Sevdiklerimiz aslında hayattayken daha az
hayatlarımızın içinde, öldüklerinde ruhları her yerde ve daha çok varlar,
örneğin bir martının uçuşu, simitçi çocuğun seslenişi, kayıklar ve daha bir
sürü şey.
Yalnızlık değil de boşluk hissi soğuk yel
estiriyordur herhalde, dolayısıyla insan kabuğuna çekilip duyma görme yetisini
kaybediyor gibi bir şey. Birbirini çok seven çiftlerden her hangi biri oyunbozanlık
edip erken ayrılmaya kalkışınca cennetin kapıları kapalı deyip geri döndürmeli
geriye.
Geride kalan ise evde yalnızken herhalde duvarlar
konuşsa neler anlatır diye düşünür. Hatıraların insanın gözünde canlanması geçmişe
özlemin bir işareti olur, nesneler de naftalin, yani anıları canlı tutmanın bir
yolu.
Keşke aynı anda farklı dönemlerde yaşayabilsek,
yaşanabilseydi. Örneğin, saat farkları gibi yıl farkı olsaydı, dünyanın bir
yerinde yetmişler, seksenler, doksanlar ve o yılların standartlarıyla
yaşansaydı, bugünden habersiz olarak.
Bazı insanlar geçmişiyle mutlu oluyor,
çocuklukta çok mutlu olanlar ve sevgi dolu büyüyenler mesela, bugün de öyle
olmak isterler, şu anda sevgi istemeyebilirler hatta, sevgiye doymuşlardır,
yine de çocukluk mutluluğunu hep yaşatmak isterler, yaşatırlar.
Geçmişiyle mutlu olanlar bazen orda
kalırlar, bedenin farklı bir zaman dilimine savrulması gerekmez bu durumda.
Paralel dünyalar belki demek ki zihnimizde hep var. Anılarla geçiş yapıyoruz.
Maziye yürüyüp yürüyen mazi oluyoruz, anılarda renkler neon hep, geçtiğimiz
yerleri eteklerimizle siyaha beyaza boyuyoruz.
Yani belki de yaşamımız kendi
düşüncelerimizde geçen bir hikaye. Belki hiç büyümeyen bir çocuk, belki çocuk
olup da zamanından önce büyüyen bir insan.



