31 Aralık 2020 Perşembe

ŞEKER PERİSİ

 





Minikken ben de anne babamdan ceza alıyordum, birçok ailede olduğu gibi. Ödül ve ceza yöntemi. Akşam bebeklerimle oynamaya dalınca veya televizyon izlerken annemler hadi yat deyince gitmiyordum bir türlü yatağa.

Hep derdim, siz oturuyorsunuz, ben neden yatıyorum. Biz yetişkiniz sen çocuksun. Böyle deyince de bir şey anlamıyordum tabii. Siz çocuksunuz ben yetişkinim diyordum. Böyle böyle televizyon cezası alıp zorla yatırılıyordum.

Yine böyle bir akşamda zorla yatırıldım. Bir süre sonra ben uyuklamaya başladığımda kardeşim yanıma geldi. Elinde de renkli şekerler, avucunun içinde üç beş şeker. Yanıma yattı, şekerler elinde o da uyumuş yanımda.

Şekerler yatağa düşmüş elinden. Geç saatlerde annem kardeşimi yanımdan alıp yatağına yatırmış. Sabah uyandım. Baktım yatakta şekerler var. Hemen koştum babamın yanına. Baba dedim, gece şeker perisi gelmiş, bana şekerler getirmiş. Buna gerçekten inanıyordum. Hala da inanıyorum zaten perilere.

Annem babam söylemedi o zaman bana bir şey. Gülüp geçmişlerdir o anda. Sonra söylediler tabii, kardeşin getirmiş sana akşam diye, ben yasaklıyım, cezalıyım diye en sevdiğim şeyi getirmiş. Zaten hala da en sevdiğim şeylerden.

Şeker perisine, zamanla muz perisine, kek, barbi bebek perisi, toka perisi, bütün perilere inandım. Her şey perilerin başının altından çıkıyor. Bütün güzel şeyler onlardan geliyor. Perilere inanmak hep iyi geldi bana. Onlar hayatımı kolaylaştırıyordu.

Şimdi de şans perisine sesleniyorum. Dua perisi de yanımda. Şeker perisinin getirdiği renkli minik şekerler gibi tatlı ve renkli bir yıl olsun bütün herkese.

30 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU 2






LYMORA

Kadimler her canlının bir ruhu olduğuna inanır, canlıların ruhunun, tanrılar toprağa ayak bastığında dünyaya bahşedilen yaşam enerjisinin birer parçası olduğunu düşünürlerdi. Kadimler arasında bazıları yaşam enerjisini ve canlıların ruhlarını anlayabilirdi. Fakat şehirlerde yaşayanlardan ziyade yabanda yaşayanların kendine özgü bazı güçleri de vardı. Biri bulutların gizemini anlar ve onları yönetebilirdi. Biri böceklerle konuşabilirdi. Bir diğeri kuşlarla iletişim kurardı. Hatta birisi inatçı bitkilere bile çiçek açtırabilir ve ağaçları yemişlerle donatabilirdi. Bu yeteneklere kimin ne zaman sahip olacağını kimse bilemez hatta bazen yeteneğini keşfetmeden yaşayıp gidenler olurdu. Bir yetenek bazen yeni doğan bir başka kadime geçtiğinde tekrar keşfedilene kadar herkes bundan mahrum kalırdı.

İşte tam da bu sebepten dolayı tam yüz yıldır hiç kar yağmamıştı. Her yerde bu yeteneğe sahip olan kişiyi aramış ama bir türlü onu bulamamışlardı. Kar yağmadığı için her sene ilk kar görüldüğünde tutulan dilekler tutulamamış, kar yağınca yapılan tarçınlı kurabiyeler yapılamamış ve tarifi neredeyse unutulmuştu. Ve kar olmadığı için yılbaşı kutlamaları yüz yıldır yapılamamış bunun sonucunda yeni yıla hiç geçilememişti. Kardanadam ruhu yüz yıldır çağrılmayı bekliyor fakat kar olmadığı için ruhu boşlukta süzülüyordu. Herkes yüz yıldır kışa, kara ve yılbaşına hasret kalmıştı.

Lymora, kadimlerin soyundan geliyordu. On yedi yaşındaydı ama insan yaşıyla tam yüz yirmisinde sayılırdı. Kadimler için zaman farklı işliyor ve çok yavaş yaşlanıyorlardı. Günlerini kedisiyle beraber tepedeki söğüt ağacının altında keman çalarak geçirirdi. Fakat kimseye söyleyemediği bir sırrı vardı. Zaten istese de söyleyemezdi çünkü fersahlarca ormanın ortasında büyükannesiyle tek başlarına yaşıyorlardı. Çevrelerinde başka hiç kimse yoktu. En yakın komşu fersah fersah uzaktaydı ve onunla görüşebilmenin tek yolu ayda bir kez gelen leylekleri kaçırmamaktı. Onlardan rica edip taşıdıkları sepetler sayesinde uzun yolculuklar yapılabiliyordu. İşte bu yüzden Lymora çok yalnız büyümüştü. Onunla arkadaşlık eden bembeyaz kedisinden başka bir de ateşböcekleri vardı. Bazen onları sırtına bir pelerin gibi giyerdi. Ateş böcekleri hemen etrafını kuşatır ona eşlik ederdi. O zaman buz gibi soğuk ve solgun cildini bir sıcaklık kaplardı. Bebekliğinden beri cildi hep solgun ve buz gibiydi. Ne zaman keman çalsa kendini daha iyi hissederdi. Ama bunu da tek başına yapmayı tercih ediyordu çünkü bazen kontrolünü kaybedip bir rüya haline geçiyor ve öyle derin düşlerden bir melodi çalıyordu ki notalarının büyüsünü en bilge kadim bile duysa tanıyamaz ve hissettiği duyguyu ifade edemezdi. Sanki bir yağmur uykusu ve anne ninnisi gibi bir his duyulurdu her notada.

Ama asıl saklandığı şey böyle derin ve kadim ezgiler çalmaya başladığı vakitlerde olanlardı. O zaman etrafındaki hava ufak ufak dalgalanır, masmavi gözlerinde okyanuslardaki ay ışığı gibi bir parıltı belirir, bembeyaz saçları rüzgarda dağılırken etrafındaki hava birden soğumaya başlar ve çevresindeki her şey yavaşça buza dönüşürdü. Bu şekilde söğüt ağacının ve etrafındaki çiçeklerin buz kristalleri ile kaplanıp donduğunu görmek onu çok korkuturdu. Üstelik bu beyaz, soğuk ve ıslak maddenin ne olduğunu bile bilmiyordu. Buna devam ederse tüm dünyanın bu maddeyle kaplanacağını hissettiği için korkuyla keman çalmaya son verir ve bundan büyükannesine bile bahsetmeye cesaret edemezdi. Ama ne zaman keman çalsa ruhunun ısındığını hissederdi. Bu yaptığı şeyin korkunç olduğunu düşünmesine rağmen yüreğinde o tatlı sıcaklığı duyabilmek için parmaklarını tellerin üzerinde gezdirirken yayını kaydırmaktan ve çıkan ezginin büyüsünden kendini alamaz fakat büyüye kapılmamak için dikkat etmeye çalışırdı. Büyürken kimse ona kıştan, kardan ve yıllardır duyulan hasretten bahsetmemişti. Eğer bunları biliyor olsaydı kendisinde Kış Ruhu olduğunu anlar ve bundan hiç korkmazdı.

Zaman böyle akıp giderken Kardanadam Ruhu boşlukta gezintisi sırasında Lymora'yı görmüştü. Ama sesini ona bir türlü duyuramıyordu. Bunun için aklına gelen müthiş fikirle Rüya Perisi'ne derdini anlattı. Rüya Perisi bir kelebeğin bedeninde hayat bulmuştu. Ve kısacık bir hayat döngüsü vardı. Her yeni bedenden bedene geçişinde bir önceki yaşamında neler olduğunu anımsamazdı. Bu yüzden acele etmesi gerekiyordu. Bir gece Lymora'nın penceresinden içeriye süzülüp alnına kondu ve rüyalarına dokundu. Tıpkı Lymora'nın gözleri gibi masmavi kanatları vardı. Etrafına pırıltılar saçıyordu. Lymora'ya uykusunda tıpkı bir film gibi çağlar boyunca var olmuş olan Kış Ruhu'nun yolculuğunu gösterdi. Ve en sonunda uyanması için onu serbest bıraktı. Lymora gözlerini açarken peri bu kez pencere önünde ve ay ışığı altında duran kemanın üzerine kondu. Lymora kendini hiç olmadığı kadar bilge hissediyor ve artık Kış Ruhu'nun bütün yaşamını biliyordu. Ruhuna aydınlık bir kavrayışla bir sıcaklık dolmuştu. Artık ne yapması gerektiğinden emindi. Hemen kemanını aldı ve evden çıkıp söğüt ağacına koştu. Üzerinde beyaz geceliği, bembeyaz saçları ve peşinden gelen beyaz kedisiyle Kış Ruhu'nun ta kendisine dönüşmüştü. Ateş böcekleriyse bastığı yemyeşil taze otların arasından fırlayıp ona katılıyor ve etrafında dans ediyor olacakları anlamanın coşkusuyla etrafında dans ediyordu. Lymora heyecanla ve bu kez hiç korkmadan ruhuna düşlerden düşen notaları çalmaya başladı. Bu sırada Rüya Perisi saçlarının arasında mavi bir yıldız gibi parıldıyordu. Lymora da çevresine ay ışığı saçıyordu. Rüzgar hareketlendi ve ezgiyi gittiği her yere taşıdı. Etrafındaki hava soğudu ve yayıldığı her yere önce kırağı düştü ardından da ıslak yerler buz tuttu. Bu hava en sonunda göklerdeki bulutlara kadar ulaşınca minik beyaz pamuklar gibi kar taneleri düşmeye başladı. Lymora gördüklerine inanamıyordu. Dünya kışa bürünürken içinde tuttuğu tüm soğukluğu sonunda serbest bırakması sayesinde artık ısınabildiğini hissediyor ve yanaklarına ilk defa bir pembelik geliyordu.

Sonunda Kardanadam yüzyıllık yalnızlığından kurtulabilecekti. Ve yüzyıllık uykusundan uyanan kış görenleri hayretler içinde bırakmış, herkes düşen beyaz çiçeklere benzeyen kar tanelerinin altında koşup dans etmeye başlamıştı. Sonunda yılbaşı kutlanabilecek ve yağan ilk kar dilekleri tutulabilecekti. Tarifi hatırlayan son kişiler büyük heyecanlarla tarçınlı kurabiyeler yapıp dağıtabilecekti. Böylece Lymora Kış Ruhu'nun görevini yerine getirmiş ve ruhunu tatlılıkla kaplayan sıcaklık sayesinde hiç yaşamadığı bir huzur hissetmişti.

Saçlarındaki Rüya Perisi de döngüsünü tamamlamıştı. Soğuğun da etkisiyle bu biraz daha erken gerçekleşmişti. Saçlarından kayıp düşerken Lymora kemanını usulca bırakıp onu avuçlarına aldı. Ve kim olduğunu bulmasına yardım ettiği için ne kadar minnettar olduğunu fısıldadı. Onun yeniden bir yerlerde ortaya çıkacağını ve rüyaları güzelleştireceğini biliyordu. Peri avuçlarında yıldız tozuna dönüşürken güvenle yolculuk etmesi için dilek tuttu ve onu uğurladı. Karların içinde yuvarlanan kedisi bu kez ayaklarına dolanırken masmavi gözlerini göğe çevirip birbirine hiç benzemeyen kartanelerıni mutlulukla izledi. Bu sırada etrafı büyükannesinin pişirdiği mis gibi tarçınlı kurabiye kokusu sarmıştı.

Son


SERÇELER

Mucize kelepçelenmiş yüreğimize

Dilimizde şen bir ıslık gecelerce

Uçar dururuz mavi kanatlar eşliğinde

En tatlı bisküvilerin hep peşinde

Minik tatlı serçeleriz biz

...

Bu şiiri hep bir ağızdan okudu yeni mezun olan serçeler. Bir anlık sessizliğin ardından kendini kaptıran gençlerden birinin dalgınlığı bir kahkaha dalgası yarattı.

"lalaa tatlı tatlıı serçeleriiz biizz"

Yüksek bir dalda duran Kraliçe Serçe Fesleğen Çiçeği, kendisi de gülmesini bastırıp tekrar ciddiyeti eline aldı. Hepsinin yüreğinde parlayan ışığı görebiliyordu. Derin bir nefes alıp onlar için şans dileğini taşıyan uzun bir çığlık kopardı. Bu sırada hepsini kucaklarcasına kanatlarını açmıştı. Kanatlarını hızla geri indirirken ıslığı andıran çığlığını da bir anda kesti. Kanatlarının etkisiyle bir rüzgar hareketlenmiş her yeri fesleğen kokusu sarmıştı. Bu onun aurasıydı ve kraliçe olmanın verdiği bir güçle rüzgarı yönetebiliyordu.

Kraliçenin duası biter bitmez taze mezunlar çığlıklarla karşılık verip kanat çırparak sevinçlerini belirttiler. Hemen ardından kanatlarının hızını hiç kesmeden üzerinde durdukları ağaçtan sırasıyla uçtular. Kutlama bitmişti. Artık onlar da birer Arayıcı olmuştu. Gidebildikleri tüm mesafelerde dolaşarak kavga etmeden, kibirlenmeden, kıskançlık ve taşkınlık etmeden bulduklarını önce küçükler sonra yaşlılar ve birbirleriyle paylaşacaklardı. İşte böyle neşeyle, kendilerinden öncekiler gibi şiiri bir marş gibi cıvıldayarak, mavilikler içinde kanat çırpmaya devam edeceklerdi.

Son


SÜTLAÇ GÜZELİ

Sıcak bir yaz günüydü. Her yer hanımeli ve limonata kokuyordu. Pencerelerden akşam yemeği için kaynayan tencerelerin , tavaların sesleri geliyordu. Henüz gün akşam olmaya başlamamıştı. İkindi bile sayılmazdı. Evlerin önünde koşturup oynayan çocuklar, balkonlarda ve camlarda sohbet eden teyzeler vardı. Bir balkonda çamaşır asılıyordu. Teyze her çamaşırı üç kez sertçe çırpıp uçlarından özenle asıyordu. Astığı gömlekler beyazdan bile daha beyazdı. Herhalde o şekilde kuruyunca ütülenmiş gibi çıkarlardı.

Manavın önünden geçerken her zamanki gibi taptaze kavun, karpuz ve çilek kokularından bir banyo yaptım. Bazen oradan geçerken manav Asım amca çilek ikram ederdi. O yüzden mahalledeki bütün çocuklar adımlarını oradan geçerken yavaşlatırdı. Oğlu Dora ve kızı Şimal sınıf arkadaşımdı. Akşam olmadan onlarla buluşup bilye oynayacaktık. Bu yüzden yanıma aldığım bilyeler elbisemin sarkan cebinde şıkırdıyordu. Ama önce babamın yanına uğramam gerekiyordu. Çoktan geç kaldığım için koştur koştur gidiyordum.

Elimde mavi bir balon. Rengi gökyüzünü kıskandırır gibi aheste aheste salınıyordu. Gökyüzü ona imrenir, o kuşlara. İlk defa o gün bir uçan balonum olmuştu. Böyle bir şeyi her gün bulmak mümkün değildi o zamanlar. "Merak etme.." dedim mavi balona, "Biraz oynayalım seni özgür bırakacağım bir güvercin gibi". Ne kadar sevsem de onu, üzülmüştüm tutsak haline.

Duygusal bir çocuktum sırf bu yüzden biraz da çocukluğun verdiği şaşkınlıktan anneannemin tavuklarını da hep salıverirdim özgür kalsınlar diye. Dayımın güvercinlerini, dedemin yakaladığı tavşanları hep serbest bırakırdım. Kimse bilmezdi benim yaptığımı çünkü korkardım söylemeye. Ama bir gün anneanneme yakalanmıştım. Tavşanlar güvercinler neyse de tavuklar tek başına yaşayamaz, koruyamaz kendini, açma bahçe kapısını bir daha demişti. Bahçede dolaşabiliyorlar ama tel örgülerden uçup gidemiyorlardı.

Yokuşun aşağısındaki merdivenlerin başına vardığımda peçeli güvercinlerden ikisinin çatıların üzerinde uçuştuğunu gördüm. Bu sabah yine bırakmıştım onları. Ama inadına geri dönüyorlardı. Herhalde gidebilmeyi unutmuşlar diye düşündüm. Balonun ipini belime bağladım ve merdivenlerden tutuna tutuna indim. Dar ve dik taş basamaklar metrelerce aşağı kadar devam edip orada sahil yoluna çıkıyordu. Yüksekten korktuğum için ne zaman bir merdivenden insem tutuna tutuna iniyordum. Balon adımlarımla uyumlu salınıyor, gölgesi başımın etrafında komik bir şemsiye gibi yerde oyunlar yapıyordu.

Oraya vardığımda babam bankonun ardında defterine notlar alıyordu. Fotoğraflardan artan zamanlarda hep bir şeyler yazardı. Genellikle şiirler ama bazen minik hikayeler karalardı. Çoğu zaman da günlük yazardı. Neler yazdığını bana okutmaz ama pek keyifli olduğu zamanlarda benim için yazdığı minik hikayeleri okurdu. Onun sesinden dinleyince en normal hikaye bile mucizevi bir masal olurdu. "Bu sefer mavi olmuş baba.. bu sefer sarı.. bu kez de yeşil bir hikaye olmuş" derdim. Beğenimi renklerle söylerdim. Ama iyi ya da kötü olmuş demekten ziyade hikaye bana ne hissettirdiyse rengi o olurdu. "Bu kez böğürtlen gibi olmuş baba tatlı ama ekşi.."

İçeriye girdiğimde birkaç kelime daha yazıp defteri kapatmadan önce sesimi çıkartmadım. Yüzüme bakıp gülümsediğinde ben de kocaman gülümsedim. Yanıma gelip iki yandan sıkıca bağlanıp kocaman kurdeleler iliştirilmiş olan saçlarımı okşadı ve sırtımda gittikçe ağırlaşmış olan çantayı aldı. İçinde bir sefer tası vardı. Her gün bu saatlerde ona yemeğini getiriyordum. "Bugün menüde ne var bakalım?" diye sordu. Annem mis gibi sarma yapmıştı. Yanında tarhana çorbası ve sütlaç.

O bunların hepsini bankonun üzerine hazırlarken ben de etraftaki makinelere ve fotoğraflara bakıyordum. Bütün o sahneler ve yüzlerin çoğunu ezberlemiştim. Hepsiyle ilgili de hikayeler uydurmuştum. Bir tanesi hastalıkları süper gücüyle iyileştiren bir uzaylı doktordu. Uzaylı olduğunu gizlemek zorundaydı. Bir tanesi gizemli bir ülkenin prensesiydi. Bir başkası kesinlikle bir vampir olmalıydı. Bir aynanın önünde elinde kıpkırmızı bir elmayla poz veren kadın Pamuk Prensesin kötü kalpli annesi olabilirdi.

Ben etrafı incelerken babam tatlıyı yemem için seslendi. Hep tatlıyı bana bırakırdı. Sütlaç da en sevdiğim tatlıydı, bu yüzden bana Sütlaç Güzeli derlerdi. O yemeğini yerken ben de sütlacı keyifle yiyordum o gün. Tatlıya o kadar dalmışım ki babamın ortadan kaybolduğunu fark etmemişim bile. Çıtırt diye bir sesle yerimden sıçrayıp ardıma baktığımda onu fotoğrafımı birkaç kez çekerken buldum. İşte sarı pileli elbiseme damlata damlata yediğim sütlaç, belime bağlı duran mavi balon ve ağzımda kaşıkla durduğum bu fotoğraf böyle bir günün hatırası.

Son


LİMON ÇİÇEKLERİ

Bembeyaz sahilde uyandığında yüzünde hala maskeli balodan kalan kedi maskesi vardı. Güneş yüzünün açıkta kalan yerlerini bronzlaştırmıştı. Maskeyi çıkarttığında ne kadar komik göründüğünün farkında bile değildi. Biraz başı ağrıyordu. Yine de tuzlu denizin eşsiz kokusu ve masmavi rengi sayesinde uyanmak için müthiş bir yerde olduğunu düşündü. Ah İbiza, Akdeniz'in incisi.. Böylesine sessiz ve ıssız, safir rengi denizi ve bembeyaz kumlarıyla bu yer tam da bir romana yakışır diye düşünecekken sağdan soldan üzerine doğru gelip onu görünce gülmeye başlayarak bir süre arkalarına baka baka uzaklaşan turistleri fark edince ne olduğunu şaşırdı. Herkes yüzündeki maske izine ve başındaki kedi kulaklarına bakıp krizlere giriyordu. Henüz ilkbaharın başları olduğu için güneşe rağmen üşüdüğünü hissetti. Üzerinde uyuduğu pelerini yerden alıp sarınacakken pelerinin üzerine bırakılan minik bir dala tutunmuş limon çiçekleri buldu. Peki bu çiçekleri oraya kim bırakmıştı? Pek bir şey hatırlamıyordu. Aslında en son baloya katılmak yerine peşinde onu kovalayan birilerinden kaçtığını biliyordu. Hatta amacı baloya katılmak da değildi bu bir gizli görevdi. Fakat şu an kimliğini bile tam olarak hatırlamasına engel olacak kadar ne gelmiş olabilirdi başına? Bu çiçeklerle bir ilgisi olmalıydı. Pelerini ve çiçekleri alıp sahilin gerisinde yükselen otele doğru yol aldı. Belki orada onu tanıyan birileri çıkardı ve bu gizemi çözmenin bir yolunu bulabilirdi. Başında hala kedi kulakları, sırtında siyah pelerini ve elindeki maske ile ve limon çiçekleriyle emin adımlarla ilerledi...

Son


GÜL VE GÜVERCİN

"Sen bu satırla ruhumu ince ince kıyarken bir veda bile etmeden parmak uçlarımda sessizce gideceğim sevilmediğim bu yerden..."

Spot ışığı yüzünü ve çıplak omuzlarını yakarken incecik tüllerle kaplı elbisesinin eteklerini ve kollarından tutturulmuş başka tülleri savura savura konuşmak için ara vermiş olduğu trajik bir dansı sürdürdü. İzleyicilerden birinin deyimiyle doğum sancısı çeken bir kuğuya benziyordu bu da nasıl bir benzetmeyse. Sahnenin bir önünde bir arkasında acı çeken ruh halinin dışavurumuyla dans ederken bazen havalara sıçrıyor bazen cenin gibi içine kapanıyor yeri geldiğinde kollarıyla çiçek gibi açıp vücudunu yay gibi gererken yeri geldiğinde de fırtınada savrulan bir yaprağa dönüşüyordu. Müziğin de bu dramatik sahneden geri kalır yanı yoktu.

O sırada ikinci spot ışığı maskeli bir karakterin üzerinde yanıverdi. Smokinli şövalye gibi simsiyah giyinmiş bu pelerinli şahsın bir elinde yay diğer elinde upuzun saplı kırmızı bir gül vardı. Dramatik ve sakin adımlarla sahnenin bir ucundan diğerine giderken bakışları dans eden kuğu kadının üzerindeydi. Müzik gerilimi arttırırken maskeli şövalye yayını gerdi. Ve gül bir ok gibi yaydan fırlayıp beyazlar içindeki kadını göğsünden vurdu. Kadın sağ yanına doğru yere düşerken gülü iki avcunun arasında tuttu ve onu korur gibi bir pozisyonla yerde kıpırtısız kaldı. Gül ve kadın yerde yakuttan bir yıldız ve tüller içinde bembeyaz bir hilal gibi görünüyordu. Müzik susmuş yerine hafif bir rüzgar efekti başlamıştı. Spot ışığı sadece kadının üzerindeydi ve içerisinde şimdi aheste aheste düşen kar taneleri vardı. Bu trajedinin son sahnesiydi. Işık yavaş yavaş soldu. En sonunda her yer kapkaranlık kaldı.

Bir keman sesinin ardından spot ışığı yavaşça aynı yeri yeniden aydınlatırken geride sadece karlar içindeki gülün kalmış olduğu görüldü. O sırada bir anda sahnenin üzerinde gerçek bir güvercin uçmaya başladı. Güvercin sahnenin ardından seyircilerin üzerinde bir süre dolaşıp yükselerek karanlıkta kayboldu. Perde kapanırken keman sesi sustu ve bir alkış fırtınası koptu. Bu eski bir tiyatro eserinin yeniden yorumlanmasıydı. Herkes finalden etkilenmişti. Perde açıldığında oyuncuların hepsi heyecanla selam veriyordu.

Son


ELMALI KEK VE TAVŞAN KANI ÇAY

Eskimiş mavi boyası yer yer aşınmış arkalıksız bankta otururken sırtını ıhlamur ağacına vermişti. Sonbaharın yazdan kalma son günleriydi bunlar. Hazan mevsimi. Hazal'dı zaten adı, "Nasıl da kafiyeliyim bu mevsime" diye düşündü. Elindeki romanın sayfasını her değiştirmede okuduklarını sindirmek için nefes alırken çevreye bir kez daha göz atıyordu. Baktığı her şey, bütün o renkler ve şekiller her seferinde ilk kez görüyormuş gibi bir hayranlık uyandırıyordu üzerinde. Her yer bir bal peteği kadar sarıydı. Dünya altından bir yaprak seli içinde kalmıştı. Önündeki toprak yol bile yapraklarla kaplıydı. Buna rağmen ağaçlar sanki bir tanesini bile kaybetmemiş gibi hala sapsarı yapraklarla kaplıydı. Ağaçların gövdesindeki beyazlıklar eski bir TV programında bir ressamın fırçasından çıkma gibi görünüyordu. Rüzgar başlamakla durmak arasında kararsızca kımıldanıyordu. Kuşların neşeli sesi ve güneşin bu sıcaklığı çocukluğundan kalma tatlı hatıralar gibi, limonata gibi, duygularını sarmalıyordu.

Derin bir nefes aldı. Yine zihnine olduğu gibi kazımak istediği o sakin anlardan birindeydi işte. Gökyüzünün çivit mavisi ve onun içinde yüzen martılar, kısa boylarına rağmen gür dallı ağaçlar, yolun kenarında yarısı düşmüş yarısı sapasağlam duran beyazı bozulmuş çitler. Otların ve çalıların arasında dolaşan minik hayvanların çıtırtılarına karışan uzaklarda öten bir horoz ve kış için kesilen odunlardan düzenli yükselen balta sesleri. Hepsini bir bir kaydetti belleğine. Bazen böyle anları kaydeder ve yıllar sonra bir gün bir koku, bir renk veya bir şekil bu anılardan bir demet sunardı önünde. Şimdi de işte yıllar yıllar önce daha bir çocukken aynı noktada durup aynı manzaraya baktığı o güne doğru bir yolculuğa çıkıvermişti.

O gün elinde bir roman yerine elma şekeri vardı. Bankın mavi boyası henüz yepyeni, yol kenarındaki çitlerse henüz bozulmamıştı. Karşısındaki çitlerin diğer tarafındaki arazide bir düzine kadar at koşturup dururdu o zamanlar. Bir tanesi de kendisinindi. Yani o öyle seçmişti. Aslında atlar kendilerinin değil komşunundu ama o bir tanesine isim vermişti ve her geldiğinde yanında onun için de bir elma getirirdi. Yıllar içinde atların sayısı azalmıştı ve bir gün geldiğinde artık Benekli de yerinde yoktu.

Şimdi arazi yalnızca kuru ve sararmış otlarla kaplı duruyordu. Uzaktan gelen bir sesin düşüncelerini dalgalandırmasıyla suyun yüzeyine çıkıp nefes alan birisi gibi kendine geldi. Anneannesi uzaktan onu çağırıyordu. "Elmalı kek yaptım sevdiğin gibi. Hadi sen de dedeni çağır gel ben çayı koyana kadar" diye söyledikten sonra "Zaten yağmur yağacak acele edin" diye ekledi ve biraz ötedeki eve geri döndü minik tatlı kadın. Havada bulut bile yoktu ama onun dedikleri hep çıkardı. Dedesi yine nehir kıyısına balığa gitmişti. Onu bulmak için toprak yoldan aşağı doğru ilerlemeye başladı. İşte bu da geçmişte yaşanan bir anın tekrarı diye düşündü. Neyse ki bunda her şey aynıydı. Elmalı kek ve tavşan kanı çay hala yan yanaydı.

Son

24 Aralık 2020 Perşembe

ESKİ TÜRK DİZİLERİ






Herhalde hepimiz bir şekilde izlemişizdir yerli dizileri. Benim de çok severek, heyecanla izlediğim diziler var tabii. 

Aşk-ı Memnu. Bihter hiç unutulur mu? Romanını okudum sonra da. Med Cezir unutulur mu? Mira, Eylül, Orkun, Yaman. Bu dizinin orijinalini de izledim sonra, netten. O.C. de çok güzeldi. 

Kara Ekmek. Asiye, en sevdiğim dizi kahramanı. Bu dizide yine çok sevdiğim Ushan Çakır ve Engin Hepileri de vardı.

Bu üçünün yanında eski dizilerden olup da yeni duyup nette yeni izlediğim iki dizi de en sevdiklerime giriyor. 

Yağmur Zamanı. Eylül ile Fırat. Bir de Yedi Güzel Adam. Cahit Zarifoğlu ve diğer şairlerin yaşamı. 

Veee Şubat dizisi. Çok sevdiğim tiyatrocu ve dizi oyuncuları, Alican Yücesoy, Serkan Ercan, Nadir Sarıbacak, Damla Sönmez, Melisa Sözen.

En sevdiklerim bunlar yani. Yeni yılda da, eski dizilerden olup da yine yeni duyduğum iki yerli diziyi daha izleyeceğim. Yalancı Yarim ve Leyla ile Mecnun.

23 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU 1







KAYIKÇI

Güneşin en taze pırıltıları yeni yeni uyanıp kıpırdamaya başlayan çivit mavisi denizin kırışıklıklarına düşerken manzara küçük bir çocuğun gözlerinden taşan heyecana benziyordu.

Biraz açıkta duran bir kayıkçı matarasına doldurduğu kahvenin son yudumunu keyifle içmiş şimdi oltasındaki iğneye ne tür bir yem takması gerektiğini düşünüyordu. Bugün hangi balığa göre yem seçerse şansı daha yüksek olurdu, bunun belirlenmesi uzun sürdü. Belli ki pek tecrübeli değildi.

Kıyıda bir grup insan sabahın bu saatinde de olsa toplanmış ve dağınık sıralı bir oturma düzeni almışlardı. Bazısı yerlere atılan minderlerin üzerinde, bazısı kamp sandalyelerindeyken, ayakta olanlar ve kenara oturup sırtını gruba verirken ayaklarını denize doğru sallandıranlar vardı. Topluluğun odağında hoş ezgiler çalan bir müzik grubu vardı.

“Aç zülfünü gözlerini göreyim/Gözlerinin içi güler mi göreyim…”

Çalan şarkılardan ve sanatçının tatlı yemişler gibi hoş sesinden kayıkçı kadar martılar da hoşnuttu. Hepsi de sanki müziğe göre dönüyor, yükselip alçalıyordu.

Herhalde kıyıdan denizi izlemek huzur verici ve güzeldi. Bebek mavisi gökyüzünde altın gibi bir güneş, pamuk beyazı minik bulutlar, ufka doğru gittikçe küçülen irili ufaklı deniz taşıtlarının sağa sola gezintisi, suyun yüzünde bir görünüp bir kaybolan balıklar ve şaşkın martılar. Daha ne olsun…

Bir o kadar denizden kıyıyı izlemek de güzeldi. İnsana her şeyden uzakta bir dinginlik veriyordu. Bir şiir okumak veya bir tabloyu izlemek gibi veya çocukluktan kalma bir his hiç kaybolmayacak bir an gibi…

İnsanların şarkılara eşlik ettiği, arada bir alkışladığı duyuluyordu. Bir dede torunlarına bilezik tatlı alıyordu. Bir simitçi park etmiş arabaların arasından çıkmış kıyıya doğru geliyordu. Bisikletiyle kıyı boyunca ilerleyen bir başka grup manzarayı sağdan sola aşıyordu. Kıyı boyunca sıralanan banklardan bazısı oturup simit yiyen, gazete okuyan insanlarla doluydu. Bazısını kediler ele geçirmişti. Banklardan birine iki kız bir şiir yazıp martılar ve çiçekler çizmişti belki de çok sonra duruyor mu hala diye bakmaya geleceklerdi. Kayıkçı manzarayı izlerken işini ağırdan alıyordu.

Sakin huzurlu kaygısız bir manzaraydı. Bir o kadar da sihirliydi. Öyle ki bu sihri bakmasını bilmeyen göremezdi. Öyle bir sihir ki derin denizin içindeki tüm balıkların ve denizkızlarının bile ilgisini çekmiş olmalıydı. Belki de birazdan rengarenk balıklar sudan çıkıp yükselerek martılarla beraber bir dansa başlar ve su perileri çınlayan güneş ışıkları arasında şarkılara eşlik ederdi. Bunu da çocuklardan başka gören olmazdı ya olsun. Neyse ki çocuk kalmayı başaranların sayısı da hayli fazla diye düşündü kayıkçı. Sonra oltasını rastgele fırlattı. Bakalım bugün kısmetinde ne vardı…

“Hava çok güzel bugün/Bir umut var içimdeeee…/Lalalalalaaa/Selam olsun herkeslere tahtası eksiklereee…../Lalalalalalaaaa”

Son


MİRA

Geçenlerde Mira’nın burcunda tutkulu bir hafta olacağını yazıyordu. Burçlara pek inanmazdı doğrusu ama bir anda elindeki bitmiş pakete bakarken “Gökler haklıymış!” diye düşündü.

Bütün bir hafta boyunca İrlanda hakkında bir roman okurken evde oturup Tutku bisküvi yediğini fark etmişti. Yanında da tavşan kanı çay. Vampirler için uygun bir içecek. Şöyle tomurcuklu mis kokulu tavşan çayı. Ve minik böğürtlenler. Taze koparılmış kıpkırmızı ve mor böğürtlenler. Ah bundan sonra göklerle dalga geçemezdi. Tabaktaki son böğürtleni de ağzına atarken kitaptaki tarifi de deneyeyim tam olsun diye düşündü.

Hemen fiyuuv diye mutfağa koşup malzemeleri kontrol etti. Tarifteki her şey tam olarak vardı. Bir vampir olarak tatlı şeylere bayılırdı. Mutfakta unlar şekerler çikolatalar havada uçuştu. Büyü kazanının içine bütün malzemeleri doldurdu. Bir iki sihirli sözcük de mırıldandı. Tüm bunlar sırasında köşedeki piyano kendi kendine çalıyordu. Elbette müziksiz olmazdı.

Kazanın içine vanilya, tereyağı, deniz tuzu, karabiber, kabartma tozu, ejderha nefesi, kelebek tozu, denizkızı kuyruğu ve pudra şekeri de uçtuktan sonra son olarak da biraz viski döküldü. Kazan kaynadı, döndü, homurdandı, taştı gürledi ve en sonundaaa mis gibi viskili kekler birer birer kazandan fırlayıp Mira’nın kucağındaki sepete düştüler.

Eh bu büyü de amma yorucuydu. Neyse ki hiçbir şeyi patlatmadan veya yakmadan tamamlayabilmişti. Şimdi bir haftadır üzerinde kamp kurduğu kanepeye dönüp viski keklerini yerken vampirlerin Mars’ta koloni kurduğu belgeseli izleyecekti. Hayat sana böğürtlen veriyorsa reçel yap Mira diye düşündü ve İrlanda kitabından bu tarifi bulduğu için epey mutlu hissetti.emen

Son


VHALAR     (Eitha 1)

Zamanın elinde birer birer söndü yıldızlar

Vhalar’ın kızıla boyanmış kayıkları

Batıyorken altında gelgitlerin

Okyanus esintisinde gizlenmişti ağıtlar

Haykırdı denizkızı keskindi nefesi

Keskindi geceden

“Bakın, bakın şu diyarlara”

“Bakın!” diye haykırdı bir daha

Özgürlüğün kan köpüklü kıyıları

Unutuldu çoktan denizcilerin hayalleri

Hayalleri ve dilekleri

Batıyordu Vhalar’ın kayıkları

Batıyordu maviliğin karanlık koynuna

Hatırladığından daha sertti

Daha sertti yurdunun dalgaları

Haykırdı göklere son narasında

“Bakın şu denizkızının işine!”

Zambaklar sararıp dökerken yapraklarını

O mehtaplı gecenin içinde

Gözlerini açtı bir uykuya

Görkemli kıyıların savaşçısı

Kaldı geriye bir tek dalgaların sesi

Ve kaldı geriye denizkızının şarkısı

Son


EITHA     (Eitha 2)

Eitha okyanus rüzgarlarının ve soğuğun sürekli dövdüğü yoksul bir balıkçı kasabasında yoksul bir ailede doğup büyüdü. Kimi zaman rüzgar kasabayı öyle bir sallardı ki tuz ve yosunla karışmış bir koku çürümüş ahşap evler ve iskelelerin arasından yükselir bu sırada sallanan tahtaların gıcırtısı bir canavarın aç midesinden gelen gurultular gibi bölgeyi sarardı. Kasabanın sırtını dayadığı yüksek tepelerin en yukarısından bile bu koku ve gıcırtılar işitilirdi ve bu yüzden kasabaya sirenlerin çürük midesi anlamına gelen Kokharkan Koht-tiyan ismini takmışlardı. Ama kısaca Koht veya Koht-tiyan derlerdi.

Yoksulluk ve hayatta kalma kaygısı tüm kasaba halkı gibi zavallı kızın ailesinin belini öyle bükmüştü ki annesi hissizleşmiş babası şefkat duygusundan arınmış ve her şeye karşı duyarsız hale gelmişlerdi. Bu yüzden Eitha sevmek ve sevilmek nedir bilmeden büyümüştü. Bir babanın kızının saçlarını okşamasındaki o sıcaklığı hiç tatmamıştı. Ve bir annenin kucağının güvenini hiç hissetmemişti. Her zaman yaşamında bir eksiklik olduğunun farkındaydı ama bunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Çünkü sevgi diye bir şeyin varlığının bile farkında değildi. Bu eksiklik ona karnı ağrıyormuş hissi verirdi. Sevgi ihtiyacı onda her gün ve gece kalbinde veya midesinde bir sorun var da hastaymış sanmasına yol açardı. Saf çocuk. Bu yüzden daima nane veya papatya toplayıp bunların çayını içerek şifa bulmak için dua ederdi. Yemyeşil taze nane çayı eşliğinde göklere bir yakarış... Eitha bu kırgın ve sefil hayatın içinde huzuru gökleri, tanrıları ve ışıklar içindeki kahramanları düşleyerek bulurdu. Bir gün onu duyacaklarını biliyordu. Ah nane çayı.. belki de gerçekten her şeyin çözümü buydu. Sorunlar bu kadarla kalsaydı..

Dehşetin fırtınaya karıştığı bir gecede görmüştü Eitha, ışığın ve kutsallığın cisimlenmiş hali olan Vhalar'ı ilk defa. Kasabayı kokuşmuş çürüyen etlerinden yayılan ölüm kokusuyla Gölge'nin müritleri çirkin yaratıklar sarmış ve bütün evleri talan etmiş, Eitha'nın ailesiyle beraber kasabadaki herkesi katletmişti. Zavallı kız aklını kaçırmanın eşiğinde fakat yaşadığı trajedinin şokuyla donup kalmıştı. Gözlerinde düşmeden kirpiklerinde asılı kalmış iki damla yaş duruyor, yangınların aleviyle aydınlanan cildi yağan karın etkisiyle buz tutuyordu. Konuşacak, bir kelime fısıldayacak takati kalmamıştı. Umuda dair en küçük bir kırıntı bile içinden silinmişken Vhalar ve emrindeki denizciler kıyıdaki sislerin içinden ay ışığını içlerinde taşıyan zırhlarıyla birer kıvılcım gibi fırlayıp gelmişti. O kızıl geceyi elindeki kılıçla yıldırım gibi ikiye bölüp sabah olmadan aydınlatmıştı ışığın ruhu Vhalar. İşte o gece böyle kurtarılmıştı Eitha ruhunun gölgeye düşmesinden. Ve böylece Vhalar'ın emrine girip bir denizci olarak kutsal ışık adına Gölge'ye karşı savaşmaya adadı kendini. Bu olay kadim şiirlerde bile işlenmişti sonradan.

Bu konuda yeteneği ilahi bir güç gibi her geçen gün artıyordu. Normalde herkesin tek bir uzmanlığı olmasına rağmen o hem silahında ustalaşmış, hem şifa yeteneği kazanmıştı ve ayrıca güçlü büyülü kalkanlar yaratabiliyor ve düşmanın zihnine girip onu kontrol edebiliyordu. Herkes Eitha'nın sanki sıradan bir insan değil de aslında göklere aitmiş gibi bir ruh gücüne sahip olduğunu düşünmeye başlamıştı. Böyle karmaşık bir ruh gücü sayesinde bir gün Vhalar ve diğer kutsal komutanlar gibi bir kahramana dönüşeceği belliydi. Böylece zaman içinde kimsenin olmadığı kadar bir hızla yükseldi ve Vhalar'ın sağ kolu oldu. Savaşta ikisini yan yana gören düşman artık çoğunlukla kaçıp saklanıyordu. Işık yavaşça gölgeye galip oluyor gibiydi. Yeryüzünün her yerinden zafer haberleri yayılıyordu. İkilinin beraber aynı yolda yürümesiyle Gölge'nin sonsuza dek yok edileceğine dair bir inanç askerler, yüksek rütbeliler, kahramanlar ve göklerdeki tembel tanrılar arasında bile fısıltılarla dolaşıyordu. Böylece ikisine evliliği yakıştırdılar ve müthiş kutlamalarla bir düğün kuruldu. Vhalar için bu önemli bir karar değildi. O sadece düşmanı nasıl daha iyi yok edeceği ve kendi üstleri ve göklerin engin görüşleri ve arzusunu umursardı.

Fakat sevgiye aç büyüyen ve Vhalar'a hayranlığı giderek artan Eitha ona çoktan vurulmuştu. İşte iki ilahi komutan göklerin emriyle bu şekilde evlendi. Buna en çok göklerdekiler sevinmişti çünkü Gölge haddini aşarak onları da tehdit eder olmuştu. Bu evliliği ışıkla kutsadılar. Fakat Chronos bile gelecekten bihaberdi.

İkili kutsal savaşlarına devam ederken Eitha'nın bir bebek beklemesi trajik bir sonun başlangıcı oldu. Eitha bu durumun sonucunda savaştan elini ayağını çekti. Aradığı gerçek sevginin çocuğunda olduğunu hissediyor ve tüm dünyası ondan ibaret hale geliyordu. Vhalar ise savaştan savaşa koşuyor, eve bir kez bile uğramıyor ve çocuğunun neye benzediğini bile merak etmiyordu. Aklı fikri Gölge'deydi. Onun o çirkin yaratıklarının insanları katlettiğini daha fazla görmek istemiyordu. Eitha savaşı terk ettiğinden beri de düşman daha da kuvvetlenmişti.

Eitha gittikçe yayılan savaşın alevinden oğlunu korumak için kimseye haber vermeden gizlice ücra bir köye saklandı. İhtişamdan ve saraylardan uzakta kendi yaşamının başlangıcındaki gibi köhne bir balıkçı kasabasıydı bu. Orada her şeyden uzakta huzuru bulacağına inanıyordu. Fakat bilmediği bir şey vardı. Köy halkı çocukların eti ve kanıyla bir Gölge canavarını besliyordu. Onu besleyerek ölüler dünyasından kurtarıp yaşayanlar dünyasına geçirerek göklerden intikamlarını alacaklarını düşünüyorlardı. Çünkü artık açlık ve sefalet içinde yaşamaktan bıkmışlardı. Gölge yaratığının hayata dönmesi için gereken son kurbanın oğlu olmasını ise Eitha hiç beklemezdi.

İşte böyle bir kez daha kendini dehşetin kucağında buldu Eitha. Oğlunu kucağından söküp aldıklarında köylülerin bir cadıdan alıp çayına attığı baharatın sersemleten uyuşukluğu içinde karşı koymaya gücü yetmemişti. Yine tüm umutları yüreğinden sökülmüşken Vhalar'ı üzerindeki kutsal ışığın aydınlığında geceyi alevlendirirken gördü. Eitha onun göklerden avuçlarında topladığı yıldırım ve yıldızların alevlerini görür görmez sevgilisinin ne yapmak istediğini anladı. Ciğerleri sökülürcesine Vhalar'a evladının canı için yakardı.

Gölge yaratığı sunakta dirilmek üzereydi ve hiç zaman kalmamıştı. Ona sunulan son çocukla da bütünleşmek üzereydi. Çocuğun bilinci sonunda kapanmış ve ruh özütü sonuna kadar çekilmişti. Vhalar topladığı yıldırımları ve yıldız ateşlerini hızla fırlattı. Böylece ritüel bıçak gibi kesiliverdi. Fakat zavallı çocuk da küle karıştı. Eitha küle dönüşmeden önce evladının "anneciğim!" diye seslendiğine yemin edebilirdi. Sonunda aklının mizanı paramparça olmuştu. Bu dünya defalarca her şeyi ondan sökerek almıştı.

Tüm bu trajedinin ve kaosun ortasında dirilmekte olan yaratığın özütünün geride kalan küçük bir parçası küllerin arasında hayatta kalmayı başarmıştı. Eitha'nın çıldırmış zihnini, parçalanmış ruhunu ve yüreğine dolan öfkeyi hissedince karanlık pençelerini ona yöneltmeye karar verdi. Feryatlar içindeki annenin zihnine sızıp fısıltılar bıraktı. "Zavallı Eitha... Göklerdeki ulu ve ışıklar içindeki tanrıların ve kutsal savaşçıların gözünde bir zerre kadar bile bir değeriniz yok..." işte böyle çeldi onun aklını "Senin dileklerini işitmeye tenezzül bile etmez onlar. Fakat ruhunu bize sunarsan sana tanrı kuvvetini vereceğiz."

Göklerde kara bulutlar yeniden toplandı o anda. Deliliğe düşen zihni intikam ateşiyle yanıyordu. Histerik bir sesle "Bunu kabul ediyorum..." cümlesi hafifçe döküldü kanı çekilmiş dudaklarından. Böylece Gölge ile birleşip yekvücut oldu Eitha. Tenindeki aydınlık cennet ışığı yerini karanlığa bıraktı. Mavi gözleri bir çift kuyu gibi simsiyah incilere dönüştü. Altın sarısı saçları gölgeden daha siyaha, kutsal ışıklar içindeki aurası bir karadeliğin karanlık enerjisine dönüştü. Acı dolu her anısı zihnine doldu. Gölge Varlıkları böyle beslenip güç buluyordu. Çığlıkları işitenlerin kulak zarlarını parçaladı. Nefreti ve öfkesi arttıkça Gölge Yaratığı kontrolü ele geçirdi ve daha da güçlendi.

Artık sadece intikam için nefes alan Eitha'nın avuçlarında kutsal ışığa karşın karanlık yıldız alevleri bulunuyordu şimdi. Her şey o kadar hızlı gerçekleşmişti ki kimse daha ne olduğunu anlayamadan tüm gücüyle Vhalar'ın üzerine yürüdü. Ve işte böylece karanlık ve aydınlık iki yıldızın savaşı başlamış oldu.

Son


ELINA     (Eitha 3)

Sislerin içinde ağır hareketlerle ilerledi Melek Elina. Ağaç kökleri ve taşlarla sınırları çevrelenmiş ayna gibi pürüzsüz suyun başına gelince bir süre ayakta durup sıradan kişilerin göremediği bir şeyleri görebiliyormuş gibi önce çevreye sonra da suya baktı. Bir insan boyu kadar genişliği olan bu su birikintisi akılların alamayacağı bir derinliğe sahipti. Elina sol eliyle ileri doğru hayali bir şeyleri fırlatıyormuş gibi bir daire çizdi. Bu sırada hayali gül yaprakları gecenin içinde gerçeğe dönüşüp suyun üzerine düştüler. Ay ışığı çevredeki her şeyin konturlarını gümüş bir kalem gibi çiziyor geriye kalan şeyler ise gölgeler içinde kalıyordu. Elina diğer elinde taşıdığı tütsüyü sonunda ayaklarının dibindeki taşların ve yabani otların arasına bıraktı. Yasemin otu ve bazı başka otların yanarken saldığı aroma her yanı sarmıştı.

Buraya yılda bir defa yapmakla mükellef olduğu ritüel için gelmişti. Ayna ona kimi gösterirse kaderine müdahale edecekti. Pek çok başka şeyden sorumlu başka yazar melekler içinde onunki çok talihsiz bir görevdi. Yaptıklarının sonucu bazen felaketlere bazen mucizelere sebep oluyordu. Fakat kime yardım edeceğini seçemezdi. Karşısına kötülüğe sebep olacak birisi bile çıksa ona yardım etmek zorundaydı. Yıldızlar ondan bunu istiyorsa başka çaresi yoktu. İki elini göğüs hizasında aniden birleştirip avuçlarını birbirine vurdu ve aynı hızla ellerini iki yana açıp avuçlarını yere çevirdi. Bu hareketle yaptığı sihirle beraber avuçlarından çevreye gümüşi bir ışık dalgası fırladı. Ardından bir taht gibi yontulmuş kayaya oturup bekledi.

Alnında uçları yukarı dönük gümüşi bir hilal dövmesi vardı. Gözlerini kapatmış olmasına rağmen bir şeyler olduğunda bunu hissedecek yeteneklere sahipti. Gözlerinin dış kenarından aşağı doğru üçer minik yıldız dövmesi yine gümüş gibi parlıyordu. Bu şekilde görevinin ona verdiği ağırlık altında gözyaşı döküyormuş gibi görünüyordu. Ne kadar süre kıpırdamadan öylece bekledi bilemiyordu. Sonra bir anda gözlerini açtı. Hissetmişti. "İşte başlıyor..." diye düşündü. Suyun içinde figürler belirmişti. Gölge, karanlık pençelerini bir kadının yüreğine geçirmiş onun aklını çelmek istiyordu. Kadın küle dönüşen oğlunu düşündükçe aklını kaybediyordu.

İyi ve kötü arasındaki bir uçurumda süzülen bu zavallı kadının adı Eitha'ydı. Gölgenin çağrısını duymazsa yitirdiklerinin dehşetiyle önce zihni sonra da kendisi yok olup gidecek ve trajik yaşamı bu şekilde son bulacaktı. Fakat yıldızlar kader oyununda onun tarafını seçmiş ve onu Elina'nın karşısına getirmişti. Elina az sonra yapacağı şeyin sonucunda Gölge'nin yeniden güç kazanacağını biliyordu fakat seçim yapma hakkı yoktu. "Öyle olsun.." diye fısıldadıktan sonra tüm nefesiyle suya üfledi. Eitha böylece Gölge'ye kulak verdi. Acısı içinde kor ateşler yakarken Gölge'nin çağrısını "Bunu kabul ediyorum.." diye yanıtladı.

İşte sudaki şekiller geldiği gibi kaybolurken Eitha'nın kaderi böyle değişmiş ve gölgeye işte böyle düşmüştü. Elina yıldızların seçimlerini sorgulayan bir bakışla taştan tahtında bir süre sessizce oturdu. Ardından "Öyle olsun.." diye tekrar ederek yerinden kalktı ve geldiği gibi sessiz adımlarla oradan uzaklaşıp sislerin içinde kayboldu.

Son

11 Kasım 2020 Çarşamba

ÜNİFORMALI

 




Ah ah eskiden asker olmak isterdim veya derler ya kolluk, aday olayım sonra da rütbem olsun. Sahil Güvenlik yani. İzmir’de Foça’da eğitim oluyormuş dağlarda, jandarma ile beraber, kızlı erkekli, sonra da Antalya’da kendi yeri varmış, Sahil Güvenliğin. Ama Ankara’da da görevlendirilebiliyorsun. Üniformalı kız olmak ne güzel bir şey.

Foça’da komando okulu varmış, orda yapılıyor askerlik, jandarma devreleri ile birlikte, sonra jandarma devreleri orada bırakılıyor, sahil güvenlik devreleri ile birlikte Sahil Güvenlik Okul Komutanlığına geçiliyor, Antalya’daki, Kepez. Foçadaki jandarma okulunun merkezi ise Ankara Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi. İnciraltı’nda ise Sahil Güvenlik botu var. Komutanlarla tanışıyorsun, anahtar filan veriyorlar hatıra olarak öğrencilere.

Liseyi bitirdiğimde diyordum, bilgisayar mühendisi olayım, sahil güvenlik olayım, önce Ankara’da çalışayım merkezde. Yoksa polisliğe mi hazırlansaydım. Polislik için çok çalışmak lazım, parkur felan koşmak lazım. Jandarma astsubaylık, jandarma subaylık, sahil güvenlik, pilotluk sınavları da var. Bilgisayar mühendisi olup bunlara gireyim diyordum.

Ya dedim boşver pilotluk uymaz bana, ailede asker pilot çok, yeter bu kadar aileye. Spor, sağlık, sözlü mülakat var, sporu geçmen şart ama. Pilotlukta uzun yıllar hem spor hem sağlık açısından sağlam kalman gerekiyor yani.

Tabii bir de kıdemliler olacak, işleri hep sana yaptıracak. Onlarla zihinsel savaş, soğuk savaş yapıcaksın. Sahil Güvenlik olunca sözleşmeli oluyorsun, kadroluya geçmezsen binbaşıda emekli oluyorsun. İyi ama helikopter, uçak, botlar, fırkateyn, denizaltı.

10 Kasım 2020 Salı

VERESİYE

 




Önümdeki köfteyi itina ile üçe böldüm, üç lokmada yedim. Zaman değişti, eski camlar artık bardak oldu, nerde artık bol köfte yemek, insanlar artık maaşları ile, kredileri ile, harçlıkları ile geçinemez oldular.

Yani artık kafeler, kahve dükkanları, çaycılar filan yani çayın kahvenin fiyatını indirmeliler. Yoksa kahve kupaları, fincanları kenarda küskün küskün bekleyecekler. Kimse vanilyalı, tarçınlı latte içemeyecek kafede, dışarıda, artık üçü bir yerde kahvede bile belki Nescafe değil de doğudan gelen Mahmood içeceğiz.

Kahve fiyatları düşmezse o zaman kupalar bardaklar küçülsün, shot gibi içelim yani. Yani bir çay kahve reformu lazım bu ülkeye. 15, 20 liraya kahve mi içilir? Eskiler derlermiş ya iş bilenin çay höpürdetenin ama işte böyle giderse çay kahve zenginlerin içeceği olacak.

Yani insanlar bundan sonra muhabbetin altını nasıl yakacaklar? Yani mevzular açılınca masadaki biri sazı nasıl eline alacak? Saz sanki ucuz da! Muhabbet koyulaşmaya başladığında kıvamını bulduğunda nasıl diyeceğiz hadi şimdi de Türk kahvesi içelim mi? Beş çayında nasıl alacağız A101’den After Eight çikolatasını? Keyiften nasıl fıkırdayacağız?

Yani bari Cafe Nero, Kahve Dünyası filan veresiye kahve verse? Veya veresiye çay olsa, demlenmiş çaylarla hayatımızı demlesek yani! Ama sonra da veresiyeye tiryaki olmasak! Eskiden derlermiş ya ben bağımlı değilim tiryakiyim, anneler de dermiş sen kel tiryakisin!

27 Ekim 2020 Salı

İNDİRİMLİ HAYALLER







Hep hayal ederdim. Jane Austen, Bronte kardeşler, Adalet Ağaoğlu, Marcel Proust, Kafka, Oğuz Atay, Tolstoy, Balzac, Çehov’un beyinlerinin içindekilerini, zekalarını, hayal güçlerini, yazmak için kurgularını kendi beynime naklediyorum.

Bunların karışımından romanlar yazıyorum. Neler çıkardı acaba diye düşünürüm her zaman.  Hayal etmek güzel bir şey. Tabii adını söylediğim yazarların hayal güçleri daha güçlü olmalı benimkinden. Ama tabii ben onlardan daha şanslıyım. Onlar büyük olasılıkla birbirlerinin eserlerini okumadılar. Ama yani ben hepsini okudum.

Sonra onların hepsini kendime ait bir odada bir araya getirdim. Oturun konuşun dedim, ne keyifli olur sohbetleri onların ama. Konuşun da keyifle sizleri dinleyim, sonra da sizden esinlenip romanlar yazayım. Kendine ait bir oda da beynim yani. Veya gizli bahçe de diyebiliriz buna. İnsanın gizli bahçesi olur arada bir zararlı otları ayıklar, besler, sular bitkileri.

Yoksa yani herkese bir oda versek, dört duvardan oluşan, otur yaz desek, yazamaz herhalde hiç kimse veya çoğu, hatta yazmaktan sıkılıp odadan çıkarlar, yazmak istemiyorum, özgürlük istiyorum da diyebilirler. Yazmak için o duvarların sizinle konuşması lazım. Belki o odada sizden önce yaşayanların hayatlarını size anlatmalılar. Sizin de belki o duvarlarla konuşmanız lazım. Bu belki delilik olabilir yani güzel bir delilik.

Üstelik yazmak için önce duvarları yıkmalı. Odalar beynimizde olsun. İstediğimiz zaman o odalara girelim, her odada bir hikaye olsun veya her odaya bir yazar koyalım. O odaya girince o yazar gibi yazalım.

Şimdi bugün örneğin Jane Eyre evden çıkar, yol üstündeki parktan geçer ve Migros’a girer, indirimli kitaplar arasında klasik eserlerden Jane Eyre’i görür. Beni yazmışlar der. Sıkıcıdır bu, okumayım.


21 Ekim 2020 Çarşamba

KABULE

 




Anneannem, babaannem, dedelerim, daha öncesinden de büyük anneannem ve büyük babaannemden dinlediklerimi yazıyorum arada bir. Bizim aile uzun yaşayan bir aile. Baba tarafı daha uzun, en az 90, 100, Girit kanından geliyor bu.

Giritliler uzun yaşıyor, Giritli kadınlar ise daha da uzun yaşıyor, öyle bir genetik var onlarda, büyük babaannemin deyişiyle naturaları sağlam. Nature olsa gerek, doğası sağlam, belki de kemikleri olabilir, belki de Giritli kadınların karkas ağırlığı iyi. Karkas yani Kafkas değil.

Anne tarafım ise Kırım. Kırımlılar o kadar uzun yaşamıyorlar. Çünkü zamanında kırım kırım kırılmışlar. Ben de onların torunları olarak elbette çok komiğim yani. Ne gadan ne gadan komikim.

Anneannem yine anlatmıştı. Daha önceki tembellik hikayelerine benzemeyen hikayelerden. Hikaye değil tabii, kendi yaşamından kesitler aslında.

Bir komşusu varmış. Komşu aile bir evlatlık getirmişler evlerine, Nermin. Nermin onlarda büyümüş, genç kız olunca evlenmiş, eşi taksi şoförü imiş. Fakat adam içkiye başlamış, Nermin adamdan ayrılıp yine ailesine dönmüş.

Sonra ikinci kez evlenmiş. Nikahta kabule demiş. Kabule Urduca kabul ediyorum demekmiş. Bir nikah cümlesi. Anneannem bunu ekliyor çünkü kendisi Arap, Hindistan, Pakistan dizilerini seviyor. Anne tarafım Kırımlı olmasına rağmen bence bizim ailede bir Hintlilik de olmalı. Aslında zaten nasıl bütün Türkler Konyalı ise, bütün insanlar da Hintli olabilir. Hint, Pakistan normal de Arap dizileri ilginç. Çünkü böyle bir dokunuş anne değil baba tarafımda var. Türkiye’den ve Makedonya’dan Girit’e giden büyüklerim, Osmanlı zamanı yani, orda Mısır ve Libya’lı kadı ve imam kızları ile evlenmişler. Arap kanı var biraz yani.

DNA testine göre, Ege, Girit, Makedonya, Mısır, İtalya çıktı zaten. İtalya da normal çünkü İtalyanlarla Türklerin orijini aynı, Etrüskler. Bir de Makedonya’daki Arnavutlar ile İtalyanlar da hem akraba sayılırlar hem de coğrafi olarak da bitişikler zaten.

Nermin, ikinci kez kabule diyor, bu kez kocası iyi bir insan, birinci sınıf bir garson imiş. Daha sonra adamın garsonluk yaptığı yerde bir tür düğün gibi bir eğlence yapmışlar. Garson herkesi tanıdığı için, bu düğüne Ümit Besen’i de çağırmış. Bizimkiler İzmir’de zaten. Besen gelmiş, tabii. Oturmuş orga şarkılar söylemiş. Nikahınaaa beni çağır sevgilim, bu şarkıyı da söylemiş. Bu şarkı söylenirken restorana Nermin’in eski kocası taksi şoförü gelmiş, kapıdan girmiş ortaya doğru yürümüş. Neyse ki garsonun arkadaşları adamı durdurmuşlar.

20 Ekim 2020 Salı

KALFA

 




Mart’tan bu yana düzenli olarak yaptığım gibi günlük gıda alışverişine giderken eczanenin önünde bir kalabalık ve gürültü gördüm. Yaklaştım, konuşmaları dinledim.

 

Bir iki yıldır çalışan bir eczacı kalfası vardı. İki gün önce filan gündüz eczanede çalışırken bilgisayara girmiş, rulet oyununu açmış ve eczanenin kasasından 35 bin lira alıp oyun oynamış, kaybetmiş.

 

Sonra anlaşılmış tabii. Özür dilemiş, kalfanın ailesi de eczacıya bu parayı ödemiş. Konu kapanmış gibiymiş ama bugün öğlen kalfa, kendisi genç bir oğlan, eczaneye gelmiş ve eczanenin sahibi karı koca ile kavga etmiş.

 

O yüzden eczacı aile tekrar şikayet etmiş oğlanı. Kalabalıkta çevre halk vardı, civardaki parktan bekçiler gelmiş, polis de gelmiş.

 

Oğlan yazık yaa bu olay yüzünden bir anlamda iş hayatını karartmış oldu. SGK siciline işlenecekmiş bu.

14 Ekim 2020 Çarşamba

İSTASYON

 





Hepimiz birer istasyon gibiyiz. Veya otogar.

 

İnsanlar gelirler, bir süre dinlenirler giderler. Yani, hayatlarımıza girerler, bir süre kalırlar ve sonra giderler.

 

Saati gelen, zamanı gelen gider, son kullanma tarihi gelenler gibi. Aynı anda birkaç tren de kalkabilir hayatımızdan. Otogarda saat başı hepsi bir anda hareket eden otobüsler gibi bir anda herkes de gidebiliyor.

 

Ne trenler ne otobüsler gelip gidiyor tabii. İstasyona girdiği anda belki hiç gitmeyeceğini düşünürüz, o da öyle düşünse de, biraz dinlenir, temizlenir, yakıtını alır ve gider, yola çıkarlar, başka istasyonlara doğru.

 

İstasyon yani hayatımız, ruhumuz, tren müzesi veya ulaşım müzesi değil, gelen gidiyor işte. Düşünün bir de hiçbiri gitmeseydi, ne yapardık!

 

Bizde, istasyonumuzda, otogarımızda  toplasanız kaç tane tren veya otobüs kalıcı oluyor ki?

13 Ekim 2020 Salı

PENCERE

 




Lisede edebiyat öğretmenimiz bize bir ödev yoluyla büyük bir ders vermişti.

 

Bir gün derste, bugün ders yapmayacağız dedi. Bugün pencereden bakacağız. Kendisi sınıfın penceresinin önüne geçti. Dışarı baktı. Biz de arkasına toplaştık.

 

Ne görüyorsunuz dedi. Sınıfın bahçesini görüyorduk. Her zaman gördüğümüz gibi. Okulun bahçesi, beden dersindekiler, topla bir şeyler oynayanlar, uzak bir köşede birbirine çok yakın duran bir kızla bir oğlan. Kızın kucağında defter vardı, ödev yapıyor gibiydiler ama sanki daha çok öpüşüyor gibi duruyolardı.

 

Kapının dışında satıcılar vardı, karşıda bir kırtasiye kafe, orda anneler oturmuş sohbet ediyolar, simit yiyerek çay içiyorlardı, sigara içen de vardı.

 

O gün başka konu işlemedik derste, sohbet ettik. Öğretmen, bu gece evde yazın bakalım, bugün pencereden gördüklerinizi, dedi. Bir zarfa koyup yarın bana verin.

 

Hepimiz bir şeyler yazdık işte. Bir köpek gördüm, bir anne ile kızı gördüm, mavi göğü gördüm, sanki yağmur yağacak gibiydi gibi şeyler yazdık hepimiz. Ertesi gün öğretmenimiz, derste açtı zarfları ve bize okudu.

 

Hiçbirini beğenmemişti öğretmen. Hepiniz eksik yazmışsınız dedi. Önce şunu yazmalıydınız:

 

CAM

7 Ekim 2020 Çarşamba

TEMBELLİK

 




Anneannemden daha önce dinlediğim iki gerçek hikaye.

 

Bir zamanlar iki kadın varmış. Kardeşler. Yaşlıcalar. İkisi de evde hep aynı koltuklarda otururlarmış. Biri birinde diğeri diğerinde. Hiç yerlerini değiştirmezlermiş. Televizyon seyreder örgü örerlermiş.

 

Bir gün karar vermişler. Koltuklarımızı değiştirelim diye. Buna üç günde karar vermişler. Sonra da değiştirmişler koltuklarını.

 

Biri diğerine demiş ki, bak gördün mü, nerdeydiiik nerelere geldik!

 

Bir tembelhane varmış. Orada yaşayan gençlerden biri gerçekten de çok tembelmiş. Bir gün bu tembelhane yanmış. Herkes kaçmaya başlamış.

 

Bu tembele de hadi sen de kaç demişler. O da şöyle demiş:

 

Durun önce şu yangın bir sigaramı yaksın da öyle kalkarım yerimden!

23 Eylül 2020 Çarşamba

ANI DEFTERİ





Kardeşimle küçükken biz, aile akraba toplantıları hoş olurdu. Monopoly, tombala oynardık küçükler. Büyükler de sohbet ve televizyon.

Bir de eğlence, göbek atma vardı. Dedem, başına tas geçirirdi, beline patlıcan kabak bağlardı, göbek atardı. Daha sonra pijama giyer, bir bacağında pijamayı yukarıya doğru sıyırır, sarhoş taklidi yapardı. Ben de kardeşimle defile yapardım. Çarşaflarla, yastık kılıfları, divanların altındaki perdeler, tüller, el işleri, çeyizlerle.

Küçükken gördüğüm rüyaları da unutmam zaten aynı rüyaları hep görürüm. Kum tepesine tırmandım zorlukla, tepeye çıktım, bir baktım, tepeliğin öbür tarafında merdivenler varmış, ordan indim aşağı. Otoyolda araba sürüyorum, direksiyon birden bir sopa oluyor. Gemiden birden suya düşüyorum gibi rüyalar.

Uyanınca insan rahatlıyor. Bu rahatlama hissi şeye benziyor. Tencerenin suyla rahatlamasına. Yemek pişirirken, yağ soğan biber domates filan koyarsın, bunlar pişer. Tencere kurur sanki. Bir süre sonra sıcak suyu dökünce tencere birden rahatlar, sanki oh der.  Yazın terleyince soğuk duş almak gibi.

Bir rüyamda Gülben Ergen ile şezlonga uzanmıştık. Havuz kenarında. Bir şeyler içiyoruz, dondurma yiyoruz, şarkı söylüyoruz, ona eşlik ediyorum, klip çekeceğiz de, şarkıyı unuttum şimdi.

Köpeğimiz Gork, küsmüştü bana, tüylerini düzeltip traş edip taradığımda, sıkılmıştı, azıcık canı acımıştı, çünkü bahçede her yerine diken dolaşmış, sokak köpeği gibi olmuştu dikenli dikenli. Sabah gelip kafama atlayıp ben uyurken ağlamıştı, dikenler canını acıtmış.Kurtar diyordu, kurtarınca da küsmüştü.

İncir çok sevsem de yerken hep korkarım. İçinde bir canlı varsa diye. Küçükken dağdan toplardık, bahçelerden, onlarda çıkıyordu. Elma kurdu gibi bir şeyler.

16 Eylül 2020 Çarşamba

OYNA HAYDİ






Dünya bir sahne hayat bir oyun ya bizler de sahne tasarımcısı değiliz tabii ki oyuncuyuz.

Pınar Kür demiş, küçük oyuncular diye. Küçük işlerle uğraşanlar, yani mafya olup da küçük işler yapanlar değil tabii, küçük işler yani dedikodular, olaylarla ilgilenenler, başkalarıyla, kalbi küçük olanlar.

Büyük oyuncular da var tabii. Tenisteki Büyük Dörtlü değil ama yani Nadal, Federer değil, büyük planları, hedefleri olanlar, uzaklara bakanlar, kavramlarla düşüncelerle ilgilenenler. Sahne tasarımı iyi bu dünyanın, eh biz oyuncular da iyi oynayalım bari. Oyunumuza ışık, renk sokalım.

Sahnede olduğumuza göre eh bir perde de var tabii. Perdeyi açıp hayata karışmalı. Oynuyoruz ama doğaçlama tabii, elimizde bir metin yok. En güzeli de her sabah oyuna başladığımızda hayatımızın ilk oyunu gibi hissetmek olmalı. Dün oynadığımız oyunun repliklerini unutmuşuz zaten, bu sabah yeni cümleler bulmalı.

O zaman demek ki sen bir oyunsun hayat, sonbaharı da getirdin, iyi bir oyunsun, biz oyuncular mı kötü oynuyoruz acaba? Yoksa seni değiştirmeye mi çalışıyoruz ki?

Ah seni olduğun gibi kabul etmek lazım değil mi? Bir oyunsun işte, oyun olarak görmeli seni. Bizler de madem oyuncak değiliz, oyuncuyuz, bazen komedi bazen dram oynamayı bilmeliyiz tabii. Karmaşayı, çatışmayı bileceğiz. Dramı, dramın içindeki mizahı.

15 Eylül 2020 Salı

APARTMAN BOŞLUĞU







Boşluk. Boş’un olduğu yer. Boş olan yer. Oraya bakınca apartmanın boşluğunu anlıyoruz.

Her şey boş aslında. Yani hayat bir apartman boşluğu. Çoğu zaman onun gibi karanlık, hüzünlü, kasvetli. İçine birçok işe yaramayan şey atılmış. Hayatlarımız da öyle.

Karanlık bir yer ama biz apartmanın bu bölümüne “aydınlık” da diyoruz. Apartmanın aydınlığı. Bizim apartman çok aydındır. Yaşayan herkes bir okul bitirmiş. Apartmanlar boş değil. Hep dolu. Kiracılar her zaman değişir. Satılık ilanları olur.

Aydınlık desek de bu apartman boşluğu genellikle ışıksız olur, loş, biraz da korkunç. İnsan bu boşlukta bir yaratığın yaşadığını hayal edebilir. Mutfak pencerelerinden atılan çürümüş sebzelerle beslenen. Ya da Notre Dame’ın Kamburu gibi biri veya Operadaki Hayalet.

Apartman boşluğunda yaşar Quasimodo. Apartmanın giriş katındaki liseli kız Esmeralda’ya aşıktır. Esmeralda mezuna kalmıştır. Quasimodo ona mat çalıştırır. Esmeralda’nın odası bu boşluğa bakmaktadır. Esmeralda hep boşluğa bakar. Hayatın boş olduğunu böyle anlamıştır.

Apartman boşluğunda yaşar Operadaki Hayalet. Giriş katındaki konservatuar öğrencisi Christine’e aşık olmuştur. Ona solfej dersleri verir. Christine ünlü bir soprano olur ama hep baba evine döner ve boşluktaki müzik öğretmeni ile konuşur. Hayalet, o yokken zaten bir boşluktadır. Mekanı da boştur ruhu da.

Belki giriş kattakiler bu boşluktan yararlanabilir. Bu boşluğa açılan bir kapıları varsa tarhanaları, domates kavanozlarını buraya koyabilirler. Koca koca tepsilerde salçalar nereye sığacak, boşlukta kavanozlara konabilir.

Demek ki her şey boş değil bu hayatta.

9 Eylül 2020 Çarşamba

KAOTİK DİNGİNLİK





Bazen bazı olaylar, durumlar, insanlar bizi üzer, acıtır, bunlar aynı zamanda öğrenmemizi de sağlar. Ne olursa olsun hayatımız yine de kendi hayatımız. Umutsuzluk, belirsizlik olur ama zaten gelecek her zaman belirsiz değil mi? Yine de şu anda var olduğumuzu biliyoruz, bu belirsiz değil.

Başarılı olmaya da gelmedik bu dünyaya, sadece yaşamaya geldik. Rollerimiz bir de hayallerimiz var. Hayallerimiz çok seçenekli en azından. Hayallerimiz bir alışkanlık haline gelen gerçekleri bozar, yıkar. Hayat bizim yaptığımız şeyler aslında. Gerçekler her zaman hayallerden daha çarpıcı. Ama hayaller de bizi gündelik yaşamın hızından, kaosundan koruyor.

Elimizden geldiği kadar geçen günlerin sıkıntı, duygu, üzüntülerini unutmalı. Pişmanlık ve nostalji çok faydalı, geçerli duygular değil. Yenileri koymalı hep önümüze. Yeni ilgi alanları gibi. Hayat devam ediyor her durumda. Gözümüzün önünden geçiyor, gidiyor bir yerlere. Yetişmek ve hayatla senkronize gitmek durumundayız. Yoksa hayatın gerisinde kalırız.

Belki de elimizde sadece hayallerimiz var. Bizi umutsuzluktan kurtarıp, her sabah ağaçları kuşları gördüğümüzde önceki günün olumsuzluklarını silip atan bir güç, hayallerimiz. Aslında hayatımızdaki olumsuzlukları da genellikle olumsuz gören biziz. Olaylar bize olumsuz gelsin diye gerçekleşmiyor, sadece gerçekleşiyor.

Hepimiz yaşamda kendi hayatımız, geçmişimiz açısından bakıyoruz olaylara. Belki de birinin başarısızlık gördüğü durum bizim başarımızdır aslında. Bazen kaos içinde yaşayabiliyoruz. Hayat kaos olsa ruhumuz dingin olabilse belki daha kolay yaşayabiliriz. Dingin ruh ile kaotik hayat dengeleyebilir birbirini.

8 Eylül 2020 Salı

SOKAKTA KAVGA





Bugün her zamanki gibi Migros’a gidip de dönüş yolunda parktan geçerken bir drama tanık oldum.

Bir kadın bir adam, yanlarında genç bir çocuk, 28 yaşındaymış, bir genç kız, 14 yaşındaymış, bir teyze, adamın annesiymiş, bir de bir adam, o da adamın kardeşiymiş, gençler de kadınla adamın çocukları. Kadınla adam evliymiş ve ikisi kavga ediyordu, daha doğrusu kadın bağırıyordu, adama ve diğerlerine.

Otuz yıllık evlilermiş. Adam polismiş, emekli olmuş, kadın da ev hanımı. Normal aile işte, bir sorunları yokmuş. Birlikte bir dükkan açmışlar, hamur işi ürünler yapıp satıyorlarmış. Her şey normal, yolunda iken, kadın bir iki yıl önce, aniden kocasını çok kıskanmaya başlamış. Dükkana gelen kızlardan kıskanıyormuş ama ne kıskanma! Sen, geceleri bu kızları eve getiriyorsun diyormuş, biz uyuduktan sonra, beni aldatıyorsun diyormuş.

Kadın menopoza girip çıkmış, belki de yaş yüzünden, kocasının kızlarla olduğunu düşünüyor veya hayal ediyormuş, bu kıskanma konusunu iyice abartmış. Kocası ise hep eşiyle berabermiş, gece gündüz. Hep bağırmaya başlamış adama. Birlikte doktora gitmişler, psikologa yani, gittikleri üçüncü doktor, kadına şizofren teşhisi koymuş. Ama kadın bu son yıllara dek gayet normalmiş. Doktor ilaç verince kadın kullanmamış. Kocasına demiş ki, kullanırsam sen beni daha rahat aldatırsın. Adamın aldattığı filan da yokmuş zaten.

Çocuklar da annelerinin durumunu anlıyormuş. Kadın, konu kocası değilken çok normalmiş, kocası oldu mu kadın başka biri oluyormuş. Sonra kadın polise gitmiş, kocası için uzaklaştırma kararı almak için. Almış. Adam da annesinin evinde kalıyormuş, çok da rahat etmiş. Kadın ise sürekli adama veya annesine telefon edip, kocasının bu kez annesinin evine kızları getirdiğini söylüyormuş. Yani kararı alan kadın ama durmadan arayan yine kadın.

Adamın evde silahı varmış, eski polis olduğu için, neyse götürüp teslim etmiş karakola, karısı kendine veya başkasına bir şey yapmasın diye.  Şimdi adam boşanmak istiyormuş, kadın da olmaz diyormuş. Kadın hasta olduğu için çocukları belki adam alır diyorlardı.

Ben de düşünüyordum o arada, yani bu kadını tedaviye nasıl ikna etmeli ki? Ya kendine veya kızına bir şey yaparsa?

12 Ağustos 2020 Çarşamba

SIRT ÇANTASI





Parka oturmaya giderken sırt çantası ile gidiyorum. Çantayı kitapla doldururum. Beş on kitap olur içinde ve parkta keyifle aralarında seçim yaparım. Günlük defteri, kalemler, su, gofretler ve başka şeyler olur işte.

Geçenlerde çok kitap doldurmuştum, parka giderken çok ağır geldi çanta, çantama biraz söylendim, ya dedim çok ağır oldun sen, yük olmaya başladın bana. Bu sözümle ona haksızlık yapmıştım aslında. Ne yapsın yani çanta!

Sonra çimlere oturdum, çantayı yanıma koydum, gofretleri yemeden ve kitap okumaya başlamadan önce bir kahve alayım dedim, kağıt bardakta, parkta kafe var.

Öyle bıraktım sırt çantamı, kafe de hemen çok yakında yani, gittim kahveyi aldım, döndüm, çanta yok. Biri almış gitmiş yani. İçinde ne var sandıysa, dolu dolu kitaplar.

Belki çantayı alan okuyacaktır kitapları, inşallah okur. Ama düşündüm, çantam hakkında olumsuz bir şeyler söylediğim için gitmişti çanta.

İşte enerji yasası, evrensel çekim kanunu. Veya şöyle, ne dersen o olur. Kendi diyen kendi olur.

18 Haziran 2020 Perşembe

KİTAP ARASI





Sahaflara sık uğrarım. Kitap alırım arada. Sokaktaki yer kitapçılarından da. Yerde özellikle en yeni kitaplar da oluyor. Sahaflarda kitapların içine de bakarım. Çok notlar çıkar kitap aralarından, kitaplara yazılmış notlar da olur. Bu notlardan o insanları hayal ederim.

Birkaç gün önce yerden birkaç kitap almıştım. Bir tanesi de Esma-Ül Hüsna’nın Esrarı adlı kitaptı. Kitabın hemen ön kapağını açınca içinden bir not çıktı. Çok yeni yazılmış daha. 7 Haziran ile 11 Haziran arasında yazılmış. Bir fırından yapılmış günlük alışveriş listesi. Simit, börek, çay, çörek, su gibi.

Herhalde bu kitabı okuyan kişi bir fırından alışveriş yapmış ve sonra toplu halde ödeyecek. Bundan anlaşılan bu kişi yoksul birisi. Hemen ödeyemiyor demek ki. Belki de gün içinde sadece bunları yiyebilmiş. Parası olunca ödeyecek.

Sonra da kitabı satmış Bu kitabı on liraya aldım. O da belki beş liraya satmıştı. Büyük şehirde yaşamak, alışveriş yapmak zor tabii. Başa çıkmak zor. Hayat işte. Belki de çocuklarına alıyordu bunları. İnsanlar neler yaşıyor bu dünyada.

Bunu bir de iyiye yorabiliriz. Olumlu yönden bakabiliriz. Bu alışverişleri yapan kişi diyet yapıyor mesela. Bunları yazıyor çünkü kalorileri hesaplıyor. Ondan yazıyor. Durumu da idare eder. Kitabı satmanın ona bereket getireceğini düşünüyor. Bir dua kitabını satıyor. Şöyle düşünüyor. Bu kitabı alan kişi okuduğunda bu kitabı satmak zorunda olan kişi için de dua okur, ne güzel olur.

Kim bilemem ama niyet güzel.

10 Haziran 2020 Çarşamba

KISA RÜYALAR





Almanlar Geliyor

Almanlar geliyor. Almanlar geliyor. Böyle diyerek annemin üstüne atlıyorum divanda, sarılıp öpüyorum. Sonra babamın üstüne, sonra kardeşimin (Savaş filmi izleyince böyle yorumlamışım rüyamda).

Börek

Annem börek yapıyor. Peynir, maydanoz koyuyor içine. Ne bu diyorum anne ne böreği bu. Börek işte diyor. Olmaz adı olcak. Ya işte tepsi böreği diyor. Haa, bütün börekler tepsi böreği değil mi anne? Hepsi tepsi böreği. Hıhım hepsini. Hepsini mi? Evet annişko, sen başka bir tepsi böreği daha yap. Bu hepsi böreğini ben yiyicim (Rüyamda acıktım demekkisi).

Gündem

Evden kız çıkarma töreni. Kapının önünde davul zurna, herkes göbek atıyor. Pencereden bakıyorum, oo diyorum, apartmanda bir gelin var. Sonra kapı açılıyor. Ay benmişim. Bana gelmişler. İnip göbek atıyorum. Hoydur hoydur. Erik dalı. Yüksek tepelere kız vermesinler. Sonra yine bakıyorum pencereden. Asker uğurlama töreni. Hop hop havaya atıyorlar askere gidecek olanı. Anaa diyorum, dur daha yeni istediler, hemen de askere gitmek mi olurmuş? Gitmeee (Bugünlerde sokaklarda bunlara rastladığım için rüyama böyle girmiş).

Öldür

Hadi öldür öldürsene. Ya nasıl öldürücem. Daha önce hiç öldürmedim ki? Olsun işte öldür, alışırsın diyor elime silahı veren. İstiyordun öldürmek ya başla şimdi diyor, anı yaşa, hayallerini erteleme. Öldürmezsen ileride pişman olacaksın (Çok kiralık katil filmi izlersen).

5 Haziran 2020 Cuma

ANİME MİMİ





Geçen hafta bir mim yapmıştık. En sevdiğimiz beş yabancı dizi mimi. Keyifli mim olduydu. Sevgili Manxcat de bundan esinlenerek bir anime mimi düşünmüş. Güzel düşünce. Hepimizin sevdiği anime diziler vardır herhaldesi.

https://nurruyakara.blogspot.com/2020/06/anime-mimi.html

Mim yani, en sevdiğimiz anime diziler, yine beş tane.

Seçimlerim:

Öncelikle izleyip de çok sevdiğim animeleri hatırlarsam, Gumball, I Me My Strawberry Eggs, Gakuen Alice, Another, Charlotte, Bleach, Cowboy Bebop.

En sevdiğim ilk 5 ise:

1. Rüyaların Rengi Pastanesi (Yume-iro Patisserie): Japon manga anime ergen dizisi. Pastacılık ve pastacılık okulu.

2. Sihirli Kurdele (Hime-chan No Ribbon): Fantastik, gizemli, büyücülü Japon manga ergen dizisi.

3. Ay Savaşçısı (Sailor Moon): Ay Savaşçısı prensesler kötülüklere karşı savaşırlar. Manga dizisi.

4.Metal Simyacı (Full Metal Alchemist): Japon manga dizisi, fantastik, bilimkurgu, kardeşlik, büyüler.

5. Mucize Uğur Böceği ile Karakedi: Paris animesi. Liseli süper kahramanlar, mucizeler, periler.

Animeler ve Kore dizileri zaten en sevdiğim diziler. Genellikle hepsi masum ve çocuksu oldukları için tabisideki.

Bu güzelim mimi de isteyen herkes yapsın daaa en sevdiklerimizi hatırlayalım ve öğrenelim.

27 Mayıs 2020 Çarşamba

5 YABANCI DİZİ MİMİ






Hayatınız boyunca sadece beş yabancı dizi izleyebilecek olsanız, bunlar hangileri olurdu?

Defalarca izleyebileceğim çok dizi var. How I Met Your Mother, Peaky Blinders, Aşk ve Gurur, The King Eternal Monarch, The World of Married, Blacklist, Power, Bron Broen, Forbrydelsen gibi diziler veya çok çok sevdiğim Heartland, The Durrells, Mom, Behind Your Smile, Skam, Bay Pilotun Kalbi, Hime Chan No Ribbon, Moon Lovers gibi.

Ama ilk beş deyince başka yani İlk 5'im:

Sassy Go Go: Kore gençlik ve okul dizisi. Aşk, arkadaşlık, rekabet gibi konular.

My Little Princess: Çin romantik komedi dizisi. Peri masalı.

15 Years of Waiting for Migratory Birds: Çin romantik dram komedi. Aşk ve arkadaşlık.

Metal Simyacı: Japon manga anime dizisi. Büyü, güç, suç gibi konular.

Yume-iro Patisserie: Japon manga anime pastacılık ve okul dizisi.

Çok uğraştım seçmek için. Tam 1.5 saat düşündüm 5 diziyi seçebilmek için.

İsteyen herkes yapsııın. Böylece favlar belli oluur.

21 Mayıs 2020 Perşembe

NAFTALİN





Sevdiklerimiz aslında hayattayken daha az hayatlarımızın içinde, öldüklerinde ruhları her yerde ve daha çok varlar, örneğin bir martının uçuşu, simitçi çocuğun seslenişi, kayıklar ve daha bir sürü şey.

Yalnızlık değil de boşluk hissi soğuk yel estiriyordur herhalde, dolayısıyla insan kabuğuna çekilip duyma görme yetisini kaybediyor gibi bir şey. Birbirini çok seven çiftlerden her hangi biri oyunbozanlık edip erken ayrılmaya kalkışınca cennetin kapıları kapalı deyip geri döndürmeli geriye.

Geride kalan ise evde yalnızken herhalde duvarlar konuşsa neler anlatır diye düşünür. Hatıraların insanın gözünde canlanması geçmişe özlemin bir işareti olur, nesneler de naftalin, yani anıları canlı tutmanın bir yolu.

Keşke aynı anda farklı dönemlerde yaşayabilsek, yaşanabilseydi. Örneğin, saat farkları gibi yıl farkı olsaydı, dünyanın bir yerinde yetmişler, seksenler, doksanlar ve o yılların standartlarıyla yaşansaydı, bugünden habersiz olarak.

Bazı insanlar geçmişiyle mutlu oluyor, çocuklukta çok mutlu olanlar ve sevgi dolu büyüyenler mesela, bugün de öyle olmak isterler, şu anda sevgi istemeyebilirler hatta, sevgiye doymuşlardır, yine de çocukluk mutluluğunu hep yaşatmak isterler, yaşatırlar.

Geçmişiyle mutlu olanlar bazen orda kalırlar, bedenin farklı bir zaman dilimine savrulması gerekmez bu durumda. Paralel dünyalar belki demek ki zihnimizde hep var. Anılarla geçiş yapıyoruz. Maziye yürüyüp yürüyen mazi oluyoruz, anılarda renkler neon hep, geçtiğimiz yerleri eteklerimizle siyaha beyaza boyuyoruz.

Yani belki de yaşamımız kendi düşüncelerimizde geçen bir hikaye. Belki hiç büyümeyen bir çocuk, belki çocuk olup da zamanından önce büyüyen bir insan.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Yume-iro Patisserie







Rüyaların Rengi Pastanesi

Yume-iro Patisserie

Pasta, pastacılık konulu Japon manga dizisi. İlk sezon 50 bölüm ve her bölüm yaklaşık 25’er dakika. İkinci sezon ise 13 bölüm, yine 25 dakika.

Ichigo Amano ailesi ile yaşayan minik bir kız. Çok becerikli değil. Ancak tat alma duyusu gelişmiş. Babaannesi, ona güzel tatlılar yapmış bir pasta ustası imiş bir zamanlar. Ichigo’daki pasta yeteneğinin farkında olmuş. Ichigo bir pasta okuluna gitmek istiyor ve ailesini ikna ediyor.

Pasta akademisine kaydoluyor. Okulda, sınıfta birçok arkadaşı oluyor. Kashino, Hanabusa, Andou gibi, hepsinin farklı tatlıcılık yetenekleri bulunmakta, bu gruba tatlı prensleri denmekte.  Henri Lucas da bu okuldaki ünlü bir pasta uzmanı. Ichigo ve diğer tatlı prenslerinin hepsinin birer de tatlı perisi var. Vanilya, Karamel, Kahve, Şoko gibi. Bu periler öğrencilere yardım ediyor. Bunun yanında fantastik bir tatlı krallığı ve tatlı kraliçesi de bulunmakta.

Ichigo, zamanla pasta yapmayı öğrenir, öğrencilik boyunca her türlü pastayı yapar öğrenciler, pasta yarışmaları da olur, rekabet, kıskançlık da. Ancak olumsuz bir olay olmaz. Rekabet ve kıskançlık da yumuşak ve tatlıdır. Pastayı kalpten yapmayı öğrenirler. Kokulardan, çiçeklerden enerji alırlar. İyi pastacılar, başkalarını mutlu etmek isterler. Her pastanın bir hikayesi olur. Çocukluğumuzdaki bir anıyı hatırlatabilir, bir gül bahçesini, rüzgarı.

Öğrenciler gruplar halinde yarışırlar. Başkalarını mutlu etmenin mutluluğunu tadarlar. Başkaları ile birlikte yemenin de tadını öğrenirler. İkinci sezonda ise liseye başlarlar. Yeni arkadaşlıklar ve yarışmalar olur. Öğrenciler gruplaşıp tatlı dükkanları açıp rekabete başlarlar.

Dizinin müzikleri de çok tatlı. Kahramanları da, konusu da. Duyguları karamelize eden bir dizi bu. Pamuk şeker gibi, çilekli pasta gibi. Yani diziyi izlerken şeker komasına girebilirsiniz. Periler de şirin. Sürekli olarak pasta yapıldığı için de lezzetli dizi.

Daha önce izlediğimiz sihirli kurdeleli kız dizisi Hime-chan no Ribbon ile aynı kalitede.

Not:4/4