16 Nisan 2021 Cuma

FİLM SEÇKİSİ 9

 


CARLOS SAURA FİLMLERİ

İspanya ve dünya sinemasının en usta yönetmenlerinden.

BESLE KARGAYI

Cria Guervos, 1976

Kardeşler, anne babaları öldükten sonra hala ve babaanneleri ile yaşarlar. Kendi evlerinden sonra alışmak zor olur. Aynı zamanda İspanya’nın da zor dönemidir. Çocuklar, kendilerine hayal dünyası yaratırlar. Derin filmlerden. Not:4/4

İNTİKAM ATEŞİ

Dispara, 1993

Sirkte çalışan bir kıza tecavüz ederler o da intikam peşine düşer. Ondan hoşlanan bir gazeteci oğlan da kızın peşine düşer. Sağlam bir dram ve gerilim filmi. Not:4/4

GOYA BURDEOS’DA

Goya en Burdeos, 1999

Goya’nın yaşlılık dönemi, hasta ve sağır olduğu zamanları anlatan film onun resimleri yoluyla hayatını bize gösteriyor. Goya bir yandan geçmişini anlatıyor. Resimleri canlanıyor. Not:4/4

CARMEN

1983

Bir dans filmi. Bir İspanyol dans grubu ünlü Carmen adlı romanı sahneye, dansa uygulamak için provalara başlarlar. Çalışmalar devam ederken dansçılar arasında aynı romandaki gibi ilişkiler başlar. Gerçek yaşamla dans iç içe geçer. İlişkileri romana benzemeye başlar. Film oldukça İspanyol ve başarılı. Not:4/4

KANLI DÜĞÜN

Bodas de Sangre, 1981

Bir flamenco dans grubu şair Lorca’nın Kanlı Düğün adlı eserini sahneye koyar. İki eski sevgili, biri erkek ve evli, diğeri henüz bekar ama evlenme aşamasında, erkek eski sevgilisine tekrar dönmek ister Lorca’nın bu aşk dramında. Oyuncular eseri dansla anlatırken sahne dışında da benzer dramlar yaşanır. Bir klasikleşmiş dans filmi. Not:4/4

FLAMENCO

1995

Bir Flamenko belgeseli. Danslar yoluyla bu dans tarzının tarihi, gelişimi, Flamenko müzikleri, türleri, ritmleri, dansları tanıtılır. Genellikle insan sesi, şarkı, gitar ve dans vardır. Sevenler kaçırmasın. Not:4/4

TANGO

Bir yönetmen bir tango filmi çekmek ister. Eşi onu terk etmiştir. Yönetmen, senaryo ve hazırlıklarla uğraşır, para da bulması lazımdır. Filmi için istediği bir dansçıya aşık olur ama ona olan aşkı tehlikelidir. Film içinde film ve tango dansı. Sevenler kaçırmasın. Not:4/4

SALOME

2002

Salome, tarihsel bir aşk ve intikam hikayesi, bir trajedi. Bunu sahneye koymak isteyen dansçıların rollerine hazırlıkları ve sahneye konması. Dans, dram, aşk, tutku ve İspanyol yaşamı. İspanyol danslarını sevenler için. Not:4/4

15 Nisan 2021 Perşembe

GÜNCE 3

 


Değişik meyveler var ya küçükken bir seram olmasını hayal ederdim, zaten her şeyi hayal ederdim, bahçeli evimiz olmadı hiç ama hep balkonlu evler ve saksılar işte.

Adamın birine otuzaltıbin volt elektrik çarpmış adam elektrik dahisi olmuş gitmiş bir de teori üretmiş notere gitmiş onaylatmış, minikken çatıda kuşumuzu ararken bana da elektrik çarpmıştı.

Anneannem diyor ki, düşüncelerini buzdolabına kaldırıyormuş. Ama en çok da olumsuz düşüncelerini. Orda dursunlar beni rahatsız etmesinler diyor. Bir kişi anneanneme eğer ikinci kez olumsuz davranırsa o zaman hatırlatıyormuş.

Makarna saymaya başladım. Merak ettim bir makarna paketinde kaç tane makarna var diye. 500 civarı saydım. 50’lik gruplara ayırdım. 50 tanesi bir kişilik öğün oluyor gibi. Yemeğin yanında yani.

Annemin komşusu teyze, cep telefonunu kaybetmiş. Ortalığı ayağa kaldırmış. Bulamamışlar. Kızını aramış. Kızı demiş, anne, çantana bir baksana, çantasından çıkmış tabii.

Ruh yokmuş galiba. Kimyasalmışız. Robot gibi, bitki gibi. Duygular, düşünceler de beyindeki kimyasal sonuçlarmış. Bilgisayar bozulunca geriye bir şey kalmıyor ya biz de öyle oluyoruz demek ki ruh olmayınca. Kalbim kırıldı, küstüm evrene, bunu nasıl yapar diye.

Akvaryum temizlemek önemli ve ilginç. Filtre, atıkları topluyor. Suyun akıyor olması lazım, hava kabarcıkları suyu oksijen dolduruyor. Akvaryum pek kokulu olmuyor. Normal ırmak gibi temiz oluyor ama filtre yosun gibi hatta daha kötü kokuyor, temizlerken. Temiz suda temizlersen filtreyi su çamur gibi oluyor mesela çünkü sudaki her çöpü tutuyor.

14 Nisan 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 20



Her hafta bir arkadaşımızın belirlediği beş kelime ile öykü, deneme, şiir benzeri yazı yazma etkinliğimiz devam ediyor. Etkinliğimize isteyen herkes katılabilir ve beş kelime de verebilir.

Bu hafta kimse ben beş kelime vereyim demeyince ben verdim kelimeleri. Haftanın kelimeleri şunlar:

Gezgin Kutsal Vampir Mevsim Şifa


LORAN VE HAKU

Sabah olmasını bekleyemedim. Düşünceler uyumama bir türlü izin vermeyince kuzgun tüyüyle kaplı paltomu üzerime sıkıca giyinip kulübemden dışarı çıktım. Gündüzleri hava yaz mevsiminde 16-17 dereceye ulaşmayı başarsa da geceleri eksilere düşüyor ve genellikle fırtınalı geçiyor. Bu yüzden yolculuk beklediğimizden de zorlu geçebilir. Çünkü yakında kış gelecek. Eski dünyanın mevsimleri şimdi bildiğimizden çok farklıydı. Eskiden belirgin bir yaz mevsimi ve kış mevsimi ve bunların da çok kısa geçiş dönemleri vardı. Fakat şimdi yılın 7 ayı kış ve geri kalanı da hafif bir ilkbahar gibi geçiyor. Güneşin sıcak olduğunu en fazla iki ay hissedebiliyoruz.

Yüzüme çarpıp resmen derimi kesen rüzgara karşı yürüyerek Haku'nun evine vardım. Birkaç yıldır burada kamp kurduğumuz için artık hepimizin bir evi vardı. Hatta burada doğan ilk çocuk da yanılmıyorsam 7 yaşına varmış olmalı. Zavallı şeyler göçebe olmayı ilk defa tecrübe edecek. Bu duruma alışkın olsam da birkaç yılda bu yere alışmıştım ve minik kulübemi gerçekten ev gibi hissetmeye başlamıştım. Ayrılmak biraz kalbimi kıracak ve herkesin de böyle hissettiğine eminim. Haku biraz ağır işittiği için kapıyı epey yumruklamam gerekti. Gören de adam ölüyor sanır. Kapı açıldığında kendimi içerinin sıcağına attım. Böyle bir fırtınada dışarıda olmak akıl işi değil. Benim halimi görünce Haku telaşlanmak yerine “Yine mi sen!” diye azarladı. O benim akıl hocam olduğu için gecenin bir vakti gelmelerime alışkındı. Kafama ne zaman bir şey takılsa onun yanında bitiyordum. Fakat kuzgun paltomu çıkartıp astıktan sonra kazağın omzunu çekiştirerek açtığımda hayalet görmüş gibi geriye birkaç adım atarak kendisinden hiç beklenmeyecek derecede sarsıldı. Onun bu tutumu karşısında gerçekten korkulacak bir hastalığa düştüğümü anladım.

"Durumum bu kadar mı kötü yani?" diyerek onu kendi düşüncelerinden bulunduğumuz boyuta çektim. Bana şimdi de acıyan gözlerle bakıyordu. "Konuşsana Haku! Bitkilerinle bir şey yapamaz mısın?" Bir süre düşünmeye devam ederek sinirlerimi epey yıprattı. Sonra köşedeki masayı gösterip oturmamı işaret etti. Hâlâ tek bir kelime sarf etmiyordu. Onu bu kadar korkutup dilini yutmasına sebep olduysa omzumdaki bu iki diş yarası ölümcül olmalıydı. Belki de ona gelmekte çok geç kalmıştım. Dört gün beklemek yerine hemen ona gelseydim bir şey değişir miydi diye düşünürken Haku bir takım keskin doktor aletlerinin ve sargı bezlerinin olduğu çantasıyla yanıma geldi. Kazağı çıkartmamı söylerken bir yandan da yüzüme hiç bakmadan masanın üzerine serdiği temiz örtüye neşter, makas ve başka aletlerle beraber can yakıcı o iğrenç temizleyici sıvıyı dizmeye başlamıştı. Yaranın içini açıp görmek istiyordu. Dediğini yapıp iki kat giydiğim kazakları çıkarttım. Acıyı daha az hissetmeyi umarak köşedeki odun ateşinin harelerine odaklanıp bana verdiği çayı içtim.

Haku yarayı kesip açtı. Acı hiç de azımsanamazdı ve biraz daha güçsüz olsam bayılabileceğimi hissediyordum. Yara öyle kötü enfeksiyon kapmıştı ki omuzumda bir yumruk kadar büyük bir şişkinliğe ulaşmıştı. Garip bir şekilde içinden kan yerine yeşil bir sıvı akıyordu. Bunu görünce aklımı kaçıracak gibi oldum ve koca bir yetişkin olmama rağmen neredeyse ağlayacaktım. "İçim mi çürümüş Haku? Bu ne böyle yeşil yeşil, küflendim mi yoksa?" diye saçma sapan sorular sormaya başladım. Bir ekmek gibi küflendiğimden endişe ediyordum. Biraz da sarhoş gibiydim ve bu bana az önce içirdiği çay yüzünden olmalıydı.

"Enfeksiyon için neredeyse geç kalıyormuşsun aklın neredeydi senin çocuk?" diye beni azarlarken neredeyse bütün küfümü aldığı ve o yakıcı sıvıyla temizlediği yaramı tekrar dikmeye başladı. Yaranın olduğu yerden bütün vücuduma şu odun ateşi gibi alevler yayılıyordu. Başım dönmeye başladığında Haku beni mumya gibi sarmayı bitirmişti. Zar zor ayakta durabildiğim için beni odanın karşısındaki yatağına taşıdı. Uzandığımda biraz daha iyi hisseder gibi oldum. Bir sandığı karıştırıp şişelerin arasından bir tanesini seçti ve getirip bir yudum almamı istedi. Yarın yola çıkacağımız için odadaki bütün rafları boşaltıp bütün ilaçlarını iki üç sandıkta toplamıştı. Sandıkları taşıyacak olan dışarıdaki kurtların uluması fırtınaya karışıyordu. Onlar insandan biraz daha büyük ama evcil kurtlardı ve soğuk havaya inanılmaz uyum sağlamışlardı.

"Bir gün böyle bir şeyle karşılaşacağımı biliyordum ve eski yazmaları bu yüzden araştırıyordum." dedikten sonra nefes alıp konuşmaya devam etti. Sonunda konuşuyor olması beni rahatlattığı için sözünü kesmeden dinledim. "Doğru şifacının yanında olduğun için şanslı sayılırsın Loran. Fakat benim yapabildiklerimin de bir sınırı var. Yakında kendini çok aç hissedeceksin. Kendini sakın kaybetme. Asla çiğ et yemeye kalkışma. Kendini kötü hissettiğin zamanlarda sana vereceğim ilacı içeceksin ve vahşileşmeni böyle engellemeye çalışacağız. Unutma asla çiğ et yok. Onu bir defa denersen geri dönüşün olmaz. Anladın mı?"

Şaşırmıştım. Ne demek istediğine dair en ufak bir fikrim yoktu. "Çiğ et mi? Vahşileşmek mi? Köpek miyim ben ne diyorsun Haku?" diye sordum. Ama o oldukça ciddi görünüyordu. "Şu an pek insan olduğunu da söyleyemeyiz öyle değil mi? Isırıldın Loran! Bir Opkan tarafından ısırıldın.. Bazı kaynaklarda onlara Vupkan, Ubır veya vampir deniyor. Bizse Gece Gezgini diyoruz. Bir Gezgin tarafından ısırılıp hangi akılla bunu sakladın söyler misin, delirdin mi sen?"

Bana bu kadar kızmış olmasını pek anlamıyordum. Tamam vahşi ve saldırgan yaratıklar ama beni öldüremedikleri için mutlu olmamız gerekmez miydi? Bunu Haku'ya sorduğumda bana şaşkın gözlerle baktı. Eski hikayelerden bahsetti ve ısırılan kişilerin de onlara dönüşebileceği teorisini anlattı. Bu bana epey saçma gelmişti. Enfeksiyondan ölmem dışında bir tehlike olduğu düşüncesini aklım almıyordu. Üstelik bu hikayeler çocukları korkutup ormandan uzak tutmak için anlatılırdı. Gerçek olduğuna dair hiç kanıt yoktu. "Kanıt sensin!" diye bağırdığında gerçekten korktum. Söylediği şeyin gerçek olmasından korktum. Isırıldığımdan beri güneşten kaçınmam, hiç doyuyor gibi hissetmemem ve hep susamış hissetmem hikayelerdeki belirtilerin aynısıydı. Ben.. ben bir Opkan.. Vupkan.. adı her neyse bir Gezgine mi dönüşecektim... Bedenimdeki tüm kan korkudan çekilmiş gibiydi. Kan.. Kan düşünmemeliydim..

Kendimi kaybediyor gibi görünmüş olmalıyım ki Haku kafama elindeki havluyla vurdu. Dikkatimi yeniden ona verdiğimde beni hayattan almasını istemiyorsam sakin olmamı ve odağımı kaybetmememi söyledi. Kontrolü elimde tutarsam bununla yaşayabileceğimi umuyordu. Bana üzerinde iki çakıl taşı bağlanmış olan bir kolye verdi ve hiç çıkartmamamı söyledi. "Atalarımızdan kalan kutsal bir eşya bu. Vhalar ve Eitha'nın yadigarı olduğu söylenir. Sana güç verecektir." diye açıkladı. Bir de şimdilik artık insan olmadığımı.. tamam yani yarı insan olduğumu kendisinden başka kimseye söylemememizin daha iyi olacağını belirtti. Çünkü hâlâ zorlu bir yolculuk için onlara rehber olmam gerekiyordu.


Not: Kelime Oyunu 1 adlı yazımda Eitha'nın öyküsü başlamıştı. Şu sırayla duruyor o yazımda. Vhalar, Eitha, Elina, üç kısım yani. Geçen haftaki Kelime Oyunu 19 adlı yazımdaki İki Yıldız adlı öykü de dördüncü bölüm idi. Vhalar adlı şiir aslında bu hikayenin bu dört bölümlük kısmının sonu gibi bir yandan, Vhalar için ağıdı aslında o yok olduğu için geride kalan denizciler yakmışlar. Eitha ile Vhalar yok oldular, öldüler, sonunda, Vhalar kendini feda etti, Eitha'yı karanlıktan kurtarmak için. Geriye iki çakıl taşı kaldı. Elina, Eitha'nın kaderini değiştirmek zorunda kalmıştı. O zaman Vhalar'ın da kaderini değiştirdi, Elina'nın seçme şansı yoktu, Elina önüne çıkan kişiye yardım etmek zorundaydı, Eitha'yı ölümden kurtardı ama karanlığa düşmesine neden oldu. Bu dört bölüm bu öykünün ilk kısmı oldu, ilk bölüm. 

İkinci bölüm ise Kelime Oyunu 3 yazımdaki Kamp adlı öykü ile başladı. Bu yazımdaki Loran ve Haku adlı öykü de Kamp'tan sonra ikinci kısım. Öykü devam edecek. Yani toplam altı bölüm oldu şimdilik.

13 Nisan 2021 Salı

FERİHA HANIM 21

 


Feriha Hanım ve Türk Bayrağı hazırlanıp evden çıktılar, gelincik arkadaşlarının tiyatro oyununu izlemek için. Yeşil parkalı arkadaşlarının yazdığı oyunu izleyeceklerdi.

Türk Bayrağı, senin gelincikler solmuşlar, dedi, Feriha Hanım’a.

Onlar solmazlar diye cevap verdi. Sadece yıllar geçti ama gözlerindeki ışıltıyı görmedin mi onların?

Ben soldum ama.

Sen soldun tabii, kumaşsın çünkü, ana senin temsil ettiğin ruh hiç solmaz, aynı gelincikler gibi.

Neydi bu oyunun adı şimdi?

Gelincikler.

Hangi yılları anlatıyor?

1970’leri ama bizim gelincikler 1973 yılını anlattığını söylediler, o günlerdeki kendi hallerini oynayacaklarmış.

O zaman video kameraya da çekeriz değil mi?

Sen hatırlıyor musun kameraları?

Tabii ki, sen çekmeceye koyuyordun ya, hatırlıyorum, Kodak markaydı, Osman Naci Bey yurtdışından getirtmişti, o günlerde çok yaygın değildi daha, 1980’lerde yaygınlaştı galiba değil mi? Her şeyi çekerdiniz, arkadaşlarınızın nikahlarını, doğum günlerini.

Evet, o zamanlar o kameraların filmleri vardı, ülkemizde baskısı yapılmıyordu, İsviçre’ye gönderiyorduk filmleri, onlar banyolayıp gönderiyordu, 8 milimetrelik filmler.

Seyirciler salonu tıka basa doldurmuşlardı. Sahne perde hazırdı. Seyirciler en şık kıyafetlerini giymişler öyle gelmişlerdi. Adettendir tiyatro binasında yüksek sesle konuşulmaz, oyundan önce fısıltılar duyulur sadece. Para almadan yer gösteren memur bilet göstericileri ile bulursunuz yerinizi. Üç kere gong çalar, sonra ışıklar söner, sonra kat kat rulo kımızı kadife perdeler açılır ve oyun başlar.

Lakin bu sefer bir tuhaf durum var. Seyirciler adeta mermer heykel gibiler. Boş, boş bakıyorlar, nefes bile almadan öylece kırpılmayan gözlerle seyrediyorlar. Hiç tepkileri yok. Oyuncular sanki boş bir salona oynuyor gibiler. Birinci ara veriliyor lakin hiç kimse antreye çıkmıyor aynı bilinmez durgunluk, bütün bir salon öylece sessiz tepkisiz, kimse başını bile çevirmiyor. İçerde sessizliğin ürkütücü bir serinliği dolaşıyor sadece. Fısıltılar bile kesilmiş.

Bazı oyuncular birinci perde arasında kapanmış kadife perdeyi aralayarak merak içersinde gizlice salona bakıyorlar. Hiç tepki yok. Oyunun başından beri hiç kıpırdamıyorlar. İkinci perde açıldıktan sonra da durum değişmiyor oyunun ikinci yarısının ortalarında bu sessizliğin tepkisizliğin karşısında oyuncuların konsantreleri bozulmaya başlıyor. Feriha Hanım ile Türk bayrağı ilgiyle izliyor sadece ve yeşil parkalı gelincikler. Salondaki diğer herkes, sessiz tepkisiz.


(devam edecek)

Foto: Kağıthane Şehir Tiyatrosu

(Not: 90 yaşındaki emekli resim heykel öğretmeni ve rehber Feriha Hanım, Moda'daki evinden Sarıyer'e gider, eskiden eşiyle gittikleri balıkçıda balık yer, yan masaya bir grup gelir, yıllardır birbirini görmeyen arkadaşlardır gelenler, Feriha Hanım onların masasına oturup sohbetlerini dinler. Daha sonra evine gelir ve eski Türk bayrağı ile sohbet eder, daha sonra da bu balıkçıda karşılaştığı insanların Beşiktaş'ta toplanacağını öğrenir, bu insanlar bir zamanlar yeşil parkalar giyerlermiş ve kendilerine gelincik derlermiş. Feriha Hanım ve bayrak birlikte Beşiktaş'a giderler, balıkçıdaki insanları bulacaklardır. Meydana gelen insanlarla sohbet ederler ve eve dönerler. Yeşil parkalı gelinciklerin yazıp sergilediği tiyatro oyununu izlemeye giderler)

 

12 Nisan 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 86



Bu hafta kimseden ses çıkmayınca Ağaç Ev Sohbetlerini ben yazayım dedim. Eğlenceli, keyifli bir konu olsun diye düşündüm.

"Çocukken size aile ve akrabalar tarafından yalanlar söylendi mi, kandırıldınız mı, inandırıldınız mı? Veya, siz yalanlar söyler miydiniz, hayali olaylar uydurur muydunuz? Masum yalanlar tabii ki, seni leylekler getirdi gibi"




Ailede yalan söylenmez tabisi. Anne babalar çocuklarını yalanlarla büyütmezler, korkutmazlar. Ama tatlı yalanlar olabiliyor, zararsız yalanlar. Televizyon, masallar, kitaplarla herkesin kendine göre bir hayal gücü oluyor. Teyzeler, halalar genelde daha küçük yaşlarda olduklarından onlar oyun olsun diye çok şeker yalanlar söylerler, uydururlar bol bol. Siz de hayal gücü olan biriyseniz vay halinize.

Ben de minikken her şeyle konuşurdum, ağaçlarla, çiçeklerle, kedi köpekle, sineklerle, tırtıllarla, eşyalarla konuşurdum. Onlara bir şeyler söyler sonra da onlar gibi konuşur kendime cevap verirdim. Onların da benimle konuştuğuna inanırdım. Oyuncaklarımla ve eşyalarla hala konuşurum, ev eşyalarının isimleri vardır.

Yanlış yaptığım her şeyi hayali kahramanlara, oyuncaklara yüklerdim. Ben işemedim Dora işedi valla, bardağı ben kırmadım Şimal kırdı. Şimal bir büyücü, gözüyle kırabiliyor camı, bana kanıtlamak için kırdı, annecim Şimal bak benim toka çekmecemde yaşıyor, çekmecenin arkasından iniyor, duvardan geçiyor, sokağa çıkıp oynuyor, dönüyor, ben de onunla gitmek istiyorum ama daha küçüğüm diye beni yanına almıyor. Anneciğim Seray biliyor musun uzaylı, uzaydan gelmiş annesinin karnına girmiş, annesinin haberi yok bundan. Anne o zaman ben de uzaylıyım değil mi?

Yani böyle uzaylılara, görünmez varlıklara hep inandığım için teyzelerim, halam filan benimle dalga geçermiş hep, bunu sonra anladım. Bana gelen hediyelerin, jelibonların, bebeklerin hep uzaydan geldiklerini söylerlerdi. Pudingleri büyüyle yaparlardı hep. Uzaylılarla arkadaştı teyzelerim ve halam. Onlara söylerlerdi, onlar da bir dolu eşya, hediye, tatlı, pasta getirirler teyzelerime halama, onlar da bunları bana getirirdi.

Teyzelerim büyücü ya, derlerdi ki, doğduklarında beş yaşındaymış birisi, diğeri de yedi yaşında, kendilerini öyle doğurmuşlar. Büyücü oldukları için ikide bir sanki birileri ile konuşurlardı, başlarını sağa sola çevirip bir şeyler söylerler, sonra da Heidi ile konuştum da seni kırlara çağırıyor, bak ben şimdi Heidi oldum, ben artık Heidi'yim, sor bana istediğin her şeyi, derlerdi. Halacığım derdim, Ninja'daki April girsin içine hadi, onunla konuşmak istiyorum. Biraz daha büyüyünce tabii çok alay ettiler benimle, onlara inandığım için. Ama bence teyzelerin, halaların hep süper güçleri var, ormandaki o kapıdan geçiyor hepsi, Nibelungen hazinelerinin peşindeler onlar.

Sizin de varsa böyle anılarınız siz de anlatın hadiii.


ÖNEMLİ NOT:

Sevgili Anna (Gecenin Düşleri blogu), şu günlerde dersleri nedeniyle aktif değil blogunda, psikoloji öğrencisi o. Bir proje ödevi varmış. Bunun için üniversite öğrencilerine anket yapması gerekiyor. Pandemiden dolayı evden eğitim gördüğü için katılımcı bulması zor oluyor. Katılırsanız seviniriz. Öğrenci arkadaşlarınıza da söyleyip paylaşırsanız iki kat seviniriz.

Şu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz: