oldu. Sonra da tam tersi yöne doğru kanat çırptı.
Lua artık bilinçaltı hapsinden kurtulduğu için zihni hızlıca iyileşmeye başlamış olmalıydı. Çünkü bir süre yükseldikten sonra uzakta yemyeşil bir ada olduğunu gördüler. Oraya ulaştıklarında sonunda bir yere basabiliyor olmak güzeldi. İkisi de öpücüğün ardından tek kelime konuşamamıştı. Ama şimdi minik adanın ortasında duran taş bir platform sayesinde bir şeylere odaklanabilirlerdi.
Taş platform birkaç basamak yüksekliğe sahip dairesel bir yapıydı. İki tarafında duran iki ağacın dalları ve gövdeleri bir örgü gibi yükselmiş ve tepede kavuşup yukarıya doğru tek bir ağaç gibi yükselerek ilginç bir kubbe yaratmıştı. Bir çeşit büyülü bir kapıya benziyordu. Ada fazla büyük değildi ama akan bir su kaynağını ilerideki bir şelaleden alıyordu ve etrafta hoş kokulu bitkiler ve alanı çevreleyen ağaçlar vardı. Herhalde bilinçaltı dünyası yavaşça buranın etrafında büyüyüp gelişmeye devam edecekti. Fakat buranın asıl önemi bu platformdan kaynaklanıyordu. İkisi de dışarıya buradan çıkabileceklerini anlamıştı.
Ingrid ona platforma çıkıp beklemesini ve odaklanmasını söyledi. Lua onun da gelmesi gerektiğini söylese de bu imkansızdı. Bedeni olmadan buradan çıkarsa Ingrid için iyi olmazdı. Lua şimdilik tek başına gitmek zorundaydı. En azından Ingrid buradan uzaklaşmadığı sürece arada sırada bir şekilde sesini ona duyurabileceğini düşünüyordu. Böylece Lua platforma çıktı ve odaklanırken zihnini serbest bıraktı. Son anda gitmeden önce en azından bir öpücük daha almalıydım diye düşünse de geç kalmıştı. Etrafını saran hava platformun çevresinde bir koza gibi ayrı bir alan oluşturmuştu. Çok hızlı şekilde bu bilinçaltı dünyasında uykuya dalarken gerçek dünyaya gözlerini açtı.
Ingrid çevresinde parçalanıp yok olan her şeyi yutmaya devam eden uçsuz bucaksız boşluğun aksine sesi sanki dar bir tünelden yankılanıyormuş gibi gelen adımlarının gürültüsü ve koşmaktan kesilmeye başlayan nefesiyle kaçabildiği en son noktaya kadar durmadan koşmuştu. Şimdi bir tepenin ortasında çıplak bir kayanın üzerindeydi ve etrafta bu tepeden başka hiçbir şey kalmamıştı. Beyaz boşluk bu tepeyi de yavaş yavaş bir fare gibi kemirip parçalıyor ve yok ediyordu.
Ingrid, Lua'nın zihninin bu kadar hızlı çökmesini beklememişti. Henüz ona sesini duyuramadan ve bir şans elde edemeden son noktaya bu kadar hızlı geleceğini düşünmemişti. Çevresindeki yok oluşu izlerken histeri krizi geçirip ağlıyor ve nefesini hala kontrol edemiyordu. Lua'ya seslenmeye çalışırken kendini o küçük verai yavrusunun uçurumdan atıldığı günkü kadar çaresiz hissediyordu. Üzerinde durduğu tepe bembeyaz bir okyanusta yüzen ve gittikçe küçülen bir ada gibiydi ama gittikçe büyüyen bu boşluk bir uçurumdan farksızdı. Zamanı azaldıkça ve sinirleri gerildikçe bedeninin cehennem ateşinde gibi kavrulduğunu hissediyordu. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor gibiydi.
Ada epey küçüldüğünde adım atacak fazla bir yer de kalmadığında bir an için ağlamayı kesti. Bir anlığına her şeyin sonunun geldiğini kabul etmişti. İçinde hiçbir duygu kalmamış gibiydi. Hatta öyle ki iki ayak üzerinde bile zor yer bulabildiği bu taş parçasının yavaş yavaş yok olmasını beklemek yerine ileri bir adım atıp sonsuzluğa düşmenin daha iyi olabileceğini bile düşündü. Sonra zihninde yeniden o hayatta kalma alarmları çalmaya başladı ve az önceki sakinliği kısa sürdü. Kulakları sağır eden bir çığlıkla beraber teninin parçalandığını hissetti. Bu sırada ayaklarının altındaki son yer yitip gitmiş ve düşmeye başlamıştı.
Nereye doğru düştüğü hakkında en ufak bir fikri yoktu ama boşlukta acı içinde savrulurken etrafında mavi alevlerin yandığını gördü. Demek hissettiği gibi gerçekten de alev almıştı. Artık çığlıkları sinir krizinden değil mavi alevlerin yarattığı acıdan kaynaklanıyordu. Böyle savrulup düşerken biraz ötede Lua'nın da bilinçsiz şekilde boşlukta savrulduğunu gördü. Bir uçaktan paraşütsüz atlamış gibiydiler. Onun buraya nasıl geldiğini anlayamadı ama burada zaten hiçbir şey mantıklı değildi. Havada süzülerek ona ulaşmaya çalıştı. Belki uyanmasını sağlayabilirse hala bir şansı olabilirdi. Bundan hiç de emin olmasa da denemeye değerdi.
Mavi alevler saçarak boşlukta süzüldü ve onu bileğinden yakaladı. Savrulup durmalarını engellemek için kendine doğru çekerek yakasından tuttu ve seslenmeye devam etti. Ondan hala bir cevap alamıyordu. Sonunda onu bulmuş olmanın bile işe yaramayacağına karar verdi. Her şeyin sonu gelmişti. Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Lua'ya sarılıp her şeyin bitmesini bekledi. Birkaç saniye öylece ağlamaya devam ederken garip bir inilti duydu. Aniden geriye çekilip baktığında Lua'nın acıyla kıvrılan dudağını ve aralanmış gözlerini görünce buna inanamadı. Lua kendine gelmeye çalışırken bir şey söyledi ama sesi tam anlaşılmıyordu. Daha iyi duyabilmek için ona yaklaştı. "Neden bu kadar endişelisin?" Ingrid sonunda ne dediğini duyabildiğinde tekrar geri çekildi ve bir anda Lua'ya bir tokat indirdi.
Lua hem alevlerin hem de tokadın acısıyla zihni biraz daha açılmış olmalı ki şaşkın bir bebek gibi etrafına bakınırken "Bana neden vurdun şimdi?" diye bağırdı. Ingrid "Senin yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Beyninle beraber ben de ölüyorum ve az önce bilinçsiz bir koala gibi yok oluşundan habersiz şekilde uyuyor olman karşısında çaresizlikten aklımı kaçırıyordum.. bir de neden endişeli olduğumu mu soruyorsun?" diye konuşup azarlamaya devam ederken Lua gülümsedi. Sonra susmasını beklemeden bir anda uzanıp onu öptü. İşte bu dramatik ve romantik bir son olabilirdi. Sonsuz bir bilinçaltı boşluğunda yitip gitmelerinden önce bir veda busesi.
Ingrid sonunda kafayı yedik diye düşünürken etraflarını saran sıcak mavi alevlerin rengi kırmızıya dönüştü. Ardından aslında büyü gücünün dışarı taşmasından kaynaklanan alevler ait oldukları yere dönüp dengeye kavuşurken kanatları yeniden ortaya çıktı. Bu sefer bir su kadar şeffaf olan kanatları içinde ışığın her rengini yansıtan minik kristal zerreciklere sahipti. Şaşkınlıktan söyleyecek bir şey bulamıyordu. Lua'ya sıkıca sarılıp kanatlarını kullanmaya başladı ve artık düşmelerine engel oldu. Sonra da tam tersi yöne doğru kanat çırptı.
Lua artık bilinçaltı hapsinden kurtulduğu için zihni hızlıca iyileşmeye başlamış olmalıydı. Çünkü bir süre yükseldikten sonra uzakta yemyeşil bir ada olduğunu gördüler. Oraya ulaştıklarında sonunda bir yere basabiliyor olmak güzeldi. İkisi de öpücüğün ardından tek kelime konuşamamıştı. Ama şimdi minik adanın ortasında duran taş bir platform sayesinde bir şeylere odaklanabilirlerdi.
Taş platform birkaç basamak yüksekliğe sahip dairesel bir yapıydı. İki tarafında duran iki ağacın dalları ve gövdeleri bir örgü gibi yükselmiş ve tepede kavuşup yukarıya doğru tek bir ağaç gibi yükselerek ilginç bir kubbe yaratmıştı. Bir çeşit büyülü bir kapıya benziyordu. Ada fazla büyük değildi ama akan bir su kaynağını ilerideki bir şelaleden alıyordu ve etrafta hoş kokulu bitkiler ve alanı çevreleyen ağaçlar vardı. Herhalde bilinçaltı dünyası yavaşça buranın etrafında büyüyüp gelişmeye devam edecekti. Fakat buranın asıl önemi bu platformdan kaynaklanıyordu. İkisi de dışarıya buradan çıkabileceklerini anlamıştı.
Ingrid ona platforma çıkıp beklemesini ve odaklanmasını söyledi. Lua onun da gelmesi gerektiğini söylese de bu imkansızdı. Bedeni olmadan buradan çıkarsa Ingrid için iyi olmazdı. Lua şimdilik tek başına gitmek zorundaydı. En azından Ingrid buradan uzaklaşmadığı sürece arada sırada bir şekilde sesini ona duyurabileceğini düşünüyordu. Böylece Lua platforma çıktı ve odaklanırken zihnini serbest bıraktı. Son anda gitmeden önce en azından bir öpücük daha almalıydım diye düşünse de geç kalmıştı. Etrafını saran hava platformun çevresinde bir koza gibi ayrı bir alan oluşturmuştu. Çok hızlı şekilde bu bilinçaltı dünyasında uykuya dalarken gerçek dünyaya gözlerini açtı.
20 Eylül 2022 Salı
KUŞ
Bir kuş olduğumu hayal ederim ağaçlara bakınca. Kuş olurum ve arka bahçedeki ağacın dalına konarım.
Ağacın dalında bir karga ailesi var. Anne ve bebek yuvada duruyor. Erkek olan sanırım, yuvada durmuyor, ağacın dallarında ötüyor ve arada yemek bulup getiriyor. Mutlu gözüküyorlar. O ağaçta yaşadığımı hayal ediyorum. En azından özgürler, betonun içinde değiller.
Belki de başka bir yaşamda kuştum. Küçükken kuş olmak istediğimi hatırlıyorum. Sonra nedense vazgeçmiş olmalıyım, çünkü bir kuş olmadım. Onu da bir denemek lazımmış. Belki de daha mutlu olurdum kuş olup öyle devam etseydim hayata.
Kuş deyince mavilik insanın aklına geliyor. Özgürlük de.
Aslında hayaller de bir kuş olmalı. Uçup gidiyorlar. Kuşlar uçup kaçar ya hayaller de öyle değil mi? Gerçekleşmezler. Gerçekleşseler zaten kuş olmazlardı. Hayaller gerçekleşse şiirler de olmazdı. Kuşları insanlar vurup yiyorlar. Yani hayallerimizi de umutlarımızı da insanlar yiyor. Şiirleri de.
Duruma göre, insana göre, hayata göre, sevmek de bir kuş olabiliyor, uçup kaçıyor. Gülmek de. Çocukluk da kuş olabiliyor.
Yağmur yağıyor ve bütün kuşlar bir yerlere saklanıyor. Belki kuşlar da ağaçta iken çocukturlar ama yağmur yağınca, sonbahar gelince, yaprak dökünce ağaçlar, kuşlar da büyüyorlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






