20 Şubat 2019 Çarşamba

Limon Gemisi



Üç kız, üçü de aynı avluya bakan evlerde yaşıyorlar. Evler saray gibi. Kızlar buluştu. Sonbahar. Yapraklar dökülmüş. Yerler ıslak. Gökyüzü açık, birkaç bulut var. Kızlar koşmaya başladı. Şarkı söylüyorlardı.

Şarkıları unutmayayım diye düşündüm, uyanınca yutupta bulurum dedim, rüya gördüğümü anlamıştım. Kızlar bir kütüphaneye geldiler. Çok basamaklı idi girişi. Sanki kütüphane değil de tapınak. Ben de basamakların başında gelenleri karşılıyorum. Kütüphaneye diş tedavisi için gelmiştim. Ama dişçim erken çıkmış, yetişememiştim. Kütüphaneyi tanıtayım bari dedim.

Basamakların başına Kazım Koyuncu geldi. Birlikte fotoğraf çektirdik. Giderken dedi ki, her şey daha yeni başlıyor. Gerçekten de başladı. Üç kız ve ben uçan gemiye bindik. Yelkenli gemi. Aşağıya baktım. Her yerde buz var. Buzun altına kapatılmış bir canavar birden ortaya çıktı. Gemi gidiyordu. Aşağıda buzun kırık yerleri parlıyor.

Yaratığa ulaştık. Göklere kadar boyu vardı. Viking gibiydi. Elinde çift ağızlı bir balta vardı. Baltayı tüm gücüyle yere vurdu, buz kütlesi çatlayıp ikiye ayrıldı. Çok derindi, çatlak sanki bir kanyon gibiydi. Baltasını bir daha yere vurmadan onu durdurmamız lazımdı. Ah Kazım Koyuncu, başımıza ne dert açtın sen?

Buz parçaları, karlar dağılıyordu çevreye, üzerimize. Buz ne güzel kokuyordu. Temiz ve ferahtı. Uçan gemimizde bir sürü limon vardı. Birkaç tanesi ikiye kesilmişti, limon kokusu da vardı. Uykumda canım limonata çekmiş olmalı. Canavar da limon kokusunu almış olmalı. Bize baktı. Elini uzattı. Limon istiyordu. Ona birkaç limon attık ve uysallaştı. Gemide çok limon vardı nasıl olsa. Onu artık ele geçirmiştik.

19 Şubat 2019 Salı

Film Eleştirisi



Filmleri izleriz, keyif için, hoş zaman geçirmek için, meraktan, çeşitli nedenlerle. Severiz, sevmeyiz, beğeniriz, beğenmeyiz bir filmi. Zevklerimize, moralimize uygun olarak. O film bizim dünyamıza uygun düşer. Sevmek, beğenmek, kişisel bir görüştür. İyi deriz, kötü deriz. Normal izleyiciyiz işte. Eleştirmen değiliz. Eleştirmek daha farklı. Beğenilerimize göre eleştirebiliriz. Kötü deriz. Sevip sevmemek özgür irademize bağlı.

Filmleri bir de tarafsız gözle izleyebiliriz. Bu tarzda, kişisel beğenilerimiz, zevklerimiz, sevgimiz dışarıda kalır. Beğenmesek de iyi olabilir film, beğensek de kötü olabilir. Tarafsız göz demek, kişisel olarak yorum yapmak değil de sinemaya bir sanat olarak bakmak demek. Bunun için belki çok film izlemek, sinema kitapları, kuramları okumak, eleştiri türlerini okumak gerekiyor. Resim, edebiyat, müzik için de öyle.

Sinemanın bir dili var, anlatımı, kurgusu, öyküsü, yönetimi var. Yönetmenler, bu sinema dilini kullanmak durumunda. Bir yönetmen, kendi istedi diye sinema dili dışında bir film çeviremez. Ben yaptım oldu, diyemez. Elbette yapabilir, herkes özgür. Ama o yaptığı film olmaz, sinema olmaz, başka bir şey olur. Belgesel olabilir, tiyatro olabilir, bunlar ise sinema değil. Bir filmi izleriz, adı filmdir ama o aslında bir film değildir. Böyle örnek çok. Birçok film, film özelliğini taşımasa da film diyoruz.

Bir filmde bir dram olur, tiyatro dilindeki dram, bizim dediğimiz dram değil. Sağlam kurgulu bir dram olur. Bir öyküyü dram kuralları ile anlatır sinemacı. Bu nedenle, tiyatro eğitimi olan yönetmenler daha sağlam film çeker. Ama bu yönetmen sinema değil de tiyatro çekerse, tiyatro gibi film çekerse bu yine film olmaz. Ya da belgesel çekerse yine film olmaz. Çünkü, sinema kurgudur, belgesel değil.

Aynı şekilde, tiyatro eğitimi olan oyuncular daha iyi oynar. Çünkü, dram bilirler. Yani, örneğin, bir oyuncu filmde ağlayacaksa bu gerçekten de bir ağlama olmalıdır. Ayrıca, oyuncu filmde kendini oynayamaz, o rolü oynamalıdır. Bizler, onu izlerken, o oyuncuyu tamamen unutup da canlandırdığı role kaptırırsak, o oyuncu iyi oynamış demektir. Aynı şekilde, bir yönetmen de filmde kendini unutturmalıdır. İyi yönetmen budur. Filmi onun çektiğini unuturuz.

Bu yüzden iyi oyuncular, kötü oyuncular var. İyi oyuncu, kendini unutturur, kötü oyuncu kendini oynar. Bir de gerçek yıldızlar var. Onlar da, hem rolünü iyi oynar ama aynı zamanda kendisidir de. Bunlar en iyi oyuncular.

Yani, bir kişisel görüş bir de sanatsal bakış var. Bir de üçüncü bir bakış var ki o da filmin doğru olması. Doğru mesaj vermesi. Zararlı olmaması. Bu da esnek. Çünkü, neye göre doğru. Kime göre. Bu da zor. Hangi görüşe göre doğru. 

Örneğin,Tarantino filmleri. Tarantino, iyi yönetmen. Ama filmleri doğru değil. Çünkü, şiddeti şiirselleştiriyor. Filmlerini sevebiliriz, hayran olabiliriz. Ama filmleri doğru olmayabilir. David Lynch, Lars Von Trier de öyle. Çarpıcı filmleri var, karmaşık. Ama bu filmlerin iyi veya doğru olduğunu göstermiyor.

18 Şubat 2019 Pazartesi

Defterlerden 4



Ayy sevgili defterciğim, seni bu yıl için almıştım ya, yenisin ya, unutmuşum, bugün anneme söyledim, senin için hayırlı olsun böreği yaptırdım.

Biliyor musun, küçükken karınca ve çekirge beslerdim, sonra da korkmaya başladım onlardan. Bak Kore dizilerinden neler öğrendim. Çalmotesso, kençana, algesimnidaa, arasso, kre, krezo. Kree. Palli palli. Hızlı çabuk demek.

Ay annem bir yere giderken, güne, misafirliğe veya bir etkinliğe, hep şikayet ediyor, gitmem diyor, istemiyorum, diyor. Gidince de en çok o eğleniyor, kalkmak gelmek bilmiyor.

Ben minikken hep kendi kendime oynardım. Legolarla. Ama bir yerlere giderken çok soru sorardım yolda. Her şeyi merak ederdim. Annem de bana sen büyüyünce savcı olacaksın derdi. Annem babamla çok sinemaya giderdik. En çok da çizgi filmlere. Ben daha ilk girişte başlardım, gazoz istiyorum diye. Babam, arayı bekle derdi. Ben de babama hep, bak baba, gazoz demiycem derdim. Ara verilinceye dek.

Geçen akşam, birden elektrikler kesildi. Net gitti. Meğerse yönetici bir şeyler yapmak için elektriği kapatmış. Bize haber vermeden yapılır mı yaa.

Annem diyor ki, sebze meyve artık çok pahalı. Biz tavuk balık et yiyelim sadece. Anne dedim, benim buna tepkim, umursamıyorum, ben daha küçüğüm, siz düşünün, onu da mı ben düşüneceğim yani.

Annemle yolda yürürken, sokağın köşesinde bir araba gördük, sinyal vermeden döndü, baktım aa dayım, dayı dedim çok ayıp çok. Telefonda iş konuşuyormuş, ondan unutmuş sinyal vermeyi.

17 Şubat 2019 Pazar

Sky Castle ve Romance is a Bonus Book



Sky Castle

Yirmi bölüm ve her bölüm birer saat. Biraz eğlenceli, biraz dram, biraz komik, biraz eleştirel bir dizi. Sky Castle adında bir sitede oturan hali vakti yerinde aileler. Kadınlar çok hırslı. En büyük hırsları da çocukları. Çocukların okullarda başarılı olmaları için yapmayacakları şey yok.

Biraz bizim Ufak Tefek Cinayetler havasında. Sitede yaşayan ve birbirini tanıyan, arkadaş olan aileler. Ama hırslı kadınlar yüzünden birbirlerine rakipler de. Erkekler de hırslı olsa da kadınlar felaket. Çocuklar da ailelerini mutlu etmek için hep başarılı olmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Aileleri onların çok iyi üniversitelerde okumalarını istiyorlar. Çocuklar da zavallı.

Dizi biraz sakin normal giderken tansiyon yükseliyor, bir yığın olay, düzen başlıyor. Kadınlar savaşırken erkeklerin de sırları var. Karakterleri bir sevip bir kızıyorsunuz. Çocuklar da bazen anneleri gibi oluyor. Bol entrika, gizem, savaş.

Zengin ailelerin iç dünyaları, eğitim sistemi, başarı hırsı, yarışan anneler. İlgiyle, merakla izleniyor. Bitmek üzere. Alışık olduğumuz Kore dizilerinden değil. Bizimkiler bu dizinin yerlisini çekebilirler. Çok uygun.




Romance is a Bonus Book

Korelilerin yaptığı en hoş türden bir dizi, romantik komedi. Çok yakışıyor gerçekten de, sevimli, şirin, komik ve gerçekten de romantikler, dizilerde, yani romantikmiş gibi davranmıyorlar, hissediliyor romantizmleri ve komedide de zaten çok iyiler.

Bir yayın şirketi, çalışanlar arası ilişkiler. Başrolde Lee Jong Suk, bir yazar, editör, işinde parlak, kendisi tatlı, yumuşak. Lee Na Young ise baş kızımız. Metin yazarı. Başarılı ama işsiz, iyi zamanlarında değil. Yayın şirketine girer. İkili arasında aşk başlar. Dizi bizim Erkenci Kuş havasında. Devam eden dizilerden. Bu türü sevenlerin favorileri arasına girer.

(Koreli erkek oyunculardan ilk üçüm: Lee Jong Suk, Park Seo Joon, Ji Chang Wook)

16 Şubat 2019 Cumartesi

Garcia'ya Mektup ve Bülbülü Öldürmek



Garcia’ya Mektup

Elbert Hubbard

Kafekültür Yayıncılık

Garcia’ya Mektup, bütün dünyada özellikle iş dünyasında iyi tanınan bir öykü. Bütün iş adamları, yöneticiler, Garcia’ya mektubu hiçbir soru sormadan götürecek eleman isterler. Birini çağırırsın, ona bunu Garcia’ya götür dersin, o sana hiçbir soru sormaz, Garcia kim demez, nerede demez, peki der ve götürür.

Amerika’da İncil’den sonra en çok basılan eser. Dünyanın birçok yerinde kurum elemanlarına dağıtılan bir el kitabı. Yaklaşık 120 yıl önce yazılan bu kısa öykü her daim popüler. Kitapta benzer birkaç öykü daha var.

Not:3/4



Bülbülü Öldürmek

Harper Lee

Sel Yayıncılık

Dünyada en çok okunan ikinci roman, ilki de İki Şehrin Hikayesi, İngilizce konuşulan ülkelerde elbette.

Öykü ve dil, Pal Sokağının Çocukları tadında ve duygusunda. Romandaki hayatı anlatan küçük bir kız, Scout. Annesi, babası, abisi Jem ve diğer yakınları ile yaşayan tatlı masum bir kız. Romanın dönemi, Amerika’da siyahların henüz benimsenmediği yıllar, 1960’lar, tutucu güneyi Amerika’nın.

Beyazlarla siyahlar birlikte yaşasa da siyahlar aşağı görülüyor. Bir beyaz kızın başına bela gelince doğal olarak bir siyah suçlanıyor. Mahkemede de siyahların bir değeri yok. Siyah adamı savunan avukatın kızı Scout. Onun şirin dilinden, bakış açısından bu ağır sosyal durumu izliyoruz.

İnsancıl, sevimli, kalbe işleyen roman.

Not:4/4