27 Nisan 2016 Çarşamba

RESİM ANALİZİ 3


Edward Munch’un “Çığlık/Scream” adlı resmini hepimiz görmüşüzdür bir yerlerde. Filmi bile var. Bu resimdeki yüzden bir maskeyle cinayet işleyen katiller. Yönetmen için parlak buluş gerçekten de.

Resimde bir köprü gibi bir şey var. Arkada da nehir herhalde, göl de olabilir. Gök kırmızı. Yani gün batıyor. Önde bir kadın var sanki cinnet geçiriyor. Arkada da iki adam yürüyor. Adamlar uzun, sanki rahip gibiler. Belki de önde bağıran kadın, eyvah rahip geliyor, ya beni günah çıkarmaya çağırırsa hafta sonu kiliseye, diye aman aman napcam diyor olabilir.

Kadın bağırırken bize doğru bakıyor. Belki depresyonda, eyvahlar olsun, haplarımı evde unuttum, ya şimdi kriz gelirse, diye dövünüyor olabilir. Ya da, Allahım yemeği ocakta unuttum, ütünün de fişini çekmemiştim, diyerek, bu sahneden sonra hemen eve dönecektir.

Veya, karşısında, eski kocasını gördü, yeni eşiyle, amaniiiin, bu nasıl çirkin bir kadınmış, benden çok daha çirkin diye dehşete kapılıyor, eski kocasına dehşetle bakıyor, belki anlar diye eski kocası, onun neden dehşete düştüğünü. Veya, yeni sevgilisi arkada yürüyenlerden biri, karşıdan ise eski sevgilisi geliyor. Olacak iş mi bu şimdi, bu köprüde, ne şans diye kafasına vuruyor.

Bir anda kafasına dank ediyor, eşinin doğum günüydü, hemen bir şeyler yapmalıyım, pazara gideyim, çilekli parfe sever bizim Albert, kocasının adı Albert’miş mesela, of iyi hatırladım. Ama bizim Albert hiç hatırlamaz benim yaşgünümü o başka.

Resim pek de mutlu bir resme benzemiyor. Belki da kadın bir kuşun ya da hayvanın çığlığını duydu. Kendi içindeki çığlığı da duymuş olabilir. Ruhundaki çığlık bir anda ortaya çıkıyor, o da acaba kimse duydu mu diye telaşlanıyor. Birden bir sıkıntı geliyor, ateş basıyor, kafasında ziller çalıyor.

Kadın diyor işte, ben hasta ve yaşlı bir kadınım, panik atak var bende. Ya da bu kadın Aliye Rona, var ya Türk filmlerinde bir teyze, ah kızım neden kaçtın, hiç evden kaçılır mı, kurban olduğum yavrum.

(Not: Resim analizlerinin öncesi, yanda, Resim başlığında, arşivde)

17 Nisan 2016 Pazar

TAZE BAHAR


Rüzgarın sesi doğaldır. Kuşlar da ağaçlar da. Biz de doğal besinlerle beslendiğimizde doğalız. Doğal düşüncelerimizle de doğalız.

Düşünmek güzel ama üzerinde çok düşünülmüş düşünce yani işlenmiş düşünce de işlenmiş gıda kadar tehlikeli olabiliyor. Pişmiş gıda nasıl tehlikeliyse pişmiş düşünceler de tehlikeli olabilir. Doğal düşünceler işlenmemiştir ve daha iyidir. Sebze yemek de bizi sebze düşünceli yapmıyor, sadece doğallaştırıyor.

Her zaman doğal, organik, yürekten sevgiyle istediğimiz, olumlu enerji ile çağırdığımız şeyler gerçekleşir. En büyük engelimiz hep kendimiz. Belki de en büyük değişimin kendimizde olması gerekiyor. Öncelikle kendimizi ve dünyayı, yaşamı affederek ve barışarak. Bunun için de arada yalnız kalıp sakinleşmemiz gerekiyor. Yaşadığımızın farkına varmamız.

Ve temizlik yapmamız. Gıdaları temizliyoruz, evleri temizliyoruz, kendimizi neden temizlemeyelim? Ruh, beden, kalp, akıl temizliği. Belki de haftada bir gün veya birkaç saat kendimizi, benliğimizi temizlemeliyiz. Ruhumuz da tazelenmeli.

Taze meyve suyu taze sebzeler gün ışığı su ve doğal taze ruh ile taze günler taze baharlar gelsin ömrümüze.

Nar çiçeği olsun ruhlarımız, kalplerimiz de çimen yeşili.

15 Nisan 2016 Cuma

MÜZİK TURU


Connie Francis: 1950’lerden hoş bir vokal. Tatlı pop şarkılar, dinlendirici. “Stupid Cupid (Salak Eros)” şarkısından başlanabilir.

Lena Chamamyan: Günümüzden, Suriye’den bir ilahi ses. Mükemmel oryantal müzik. “Love in Damascus (Şam’da Aşk)" ile başlanabilir.

Maserati Band: Günümüzden, kendine özgü bir Amerikan post-rock grubu. Türü sevenler için iyi. “Pyramid of the Sun(Güneş Piramidi)” ile başlanabilir.

Snowy White: 1970’lerden bir rock gitaristi. Zamanın en iyilerinden. “Midnight Blues (Geceyarısı Hüznü)” ve “Bird of Paradise (Cennet Kuşu)” ile başlanabilir.

Cafe del Mar: Ibiza’da ünlü olan müzik tarzı. Yumuşak, kolay dinlenen, ortam müziği.

Sophie Zelmani: Günümüzün İsveçli şarkıcısı. Hüzünlü ve dinlendirici bir ses. Yumuşak, folkumsu müzik. “Stay with my Heart (Kalbimle Kal)”, “Waiting for the Miracle to Come (Bir Mucize Beklemek)” ile başlanabilir.

Laura Izobar: Günümüzün etkileyici sesli blues, caz, soul şarkıcısı. “Can’t be Love (Aşk Olamaz)” ile başlanabilir.

Halie Loren: Günümüzün en başarılı caz vokalistlerinden. Tüm eski standart caz şarkılarını söylüyor. Ses, icra, mükemmel.

12 Nisan 2016 Salı

DÜNYA DİPOŞ GÜNÜ


Dün akşam uykudan önce Cheese in the Trap dizisinin çekim öyküsünü anlatan özel bölümü izliyordum. Bu diziye de sonuna da bayıldım ben. Uyurken de bugün öğlen civarı bloguma ne yazarım diye düşünüyordum. Üç konu vardı kafamda. İlki, dün sevimli Esseve Rin mimledi, hangi kitapları yakıp yeniden yazarsın, gibi bişi, ikincisi, bir Kübo yazayım, üçüncüsü de sevgili Demirkadın aklıma düşürmüştü, bir uzakdoğu felsefeleri yazayım, çünkü bahar geldi tam zamanı. Bir de aklımda Ankara öyküleri var. Ankarada yaşayan bir kahraman geçiyor aklımdan. Yani, dört konu varmış kafamda. Bir yandan da, Blana K, kafkas sürgünü okuycam, Acemi Demirci'ye Ankara anılarını sorcam, acaba Ankarada Kavaklıderede Adalet Ağaoğlu ile karşılaşmış mı diye sorcam, Adalet teyze eski RV'nin üstünde oturuyormuş da. Anı okumayı sevdiğim için. Kuğulu Parkta Fazıl Say ile karşılaşmış mı? diye sorcam, var kafamda.

Tabii, hepsini yazamam. Yazarım da arkadaşlarım okuyamıyor ben çok yazınca. Hiç durmadan yazabilirim yaa. Günde iki yazı mesela düzenli yazarım. Ama arkadaşlarım yetişemiyor diye frenliyorum kendimi. Yorumlar ve blog okumak da keyifli bir de tabii. Bir yandan bloga yazıp bir yandan da kitaplarım için yazmak da kolay.

Böyle düşünürken bugün sabah 10:30 civarında açtım blogumu. Demirlady (Felady, kimya diliyle), koş bugün senin günün dedi. Aaaa nasıl ama yaaa. Sevgili Kurall, Sevgili Gökçe Bağtır, Okuma Günlüğüm Eren, Kahve Telvesi, aralarında anlaşmışlar, dün, ben adlı denememden sonraaa, sevgili Kurall'ın ince düşüncesiyle, bugünü 12 Nisanı "Dünya Deeptone Günü" ilan etmişler. Ayyyyy, hayat ne güzel yaa. Hep diyorum işte. hayat güzel, sadece bana güzel değil yaaa, hepimize güzel.

Bloglarda herkes kaynaşsın, birbirini tanısın, arkadaş olsun, bu beni çok mutlu ediyor, insanları mutlu ederek mutlu olabiliyorum, bunun için uğraşıyorum yani, Burada birbirlerimizin hayatlarına dokunuyoruz, gerçekten de öyle. Hep diyorum, burası bir apartman gibi. ben deee herkesle sohbet eden apartman yengesi, teyzesi gibi işte. Herkesten malzeme toplayıp kek yapan yengegil. Elti elti. Görümce. Böyle kek daha güzel oluyor. Ne diyom ben yaaa :)

Şimdi gördüüüm, Kore Fenomenisi de yazmış. Dağınık, Gözde, Kore Fenom, Blana K, Demirlady, iki Zehralar, Böyle de bir çete var yaaaa :) En tatlı yorumcular çetesiii :)))) Dodi, Le yan, Menfi, Beyza, Emine, Kısa, Kitap Güneşim, daha büssürü arkadaşıma tişkür ederim kii.

Madem ben de o zaman bu hafta sadeceeee blog tanıtımları yapıcam, deneme öykü yazmıycam, tanıtamadığım arkadaşlarımızı tanıtıcaym. Dipoş, dibidip, dipsos, dipçik, hepinizi sefiyooo.

KURALL


GÖKÇE BAĞTIR


EREN O


KAHVE TELVESİ


KORE FENOMENİ


DELİ KIZIN BOHÇASI DERYA



Bu yazılar şimdilik bilebildiklerim. Gözümden kaçanlar olursa yine eklerim. Bir deee, bu yazılara o bloglarda yorum yapan arkadaşlarıma da teşekkür ederim. Hepinizin de farkındayım, Bi de hiç bişeyi unutmam kiii, yaniii iyi şeyleri unutmaaam, olumsuz şeyleriiii sabah olunca unuturum kiii. :)))

11 Nisan 2016 Pazartesi

BEN


Şunu belirtmeliyim ki "büyümek" derken kastettiğim şey olumsuz anlamda. Masumiyeti, temizliği, çocukluğu kaybedip; çağın gereklerine uygun bir köle olmaktan bahsediyorum. 

Sırf herkes o tarafa yürüyor diye sana doğru gelmeyen bir yöne sapmaktan bahsediyorum. 

Şımarık olmamak gibi bir kaygım yok; sahte olmamak gibi bir kaygım var. Benim hareketlerim hala aynı çocuksu, içim öyle. En "kınandığım" hareketlerim bunlar benim. Sanırım üniversitede çok eleştirildim. Bir ara tüm sınıf hatta diğer grup bile beni konuşuyordu. Yurtta kat görevlisi "sen ortaokul çocuğu gibisin" derdi. Neyse ben bir coşkuluydum vesaire neyse eleştiriler belki yıpratmıştır beni ama bu değil.

Her şey Çavdar Tarlasındaki Çocuklar'ı okumamla oldu aslında. O zaman daha üni'ye başlamamıştım. Sadece o kitapla benim hep içimi yiyip bitiren şeyin adını buldum. Holden Caulfield gibi bir sürü insan var ve ben de onlardan hissettim. Ben kendimi sevmiyorum çünkü gerçek emellerime hizmet etmiyorum. 

Üniversiteden sonra gibi gözükmesi işte bu kitabı okuduğum zamanın o zamana denk gelmesinden kaynaklı. Sonra çok sorguladım kendimi. E ergenlikten de çıkıyordum bir insan ergenken yalnız kendisi vardır ama çıktıkça dünyayı görür. Ben çocuklar ölüyorken şımaramayız demiyorum. Sadece bu dünyada ölen çocuklar aklıma geldiğinde bastırmak için vicdanımı rahatlatmak için sahte hareketler yapmamalıyım diyorum. 

Bu kişiden kişiye değişir. Hayatının amacı bir başka şey olan biri o şeye hizmet etsin bu en iyisi. Herkes aynı olmak zorunda değil ve ben, benim de bir hayat görüşüm var ve ona hizmet etmiyorum. İşte bu benim gözümdeki en büyük sahtelik. Kendine söylenen yalanlar.

Neyse. Hareketlerim hala aynı ama bunları ilgi çekmek için bir yerlerde paylaşmayı bıraktım o kadar. Çünkü evet ilgi çekmek için yapıyordum tabii ki de. Hala öyleyim ve bu sadece BEN. İnsanların beni takdir etmeleri için kullandığım bir şey değil; alçaltıcı olur bu.

Eskiden farkım yok. Sadece artık biliyorum. Artık ne olması gerektiğini biliyor ve onu yapmak için çaba sarf etmedikçe yıpranıyorum. Büyümek budur işte. Bir yalana inanmaktır. Kendini, herkesi kandırmaktır. Ben bunu yapıyorum. Kahvaltı yaparken bile sahte hissediyorum. Acıkmadığımda bile yemek yerken sahte hissediyorum. Bir sıra beklerken "ufff daha ne kadar var" derken sahte hissediyorum. Birisinin bir hareketine kızmış gibi yaparken sahte hissediyorum çünkü ben aslında sinirlenmem hiç ama herkes sinirleniyor ve onlar gibi olmalıyım. 

Kendimi kanıtlayamadığım her an anında hayaller kurup egomu rahatlatırken sahte hissediyorum. Eğer bunu oturtursam işte o zaman daha da özüme dönemem. Ama yeter ulan ters yöne gidicem ben deyip doğru bildiğim gibi yaşayacaksam, yalnız kalma pahasına, eleştirilme pahasına, önemsemeden, kendim olarak... işte o gün uçurumdan aşağı savurduğum masumiyetim düşme tehlikesini atlatır. 

İşte ben böyle büyüdüm. Aslında hiç sıkılmadığım kuyruklarda üffleye üffleye büyüdüm ben.

8 Nisan 2016 Cuma

SADELİ FRAMLI MAVİ


Arada bir kitaplardaki yazıları nasıl yazdığımla ilgili yazınca arkadaşlarımın hoşuna gidiyor. Örneğin, Frambuazlı Hayat adlı kitabımdaki "Sen ve Neva" adlı denemeyi nasıl yazmıştım? Ilgın Olut'un "Neva" adlı romanını çok severim. Birkaç yıl önce okuduğumda romanın içeriği çok etkilemişti. Hatta, Ankara'ya iş için gittiğimde romanın bazı sahnelerinin geçtiğini düşündüğüm Hacettepe Tıp Hastanesine gidip o mekanlara bakmıştım. İki kahramanın sohbet ettiği yerlere. Sonra, bir gün İstanbul'da Kabataş'ta trama bindiğimde (tramvay yani), bir kız gördüm, cama başını dayamış, dudağını ısırıyordu ve elinde "Neva" adlı roman vardı. Kaptırmış okuyordu. İçimden sırıttım, tamam senin adın "Neva" olsun ama sonun onun gibi olmasın, dedim. O anda, Neva okuyan Neva adlı bir kız ile ilgili bişi yazayım dedim, sonra da o gün yazdım işte. Hayal ürünü, diğer tüm yazdıklarım gibi.

Yine aynı kitaptaki "Gül Kılıç ve Flüt"ü ise şöyle yazdım. "Derin Mavi"de bir insanla şeytanın karşılaşmasını anlatan üç öykü vardı. Farklı ortamlarda karşılaşıyorlardı, ikisi de birbirini yenmek istiyordu. Bu kitapta da bu ikisini bir karşılaştırayım ama öykü olmasın, insanın ağzından bir deneme olsun bu, dedim. Burda yine insan, şeytanı yenmeye çalışıyor.

"Dilek Fenerindeki Ruhlarımız" ise, şöyle oldu. Yaz sıcağında, deniz kıyısında dolaşırken, Beşiktaş civarında, zaten Beşiktaş, Kadıköy, Galata, Nişantaşı, nerdeyse bu dört semtin dışına çıkmıyorum, dilek feneri gördüm, çok sıcak. Ayy dedim, şimdi şu fener ruhumu alsın yukarı götürsün biraz da serinleyim, dedim. Düşünce buydu, hepsi bu. Tam balık pazarının orlarda dolaşıyordum, midye tava yemiştim kolayla, Beşiktaşlıların oturduğu kafelerin olduğu sokakta yürüyordum. Akşamdı. Sonra da, iskelenin önünden otobüse binip Cevahir AVM durağında indim. Eve gidince yazdım hemen. Ama yazarken, yazının içine ev dekorasyonu, moda filan girdi. Ruhları yazarken hep mutfak, ev, bahçe dekorasyonu gibi yazmayı seviyorum ya, işte ruh makası, ruh etajeri gibi lafları seviyorum ya. Metafor hep bunlar metafor.

Şimdi de son aylarda, ilk üç kitabımla ilgili olarak blog arkadaşlarımın yazdığı yorumların linklerini vereceğim.

SEVDA ŞAHİN   (Derin Mavi)


NEŞELİ KİTAP VAGONU (Frambuazlı Hayat)


BİR POŞET KİTAP (Sade ve Derin)


JYSRA REÇANİ (Frambuazlı Hayat)


İREM YAĞIZEL (Frambuazlı Hayat)


CALİMERO (Frambuazlı Hayat)


MİNİK MİNİ (Sade ve Derin/Derin Mavi)


Hepimize huzurlu neşeli bir haftasonu olsun.

Not: Bu yazıların öncekileri yanda arşivde "Deeptone Kitapları" başlığında. Bu yazının fotosunu ise ben çektim. Son günlerde elimdeki kitapları, bir çaycıda çay içerken taburelerin üstüne koydum çektim. Genelde arkadaşlarımın çektiği fotoları koyardım. Bir kez de böyle oldu işte. "Yani" adlı kitabımla ilgili yorumları daha sonra yayınlıycam. Unuttuğum yorumlar varsa arkadaşlarım söylesin, eklerim ki.

1 Nisan 2016 Cuma

KENDİM


Bir insan neden gece film izleyip müzik dinleyip Adagio’yu bilen biri olarak uyuyup birden tedirgin olması gereken bir duruma uyansın değil mi? Hayat güzel işte neden bombalar patlasın, dünya böyle bir yer. Titanik batarken susmayan orkestra gibi olmak lazım çünkü Titanik batar.

Chuck Palahniuk’un kitabında öyle yazıyor: “Çünkü kazalar olur”. Güzel şeyler yine olur hep olur. Bu da kinaye midir, nedir? Mutlu olmak kolay ama geçici. İnsan iyileşmez herhalde. İçimizde kötülük var ama başka şeyler de var. Çelişkiler olmasa doğru da bulunmaz zaten mantıksal olarak. Bilinç önemli. Farkındalık.

Bir zamanlar çocuktum. Uzun zaman önce de değil hani. Büyüdüm. Büyüdüm. Ve ne kadar büyüdüm, biliyor musunuz? Herkesin babaannesi olabilecek kadar. Herkes gibi olmayı isteyerek, büyüdüm. Onları rahatsız etmemek için kendimi saklayıp, susarak ve istediklerini söyleyerek, büyüdüm.

Oysa isterdim ki acıların olgunlaştırdığı bir meyve olayım ama olmadı. Ben çok ters düştüm kendime. Şimdi ise biri var. O benden büyük biri. Ama kaybettiğim ben’i görüyorum onda. Çok üzüyor bu. Benden büyük ama onbeş yaşındaki ben’in aynısı. Sanki o’na sığınabilirmişim gibi geliyor, her gece çağırıyorum ama gelmiyor, hiç gelmiyor. Yalnız o. Tıpkı benim de olmak istediğim gibi.

Bir iksir filan olsa içsem, eski ben bile ben değildir belki. Sadece, sahte hissetmemek, isteğim. Bilinç bir sorumluluk yükler, ben omuzlarıma ağır gelen bu yükü kabul edemiyorum sanırım, kaçıyorum. Umutsuzluk istemiyorum. Sahte olmayan insanlar da var değil mi? Ben de sahte olmayabilirim, değil mi?

Bazen yapıyorum. Kendime sadık kalamıyorum. Kendim olamıyorum. Doğal halim belki doğal değildir. Bir şey fark ettim. Ben hep arkadaşlarımla olduğum için gelmiyor gibi, “kendim”, bana. Dün bana mesaj attı, “uyuyucam” diye, ben arkadaşlarla geyik ve gergedan çevirirken, aradan bir saat geçti, onlar yattı, ben de “o”na mesaj attım, “uyudular, satıldım” diye. Birden çekirdeğini aldı geldi, “kendim”.