25 Mart 2020 Çarşamba

Lise Günlükleri





Minikken annem beni pencerenin önünde bağlarmış. Pencereden veya kapıdan sokağa kaçmayım diye. Ben de pencereden gelen geçene bağırırmışım. Ne olur beni kurtarın diye.

Babaannem anlatıyor bize gelince veya biz onlara gidince. Küçükken, ilkokulun önünde leblebi tozu satanlar olurmuş. Onlar da çok severmiş. Yerken ağızlarına doldurur püskürtürlermiş. Ağızlarına dolunca konuşamazlarmış. Bir de, bisküvilik gül lokumu olurmuş. İki bisküvi arasına koyup yerlermiş.

Bir bayramda tatlıcıdan baklava almışlar. O bayramda o baklavayı yiyen herkes, akrabalar da gelen misafirler de hep ishal olmuşlar.

Dedem de hep haberleri dinleyip şikayet eder. İkinci Dünya Savaşı olmasaydı şimdi Üçüncü Dünya Savaşı çıkardı der, Hitler’i kimse unutamaz, o savaştan herkes ders almış. Bir de hep doğal tarımı savunur. Gıda endüstrisi, plastik endüstrisi yok edilmeli, insan cama tahtaya çeliğe dönüş yapmalı der.

Babaannemin bir hayali var. Onlar altı kardeş. Bir gün diğer beş kardeşini eve çağırıp, ki babaannem hepsinin bir arada yetiştiği evde yaşıyor hala, salondaki masada onlarla birlikte yemek yemek istiyor. Çocukluklarındaki gibi. Altı kişi için altı kişilik porselen takımlarını kullanacakmış.

Babaannem bir de temizlik hastası. Gazoz şişelerini bile yıkar, buzdolabına koymadan önce. Kapıları pencereleri hep siler. Çamaşır suyu ile. Boyaları akınca bu kez de boyar kapıları.

22 Mart 2020 Pazar

En Sevdiğim Filmler 5





Sevmek Zamanı

Metin Erksan, 1965

Müşfik Kenter, Sema Özcan

Türk sinemasının en özel ve iyi filmi. Siyah beyaz dönemin. Bu film, Fransa’da çekilmiş olsaydı, Dünya sinemasının en iyi 100 filmi arasına girerdi. Eski İstanbul, Boğaz, tarihi yarımada ve özellikle Büyükada da filmde başrolde. Müziğiyle, konusu ile hüzünlü bir film. Bir aşk filmi. Platonik aşk. Bir boyacı, Büyükada’da bir evde tamir işleri yaparken karşıki evde bir kadın fotoğrafı görür ve fotoğrafa, fotoğraftaki kadına aşık olur. Sürekli girer eve ve fotoğrafa bakar. Fotoğraftaki kadın gelir ve kadın da boyacıya aşık olur. Ancak adam kadına değil onun fotoğrafına aşıktır. Kadın birlikte olmak ister ama adam bunu yapamaz. Film tek başına bir zirve.







Acı Hayat

Metin Erksan, 1962

Ayhan Işık, Türkan Şoray, Ekrem Bora, Nebahat Çehre

Bir aşk filmi ancak sosyal yönü de var. Bir işçi ile bir manikürcü birbirine aşıktır ve evleneceklerdir. Paraları olmadığı için kiralık ev bulamazlar. Bir zengin adam da bu kadına aşık olur ve onu paranın gücü ile kandırır. İkili ayrılır ve işçi adam bir intikam planlar. Görüntü yönetmenliği çok iyi, oyuncular çok iyi, özellikle sinemamızın en iyilerinden Ekrem Bora. Hüzünlü aşk filmi, şiirsel, romantik gerçekçi.







Suçlular Aramızda

Metin Erksan, 1964

Ekrem Bora, Belgin Doruk, Leyla Sayar, Tamer Yiğit

Usta yönetmenden bu kez bir polisiye, bir kara film. Fransız sineması, Fransız Yeni dalgası havası olan filmde bir hırsızlık üzerinden toplum eleştirisi ve sınıf çelişkisi anlatılıyor. Bir zengin konakta bir hırsızlık olur, çalınan mücevher sahte çıkınca hırsızlar ve konaktakiler arasında karmaşık ilişkiler başlar. Zenginlerin yaşamı da eleştiriliyor. Ekrem Bora müthiş.



Not:

En sevdiklerime yerli sinema ile başlamıştım. Eski filmler, yeni filmlerden en sevdiklerim diye. 2000 öncesine ait izlediklerimden 5 film olmuş oldu. Vesikalı Yarim, Ah Güzel İstanbul, Acı Hayat, Suçlular Aramızda, Sevmek Zamanı. En iyi olduğunu düşündüğüm Sevmek Zamanı, en sevdiğim ise Vesikalı Yarim.

2000 sonrasında ise en sevdiğim 6 filmi daha önce yazmıştım. Hazan Mevsimi-Bir Panayır Hikayesi, Uzak İhtimal, Issız Adam, Hokkabaz, Fasulye ve Sonbahar. Sonbahar, hem 2000’lerin en iyi yerli filmi hem de en sevdiğim.

Bundan sonra diğer ülke filmlerinden en sevdiklerimi yazıcam. Yani kişisel tercihlerimi. En iyileri ise daha önce yazdım. Blogumda filmler başlığında hepsi.

4 Mart 2020 Çarşamba

Bir Rüya Gibi




Rüyamda hobbit oldum. Frodo, yüzüğü yok edeceğiz diyor bana. Ya bırak Allah aşkına bununla mı uğraşacağız diyorum. Vazgeçirmeye çalıştım. Dağa tırmanamam şimdi diyordum. Dağlar zor. Nehirlere gidek dedim. Okyanusa atarız. Dinlemedi.

Devamında elimde bir fotoğraf var. Kendi fotom. Başımda parti şapkam var. Boynumda da süsler. Kutlama yapıyorum galiba. Fotoğraftan annemlere sesleniyorum. Artık yurtdışında yaşayacağım, bıktım sizden bee diyorum.

Annem de diyor ki ( annem diyorki, York düşesi gibi oldu annem şimdi bu durumda), kendin konuşsana, neden fotoğrafın içinden konuşuyorsun, çok üzüldüm gitmene ama madem mutlu olacaksın git bari, peki söylesene bizden neden bıktın? Ne fotoğrafta ne de kendim bir yanıt bulamadım.

Değişti sonra rüya. Bir kafedeyim. Kankilerle. Kafenin uçuruma bakan bir balkonu var. Anneme seslendim, anne bak gitmişim, İrlanda’dayım. Ama balkonda kapalı kaldım. Korkunç aşağı bakmak. Kendimi kapana kısılmış hissettim.

Anneme seslendim yine, anne ne yapacağım şimdi ben balkonda? Annem de dalga geçti. Astral seyahat yap, bak gördün mü, yurtdışında yalnız yaşaman zor, napcan İrlanda’da. Çabuk gel, uyanmadan yatağına dön. Babana söylemem bunu.