Yaşlı teyze parkta oturuyordu. Tek başına. Omuzları biraz çökmüş. Zayıflamış. Yanına oturdum. Yine bayram geliyor, görüşecek, gelecek gidecek kimsem yok dedi.
Elleri kırışmış, parmakları romatizmadan büklüm büklüm. Göz bebeklerinin etrafında sisli mavi hareler oluşmuş. Saçları platin, Akdeniz beyazı.
Göz göze geldik, sanki birbirini iyi tanıyan akrabalar gibi, gülümsedik. Bana öyle garip bakma dedi. Çoluk çocuk gittiler, ölenler, terk edenler, beni unutanlar, görmeye üşenenler. Çocuklar torunlar da aramıyorlar.
İstanbullumusun teyzeciğim. Bak evladım, dön arkana, caddenin arkasında, yokuşun başındaki tahta konağı görüyor musun, işte ben o evde doğmuşum. Öğünmek gibi olmasın ama Beykozluyum. Anlayacağın, bir ben kaldım, bir bu tahta konak bir de İstanbul.
Zamanı geçirmişiz, eve gitme vakti geldi, evladım.


