3 Şubat 2023 Cuma

KELİME OYUNU 108


Kelime Oyunumuz devam ediyor. Beş kelime veriyoruz ve bu beş kelimenin de içinde olduğu deneme öykü şiir benzeri bir yazı yazıyoruz. Herkes yazabilir, herkes beş kelime verebilir.

Haftanın Kelimeleri: Hırsız. Karmaşa. Yolcu. Söylenti. Şafak.

VAİNA 26

Lua bir gezgin, bir maceracı olduğunu ve yaşadığı yerin geleneğine göre kaderini ve amacını bulmak için yolculuklar edip durduğunu unutalı epey bir zaman olmuştu. Yine de şimdi bir şeyler ona tanıdık geliyordu. Bir handa gecelemek.. Şafak söktükten sonra sabahın erken saatini saran tereyağı ve sıcak ekmek kokusu.. Yavaş yavaş uyanan bir kentin ağır aksak yükselen karmaşa dolu sesi.. Çıraklara bağıran ustalar ve çocukları azarlayan annelerin pencerelerden taşan gürültüsü. At arabalarının taşları sayan tekerleri.. Sanki canlı bir varlıkmış gibi az sonra anlamlı seslerle kelimeler üretiverecekmiş gibi hanın gıcırdayan homurdayan tahtaları ve açılıp kapanan kapıların günaydınları…

Bunları bir yandan düşünmeye devam ederken öte yandan da kafasında başka şeyler dönüyordu. Lua ne zaman yeni bir yere gitse ekonomiyi anlamak için önce ekmek fiyatlarına bakardı. Böylece oranın pahalı bir yer olup olmadığını karşılaştırabilirdi. Yine bunun için biraz etrafta dolaşıp fiyat araştırması yapmış ve buranın pahalı bir yer olduğunu çok geç olmadan anlamıştı. Yanlarında getirdikleri şeyi satmaya çalışırken bunu göz önünde tutmaları iyi olacaktı. Şifacı ticaret işini ona bırakmasını söylemişti, onun görevi ise her şeyi incelemek ve işe yarar her şeyi öğrenmekti. Ingrid aradıkları kişileri bulmaları için çok az ipucu verebilmişti. Öncelikle tüccar bölgesinde bulunan tapınağa gitmeleri gerekiyordu. Ancak herkese uluorta Ingrid’den bahsedemezlerdi. Doğru kişiyi bulmak önemliydi. Çünkü hem Ingrid’in bedeninden vazgeçip bir konağa yerleşmiş olması hem de Lua’nın buna sebep olmuş olması korkunç meselelerdi ve cezası ölüm olabilirdi. İkinci olarak Vaina konusu vardı ve hem bu konuda uyarı yapılmalı hem de bunlara sebep olmanın cezası karşısında tedbirli olmak gerekliydi. Ingrid’in eğitiminden sorumlu olan ve göreve gönderilmeden önce emekli olsa da hala nüfusu kuvvetli olan büyük usta Dokhair bu kasabada olmalıydı. Ana kentten ayrılıp buraya aile evine dönmüştü ama Ingrid göreve gönderildikten sonra yıllar boyu ondan haber almamıştı. Ingrid onu bulurlarsa acele karar verilmiş bir ölüm cezasından önce onları dinleyeceğinden emindi. Onu bulmak için ikisinin de adını etrafta anamazlardı. Çünkü sıradan insanların arasından avcı olmak için seçilenler bu gibi kasabalardan toplanır ve ana kente götürülürdü ve aileler ve geride kalan diğerleri onlardan ve ne yaptıklarından tam olarak haberdar olamazlardı. Sadece kraliyet için özel bir birlik olduklarını bilirlerdi. Birliğe katıldıklarında onlara yeni isimler verilir ve eski hayatlarıyla olan bağları kopartılırdı. Ancak emekli oldukları zaman insanların arasına geri dönebilirlerdi ancak o zaman da birlikteki adlarını ve yaşadıklarını geride bırakmak zorundalardı. Çünkü isimler güçlü büyülerdi ve bilinmesi kötü sonuçlar doğurabilirdi. Geçmişten edindikleri tecrübeler bunu yasaklamayı gerektirmişti. İnsanların içinde dolaştıkları zaman birlikten olduklarını belli edemezlerdi. Bu yüzden de her yerde Ingridden bahsetmek yine ölümle sonuçlanabilirdi. Ingrid, Dokhair’in insanların arasındaki adını bilmiyordu. Hakkında bildiği tek şey avuç içindeki yıldız şeklinde yanık iziydi ve benzerinden bir de sol şakağında vardı. Bu Ingrid’in büyü öğrenirken bir kazaya sebep olmasıyla gerçekleşmişti. Ingrid onu en son bir asır önce görmüştü o nedenle bu izler dışında tanıması mümkün değildi. Tabi hala hayatta olduğunu umuyordu. Son ipucu da tüccar bölgesindeki tapınakta kalan günlerini birlik için yeni avcı adayları arayarak geçiriyor olması gerektiği için emekliliğinde bile çalışacak olduğu konusunda Ingrid ile aralarında geçen son konuşmaydı. Ingrid onun hala orada bir yerde olacağını düşünüyordu.

Lua birkaç gün boyunca adamın neye benzediğini düşünerek ve onu arayarak etrafta dolaşıp durdu. Bu arada yolculuklarında onlara eşlik eden binek hayvanlarını beslemeye gittiği bir gece yerlerinde olmadıklarını görünce panik içinde üst kattaki odalarına şifacının yanına koştu. Şifacı yemlerin masraflı olmasından ve hırsızlardan korktuğu için hayvanları iyi fiyata düzgün bakılacağını düşündüğü başka tüccarlara sattığını söyledi. Nasıl olsa geri dönmeye niyetleri yoktu. Şifalı özüt için de alıcılar bulmuştu ve ellerinde hala iki fıçı duruyordu. Epey para kazandıkları için biraz rahat edebilirlerdi ama aradıkları kişiyi ne kadar erken bulurlarsa her şeyin yoluna girmesi o kadar çabuk olacaktı. Lua o garip binek hayvanlarına bağlılık duymuş olmasına şaşırmıştı satıldıklarına üzülmüş olmaması gerekirdi. Yine de sorumluluk almadan araştırma yapması daha iyi olacaktı.

Böylece birkaç gün geçmişti. Bir akşam yemek salonunda kalabalığın arasında otururlarken içeriye iki yeni müşterinin girişini izlediler. Dışarıda fena bir yağmur vardı. Yolcular sırılsıklam ve perişan görünüyordu. Yüzlerinde uzaklardan gelmiş olmanın yorgunluğu ile karışık bir tedirginlik ifadesi vardı. Doğruca barmene gidip iki kişilik yer olup olmadığını sordular. O gün iki kişilik yer açılmıştı şanslarına. Barmenden onay aldıktan sonra Lua ve şifacının yakınlarındaki boş bir masaya oturdular ve yemek istediler. Etraftan birileri onlara “kente hoş geldiniz” dedikten sonra nerden geldiklerini sordular. Onlar da büyük çölün karşısından gelmişlerdi ama daha da uzaklardaki İnsan Yiyen Ormanı’nın ötesideki Farnhorn’dan geliyorlardı. Orası epey büyük bir krallık olan Tirodhaim’a bağlı bir balıkçı kasabasıydı. Dinleyenler “Epey uzun bir yolculuk olmuş, sizi buraya getiren nedir?” diye başka bir soru sordu. Yolcular birbirine bakıp kısa bir süre düşündükten sonra içlerinden biri “Farnhorn’dan herkes kaçtı. Bazıları güneye, bazıları kuzeye, doğuya ve batıya.. Geceleri insanları avlayan korkunç yaratıklar peyda oldu ve kasabayı talan ettiler. Tirodhaim’den yardım istendi ama gelen olmadı. O yöne giden tüm yollarda uğursuz bir şeyler vardı ve iletişim kuramadık. Biz de şansımızı bu taraftan yana kullandık. Aslında daha kalabalık bir gruptuk. Ama geceleri uğursuz şeyler peşimizi bırakmadı. Çöl de pek yardımcı olmadı. Geçtiğimiz yerlerde insanları uyardık. Ama buraya kadar bizi dinleyen kimse olmadı. Umarım siz bunu daha ciddiye alırsınız. Çünkü korkarım o uğursuzluk yönünü bu tarafa çevirmiş gibi duruyor.”

Adam sustuktan sonra derin bir sessizlik oldu ve ardından başka biri “Ne demek istiyorsun yani biri savaş mı istiyor? Çevredeki ülkelerle barış içindeyiz yüz yıllardır. Bu dediklerin çölde güneşin altında çok durmuş olmandan kaynaklı gibi geldi bana.” Diye itiraz etti. Ardından başka biri “Ben Suttorn’daki dağların arasında, vadide kurulu kasabadan geçip gelirken benzer söylentiler işitmiştim. Dediği gibi çölün diğer tarafından bir kötülüğün etrafa yayıldığını ve pek çok yerde geceleri dışarı çıkılamadığını duymuştum.” dedi. Böylece herkes yemek yemeyi ve bir şeyler içmeyi bırakıp koyu bir tartışmaya daldı. Bazıları bunlara hurafe ve beyin sulanması derken bazıları belki de bazı ülkelerin casuslarının işi olduğuna inanmıştı. Bazıları daha karanlık şeylere inanıyordu. Şifacı ve Lua dinlerken hepsinin sorumlusunun kim olduğunu çoktan biliyordu ancak elbette bunu burda konuşacak değillerdi. Tek bildikleri ellerini çabuk tutmaları gerektiğiydi.

2 Şubat 2023 Perşembe

ŞİŞHANE


Babam bir dolmakalem hediye etmişti. Scrikss. Hiç kullanmadım tabii. Süs gibi durur. Bazen elime alıp oynuyorum. Yazarmış gibi filan. Oynaya oynaya mürekkebi bitti. Bu kalemlerin içinde mürekkep tutan pompa var. Bundan sordum kırtasiyelere. Hiçbir yerde yok. Dediler o olsa olsa Cağaloğlu yokuşunda var ya birkaç kırtasiye dükkanı, oralarda olur. Cağaloğlu, eskiden gazetecilerin olduğu efsane bölge. Yayınevleri, kitapçılar.

Hazır yağmur o anda yağmazken gidip alayım bari dedim. Cevahir AVM önünden metroya indim, Taksim’de inip mağaralardan, dehlizlerden geçip fünikülere binip yine İkinci Dünya Savaşı sığınaklarından geçip Kabataş’ta çıktım. Soğuk hava. Tramvaya binip Sultanahmet’te indim. O ne? Bu ne kalabalık. Ayasofya, Topkapı, Firuzağa, iğne atsan yere düşmez ve yürümek bile zor. Upuzun kuyruklar ve bir o kadar da polis var. Yani nasıl oluyor da bu kadar bekleyebiliyorlar, içeri girmek için. Buraları ziyaret etmek akşam 20’den sonra veya sabah 6’da kolay ancak. Yerebatan önündeki kuyruk yere bile batmıyor.

Yerabatan’ın yanından yere batmadan Cağaloğluna yürüyüp, yokuştan aşağı vurup, tam da Marmaray Sirkeci İstasyonunun önündeki kırtasiyede bu pompayı buluyorum. 49 lira. Ucuzmuş. Bu rakamlar insana ucuz geliyor artık. Bu arada, metro, tram, vapur, füniküler, metrobüs şirin gelse de Marmaray şirin gelmez bana. Marmaray’a yolum düşmüyor belki ondandır. Yokuştan inip Sirkeciye gelince şüphesiz Hafız Mustafa çıkar karşımıza ve onun pudingleri. Bir orman meyveli puding bir çay 112,5 lira. Hafız Mustafa da kalabalık. Bu arada 3 taşıt git üç taşıt gel, yolculuk kalem pompasından pahalı.

Sonra Sirkeciden trama binip yine Kabataşa, Rusça, Arapça sohbetleri dinleyerek. Füniküler ve Taksim. Dur hemen Mecidiyeköy metrosuna binmeyim bari azcık yürüyeyim, hazır evden çıkmışken. İstiklalde hızlı bir yürüyüş, yağmur çiselemeye başladı, Sultanahmet de İstiklal de yani işte yabancı ülke gibi. Pandemiden önce Koç Perada resim konferansları dinliyordum, caddede yani. İstiklalde eskiden bir dolu arkadaşa rastlardık, şimdi arkadaşlarımız zorunlu olmadıkça buraya gelmiyor.

Şişhane Mecidiyeköy hattı metro her zamanki gibi şiş kebap gibi, Şişhane ve Şişli bence isimlerini metroda dip dibe şişe dizilmiş gibi duran yolculardan alıyor. Şişhaneden biniyorsunuz, Şişlide şişlenip, Şişecamda indirilip toplu halde malzeme olarak taşınıp orada akıllı camlara dönüştürülüyoruz.