19 Ocak 2021 Salı

FERİHA HANIM 9



(Feriha Hanım balıkçıda tanıştığı arkadaş grubuyla balık yiyip onların sohbetlerini dinledikten sonra eve gelmiş, erken uyumuş yorgunluktan, sabah da bayrak ile sohbete başlamıştı)

Feriha Hanım akşamın alaca karanlığında eve dönerken markete uğradı, maden suyu, çerez, meyve aldı,  sert Ezine beyaz peynirinden bir kalıp kestirdi. Çerezi unutunca bayrak “sorumsuz lakayt” diye başının etini yerdi. Market alışverişinden sonra evin yolunu tuttu, kapıyı açarak içeriye girdi, salona doğru bağırdı:

“Hadi bakalım sevgili bayrağım, akşam yemeği yiyelim, sonra da çay çerezle TV izleriz”

“Çerezimi aldın mı?”

“Aldım efendim aldım!”

İçinden onun duymayacağı bir biçimde;

“Huysuz şey” diye fısıldadı.

Bayrakla ilk kez böyle aynı gün içinde kahvaltı ve akşam yemeği yiyorlardı.

“Nasıl geçti dün?”

“Sohbet ettik balıkçıda o bir grup arkadaş ile işte”

“Aynılar mı?”

“Nasıl aynı?”

“Yani eski yıllardaki gibiymişler?”

“E hayat törpülemiş tabii hepsini"

“Akıllanmışlar mı?”

“Biraz. Yaşlanmak ve geride bırakılan gençlik”

“Ne güzel bir şarkıdır o”

“Hangi şarkı?”

“Bizim Orson’un var ya hani “I Know What It Is To Be Young”

Feriha Hanım, bayrağın bu sözü üzerine kalktı, Kadıköy’deki antikacılarda bulup aldığı eski müzik dolabını açtı, içinden bir kaset çıkardı, setin tuşuna basınca küçük bir kapak kırk beş derece devrildi, kaseti içine yerleştirdi, kapağı kapattı, altındaki küçük tuşa basınca kaset dönmeye başladı;

“I Know What It Is To Be Young” şarkısı çalmaya başladı.

Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum

Fakat sen yaşlılığın nasıl bir şey olduğunu bilemezsin

“Şarkı böyle söylüyor”

“Evet”dedi sadece, başını önüne eğdi, uzunca bir vakit konuşmadılar.

İlk konuşan kaybeder diye bir oyun vardır ya yenilmeyi göze alıp devam etti;

“Onlar çok acı çektiler değil mi?”

“Kimler?”

“Yeşil parkalı çocuklar”

“Aslında sadece onlar değil bütün ülke acı çekti, çekiyor. Yıllar gelip geçiyor kimsenin yüzünün güldüğü yok. Otobüs duraklarına bak, solgun umutsuz suratlar, İtalyan gondolları gibi bize ait olmayan pabuçlar, tahta fırçasıyla taranmış jöle saçlılar. Çantasını göğsüne yapıştırarak yürümeye çabalayan ihtiyar teyzeler, çaresizliğin çocukları, iki dakika sonra cinayet işleyecek kılıksız varoş delikanlıları, saçma sapan korna çalanlar, barut fıçısı gibi sokaklar caddeler, koca koca plazalar, yürümeyen yollarda doğaya açılmayan pahalı cipler, plastik yüzlü gülemeyen kadınlar. Yazlık balkonlarında yalnız oturan egoist ev sahipleri.

Kafka’nın böcekleri gibi ceplerindeki kredi kartlarından başka dostu kalmamış insanlar. Değme tiyatro oyun yazarının yazamayacağı televizyon kadın programları. Halim bunlardan iyi diyerek ocakta yemeğini yakma pahasına televizyonun önünde kendini avutan ev kadınları.  

Saçma sapan fiyonklu koltuklarla döşenmiş düğün salonları. İşsizlik, sokaklarda kavga eden evli çiftler, cep telefonlarında borçtan harçtan başka bir şey konuşamayan mutsuz erkekler ve telefonda kavga edenler, birbirlerine “aşkım” diyerek ortalıkta bağıran çağıranlar, üstelik aşkın sevdanın olmadığı bir memlekette yaşamak, en acısı bu” diyerek sustu, devam edemedi.

“Ne oldu yoruldun mu?”

“Yoruldum”

“Neden? “

“Yorulursun, bu ülke yorar insanı”

“Hadi çay koy o zaman, dinlendirir insanı çay”

“Biliyor musun sen benim bu dediklerime aldırma. Ne kadar kızarsak kızalım şöyle güzel bir çay içince hepsi geçiyor, bir de geceleri şu Boğaz Köprüsünden geçmek var ya, işte o an unutuyor insan her şeyi. Çünkü bütün güzelliği ile ışıl ışıl boğaz. Karadenizli yavuklusuna kavuşma telaşındaki bir genç kız gibi kıvrım kıvrım uzuyor. Yedi tepenin ihtişamı parlak taşlarla süslü, gökyüzüne asılı bir saray avizesi gibi. Gözünü sevdiğimin memleketi, bir başka güzel işte!

Ey güzel İstanbul ey! Nasıl bir şeysin sen. Biliyorum karanlık gecelerden gayrı artık hiç kimseyi de beklemiyorsundur. Beklediklerin beyaz atlara binip mavi bir yolculuğa çıktılar bile.

Sen benim kızgınlığıma aldırma, bizimki sevdadan başka bir şey değil sevgili dostum. Biraz da huysuzluk var serde, ne edelim yapımız öyle işte”

O gece ikisi de içlendiler, hüzünlendiler, iyi geceler dilediler birbirlerine ve uykuya daldılar.

Yalnız, gece tuhaf bir şey oldu.


(devam edecek)


(Not: Feriha Hanım, Moda'daki evinden Sarıyer'e balık yemeye gider. Yan masaya bir grup insan gelir. Birbirlerini eskiden tanıyan arkadaşlar yıllar sonra yine balıkçıda toplanmışlardır. Feriha Hanım da masaya oturur, onları dinler. Sonra evine gelir, son zamanlardaki en yakın arkadaşı, çocukluktan dostu eski solgun Türk Bayrağı ile sohbet eder)

18 Ocak 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 74



Bu haftanın Ağaç Ev Sohbetleri konusu minnoş Sessiz Gemi'den geldi. Çocukluğumuza götürüyor bizi. Korkulu anılarımıza. Kendisi de ayrıntılı bir şekilde anlatmış.

https://kavanozdakibeyin.blogspot.com/2021/01/agac-ev-sohbetleri-74.html

Çocukluğunuzda yetişkinlerin veya sizden büyüklerin sizi korkutmak amacıyla veya gerçekten inanarak anlattığı öcü, cadı, hayalet vs hikayeleri var mıydı? Bununla ilgili anılarınızı anlatır mısınız?

Çocukluğumda anlatılan öcü, cadı, hayalet hikayesi hiç hatırlamıyorum. Annem zaten korkulu hikayelerden, filmlerden korkar. Babam da ilgi duymaz. Ben de zaten hep ürkektim. Kardeşim de.

Annem korksa da bazen TV'de korku filmleri izler. Ama gözünü kapatarak tabii. Böyle izlerken ben de bikaç kez korku filmlerine rastgelmiştim, sonra hemen kaçtım tabii. 

Ama korku anılarım var tabii. İlki, gece yatakta iken her zaman yorganı başımın üstüne çekerdim, hala da öyle uyurum. Bir ayağım dışarda olur, solungaç gibi. Bunun nedeni de gece perdelerdeki, duvarlardaki ve bahçedeki ağaçların yapraklarındaki gölgeler. Hep korkunç olurlardı. Yaratıklar gibi, vampirler, zombiler gibi, Gulyabani filmindeki gibi. 

Karanlıktan hep ürktüm o yüzden. Karanlıkta örneğin banyoya giderken, sokak lambaları ışığı varken sadece yani, yürürken hep bazı yaratıkların üstüne bastığımı düşünürdüm. Veya fareler, hamam böcekleri gibi.

Bir de arkadaşlarla oyun oynarken hani yemek masası sandalyelerinden ev yapılır ya, üstüne de kullanılmayan perde, pike gibi şeyler örtülür, ben bu karanlık evin içine girdiğimde, yani çok küçükken, 2-3 yaşlarımda, evin dışındaki arkadaşlarım beni korkuturdu. Çevreden duydukları tuhaf kelimelerle, filmlerdeki, televizyondaki, öcüü, boo, şeytaan gibi ama bunu kısık sesle söylerlerdi, kendi sesleri ile değil, onlar söylemiyor da başkaları söylüyor, yaratıklar gelmiş, uzaylılar gelmiş gibi. Bunları hiç unutmadım, kapalı dar odalarda kalmamak huyum burdan gelir.

Ama daha sonra öğrencilikte ve bitirince buna benzer durumlarda kaldım. İstemeden tabii. Olur ya bazen eylemler aniden, Taksim'de, Beşiktaş'ta filan, öğrenciler, politikler, LGBT gibi, birden bi şeyler olur, polis gelir aniden, sular, panzerler filan, ordan geçerken birden eylem içinde kalırsın. İşte bu durumlarda korkarım tabii. Birkaç kez oldu. Birinde koşup en yakın kafenin tuvaletine girdim, diğerinde bir sinema, birinde de bir işhanı, ve üçünde de tuvalete girip birkaç saat durdum orda. Ortalık sakinleşsin diye. Tabii kitap okudum yani.

Bu hoş mimi de herkesler yapsııın! Boooo, arkanda ne vaaaar!

SENİ SEN YAPANLAR MİMİ



Sevgili Öteberil mimledi, onu da sevgili Ezgissimo mimlemiş, Instagramdan mimlediler ama ben bu mimi blogda yapıcem çünkü çokoş, isteyen herkes yapsın bu keyifli mimi. Sevdiğimiz şeyleri öğrenelim yaniii.

SENİ SEN YAPAN SEVDİĞİN ŞEYLER

Uyku. Çok severim. 8 saatten az uyuyamam. Uyandıktan sonra da yatakta keyif yapmaya bayılırım. Kedi gibi.

Oyuncaklar. Bebekler, ayılar, pandalar, onları süslemek, onlarla oynamak, konuşmak. Mırıl mırıl konuşturmak onları. 

Çocuksuluk, gülmek, komiklik, espri yapmak, şaka yapmak, alay etmek, iyi ve tatlı alay tabii. Bazı insanlar da çocuk kalsın yani yetişkin çok dünyada, dünyanın hali de belli.

İyimserlik, olumluluk, hayalcilik, gerçekleri kim sever ki yaaa? Seçme olanağı olsa herkes hayali seçer, ormanda kaybolanlar gerçek değil hayal patikasını seçerler.

Çizgi filmler, animeler, kahramanı çocuk olan filmler, kitaplar. Bebekler, kuşlar, çiçekler, ağaçlar, çakıl taşları, mumlar, kokulu sabunlar, müzik kutuları, periler, melekler.

Sokaklarda boş boş yürümek amaçsızca, yaşamı insanları izlemek sonra da öyküler yazmak. Büyükada, Kadıköy, Beşiktaş, Galata. Muz, çikolata, puding.

İnsanları mutlu etmek, çatışmadan uzak durmak, yavaş hareket etmek. Günlük tutmak. 

İşte ha büleee!

17 Ocak 2021 Pazar

DİLLER VE KELİMELER MİMİ



Sevgili ponçik Berra dilleri, kelimeleri, dil öğrenmeyi sevdiği için çok şirin bir mim hazırlamış. Kendisinin cevapları da gerçekten çok sempatik.

https://berraed.blogspot.com/2021/01/diller-ve-kelimeler-mimi.html

1. En çok öğrenmek istediğiniz dil hangisi?

Birden fazla dil var öğrenmek istediğim. Öncelikle Balkan dilleri. O yöreyi ve insanlarını sevdiğim için, yakın bulduğum için. Makedonca, Arnavutça, Boşnakça, Sırpça, Pomakça gibi. O yöreye gidip herkesin konuştuğu bütün dilleri konuşmak isterim. İkinci olarak Kuzey Avrupa dilleri. İsveç, Norveç, Hollanda, Danimarka, Finlandiya, yine bütün bu ülkelerin dillerini konuşup o ülkelerde herkesle anlaşabilmek isterim. Bir de tabii, Korece. Dizilerini, filmlerini, müziklerini sevdiğim çok ve şirin bulduğum bu insanlarla da kendi dillerinde konuşmak isterim.

2. Hangi yabancı dili konuşabiliyorsunuz?

İngilizce konuşabiliyorum. Fransızca biliyorum, okuyorum anlıyorum ama konuşamam. Fransa'ya gidip bir süre kalabilsem konuşurum tabii. İtalyanca, İspanyolca, Portekizce filan da Fransızca'dan dolayı az çok anlayabildiğim diller. Kelimeler ve yapılar ortak çünkü.

3. Türkçede en sevdiğiniz kelime nedir?

Fark etmez sözü. Ama bitişik yazmak daha hoş. Farketmez yani. Nasıl yazılsa da farketmez. Sözü sevmemin nedeni de yani işte değişmez, öyle de olur böyle de, anlamında olduğu için.

4.Herhangi bir yabancı dilde en sevdiğiniz kelime nedir?

Çok var tabii. İngilizce'deki phenomenon, fenomen, fena mena diye okunuyor. Korece'deki Aja Aja, don't give up anlamında, pes etme, saranghe, seni seviyorum, aniyo, hayır, ajumma teyze, omma, anne, söylemesi hepsi çokoş bu kelimeleri. İtalyanca'daki bambino, bebek, bellissimo, güzel. İngilizce'de aim high, yükseği hedefle. Fransızca'da hoş kelime o kadar çok ki. Le Ciel de Paris, Paris'te gökyüzü, Dans La Soleil, güneşin altında, Mon Dieu, Aman tanrım. İspanyolca'da Mi Casa e tu Casa, benim evim senin evindir, gibi. Latince tümüyle güzel mesela.

5. Hangi yabancı dillerin kulağa hoş geldiğini düşünüyorsunuz?

Fransızca, Arapça. İtalyanca.

6. Bu kelime ya da bu kelimenin tam karşılığı bizim dilimizde de olsun isterdim diyebileceğiniz bir kelime var mı?

Türkçe yeni dil. Çok fazla sayıda kelime yok. Belki 100 000 kelime olabilir. İngilizce ise birkaç milyon kelime. Her gün de yeni kelimeler türüyor İngilizce'de. Bizler az kelime ile konuşuyoruz. Yabancılar daha çok kelime ile. O yüzden herhangi bir duygu için örneğin onlarca İngilizce kelime var, bizde ise bir iki tane. O yüzden çok kelimenin bizde karşılığı yok. Örneğin, appasionata veya homesick deyince İngilizce düşününce daha etkili, Türkçede düşüyor etkisi. Veya flaneur deyince, bir Paris terimi, yollarda başıboş dolaşan insan, genellikle sanatçılar bunlar. Bizde tam böyle bir sözcük yok. Bizdeki flaneur Sait Faik örneğin. 

7. Türkçenin en sevdiğiniz yanı?

Valla bizim dil Ural Altay dil grubunda ve çok ülkede konuşuluyor, Asya'da, biraz Avrupa'da. İngilizce denli kelime sayısınca zengin olmasa da yaygın eski kadim dillerden. Zor bir dil değil diye düşünüyorum ayrıca.

8. Latin alfabesi dışında hangi alfabeler hoşunuza gidiyor?

Latince süper bu arada. Latince yaklaşık 2 000 kelimeyi, kökleri, ekleri öğrenen kişi birçok Avrupa dilinde binlerce kelimeyi öğrenmiş olur. Sanskrit, Japon, Kore alfabelerini öğrenmek ne hoş olur ayrıca.

Berra'nın hazırladığı bu mim bence uzun zamandır gördüğüm en iyi mim. Sizler de yapın da birçok şey öğrenelim birbirimizden.

16 Ocak 2021 Cumartesi

İYİ KIZ-SADİST-SAFSATALAR

 


İYİ KIZ

Mary Kubica

Martı Yayınları

Heyecanlı, sürükleyici bir gerilim romanı. Yazarın ilk kitabı ve dört yılda yazmış. Obsesif adlı gerilim romanını andırıyor. Bir kaçırma öyküsü.

Normal bir ailenin kızı Mia. Baba biraz ilgisiz, anne biraz zayıf. Mia bir okulda çalışıyor ve bir gün kaçırılıp bir dağ kulübesine götürülüyor, aylarca orada tutuluyor, bir adam tarafından. Sonra polis tarafından kurtarılıyor ama hiçbir şey hatırlamıyor, kendini bile, kendini bir başkası sanıyor.

İlginç, şaşırtıcı bir sonu var. Roman üç kişinin ağzından anlatılıyor. Mia’nın annesi, detektif, kaçıran adam. Gerilim sevenler için iyi kitap. Not:3/4


SADİST

Norm Applegate

Arvo Yayınları

Gerilim, korku romanı. Konusu herkesin kaldırabileceği gibi değil. Şiddet içerdiği için.

Bir adam ve yardımcısı gece kulüplerinden kızları kaçırıp, hapsedip, işkence ederek öldürüyor, videolarını çekip zenginlere izlettiriyor. Çok sayıda kız ölünce polis onların peşine düşüyor. Gece kulübünde çalışan bir kız da kendini yem olarak kullanıp polise yardımcı oluyor. Çevirisi başarılı değil yine de heyecanlı roman, şiddet ve işkence bölümleri ise dayanılacak gibi değil. Not:2/4





SAFSATALAR ANSİKLOBEDİSİ

Immanuel Tolstoyevski

Epsilon Yayıncılık

Eğlenceli, mizah dolu, kültürel, bilimsel bir tür düşünce ve safsata ansiklobedisi. Yaklaşık 500 sayfalık kitapta günlük hayatta kullandığımız çeşitli önermeler inceleniyor. Negatif elektrik alıyorum, içiniz güzel olsun, sükut ikrardan gelir, vardır bir bildiği gibi akıl yürütmeler, genellemeler, çıkarımlar, iddialar incelenip tarihsel, kültürel, psikolojik, felsefik, bilimsel olarak örneklerle, anekdotlarla, fotolar, grafiklerle açıklanıyor.

Bundan önce de, insanın düşünce tarihi anlatılmış. Sokrat, Platondan bugüne dek birçok filozof ve bilim adamı yoluyla düşüncenin, algının evrimi biraz da mizah yoluyla anlatılıyor. Bir genel kültür, popüler kültür, popüler bilim rehberi gibi de okunabilecek faydalı bir kitap da olmuş aynı zamanda.

Yazarı, Ekşi Sözlük yazarı, ayrıca podcast’leri ve fularsız entellik adlı sitesiyle tanınan bir sosyal medya ünlüsü. Not:3/4