30 Kasım 2016 Çarşamba

SAHNELERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilirsiniz meşhur olmak herkesin hayalidir.  Son zamanların değişmez düşüncesi.  Anneler, babalar çocuklarını yetiştirirken ya topçu olacaksın ya da popçu olacaksın ki paranın şöhretin sahibi olasın derler. Bir telaş başlar, dünyanın parasını dökerler, on onbeş senenin sonunda elde var koca bir ( 0 ). Aşağıya tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık misali. Alın size psikolojisi bozuk işsizler ordusuna yeni bir eleman. Kişi gelmiş yirmi beşine ne iş gelir elinden ne de bilgisi vardır.

Ama eskiden böyle değildi. Karın tokluğuna yapılan işlerle günü bitirirdik. Bense boş durmayı sevmezdim. Helalinden nerede iş, nerede para varsa yanaşırdım. Bizim mahallede o zamanın müziğine meraklı benim gibi gençler vardı. Erdoğan ritm gitar, Zülfikar bas gitar, Mustafa bateride ve hem şarkıcı hem de büyüğümüz olan roman Erdem abi solo gitar çalardı.

Bir telaşla kabinler ses düzeni derken orkestrayı kurdular.  Dışarıdan bakıldığında eğlenceli geliyordu. Arada bir para bölüşmesine iş gelince bakıyorum o zamanların parası 80-90 TL para alıyorlardı. Yani sizin anlayacağınız ben koskoca bir hafta çalışıyorum anam ağlıyor demirlerin altında, 35 TL haftalık alıyorum. Bu aldıkları para gözümün dolar milyoneri olma yolunda adım atmasına sebep olmuştu.

Zülfikar çok samimi arkadaşımdı. Ona bir gece yaa Zülfikar ben de geleyim tef çalarım, aletleri taşırım beni de sok orkestraya dedim. İlk zamanlar Zülfikar yok falan dedi ama sonra neden olmasın, ama Erdem abiye sormam lazım dedi.  Aradan bir hafta geçti baktım Zülfikar hadi Hüdai bu akşam iş var gidiyoruz dediğinde gözlerimden yeşiller geçmeye başladı.  Hemen yıkanıp giyinip kokularımı sıkıp çıktım kahvenin önüne. Beni gören Zülfikar hayırdır Hüdai baloya mı gidiyoruz dedi. Tabii bende bir şok. Yok yaaa ilk gün ya ondan, dedim . Her neyse lafı uzatmayayım. Kafanız burada şişmesin .

Tabii, buluşma yeri olan depoya gittik, hoş sohbetten sonra Erdem abi geldi bana bir baktı, al bakalım şu tefi ben çalarken eşlik et dedi. 9/8’lik roman havası çalmaya başladı. Ben de onunla beraber.  Şimdi bir de şu tumba ile deneyelim bakalım olacak mı dedi. İlk defa orada tumba görmüştüm.  Şaka bir tarafa o akşamüstü kendimi müzisyen gibi hissetmiş havaya girmiştim. Gözümün önünde Erdem abinin gitar çalışı ve müziğin ritmi vardı kulaklarımda.  Başlamadan şunu söyledi sen bunu da başarırsan bu gece bir 50’lik alırsın benden.

Abi ben durur muyum başımı emme basma tulumba gibi aşağıya yukarıya salladım. Tumba çalarken biraz geç kalsam da idare eder diyerek çorbacıya gittik. Akşam olmuş gitme vakti gelmişti fakat baterist yoktu, annesi hastalanmış gelemeyeceğinin haberini göndermişti. İlk gece bu bizim para güme gitmişti sanki. Erdem abi koluma girerek dışarıya çıktık. Bak Hüdai bu gece şapa oturmayalım bas gitara kulağını ver yeterli diyerek içeriye girmiştik ama neden bunu söylediğini anlamadım. 

Toplanıp düğün salonuna gittik. Takımları taşıyıp kurduk dışarıya çıktığımızda Erdem abi yeni bateristle tanışın diyince benim elim ayağım titredi. Herkeste bir şok. Yüzler bembeyaz.  Tef tumba derken mecburen bateri çalacaktım. İçeriye girdik masalar dolmaya başlamıştı. Saat 20,45 olunca gelinle damat girdi içeriye, dans ediyorlardı, ortalıkta kimsenin benim ilk defa sahneye çıktığımı bilen yoktu.

İlk moladan sonra düğün devam etmeye başladı ben de masalarda oturanları seyrediyordum.  Sahnenin sol tarafında bateriden bakarken, pistin önündeki masalardan birinde bir kızın baktığını gördüm, kız hiç gözlerini ayırmıyordu benden.  Tabii benim ilgim kıza odaklandığı için ne müziğin ne de ritmin içindeydim, yavaşça yanıma yaklaşan Erdem ağabey Hüdai sen ne yapıyorsun rezil olacağız dedi.

Abii yaaa baksana kız durmadan bana bakıyor ne yapayım dediğimde, Erdem abinin de dikkatini çekmişti.  Roman havaları başladığında Erdem abi gitarı elinden bırakıp tefi alıp misafirlerin arasına karıştı. İki dakika sonra geldiğinde, yaa Hüdai kızın bir gözü şaşı, sana bakmıyor, pistte oynayanlara bakıyor dediğinde ilk gecenin ilk hüsranını yaşamıştım.

Hayat bazen baktığımız pencereden görüldüğü gibi değil.


(Kavas Hüdai'nin maceraları devam edecek)

29 Kasım 2016 Salı

GÖMÜLEMECE


Dedem, İngilizce Fransızca Rumca konuşur, çok dindardır, dedeme hep derim, sen bütün aileye yetersin dedeciğim, senin sayende hepimiz cennete gideceğiz işte, astronomiye ilgi duyar, bir de çiçeklere. İşte onun hayatı.

Sürekli güldürür beni, ben gülünce de, sen gülme, iyk iyk gülüyorsun, martı gibi der alay eder bir de. Benimle İngilizce konuşur ki İngilizcem gelişsin, arada Fransızca laflar da söyler, kulağım ona da alışsın diye.

Dedem akıllı telefon kullanır yazar bana vadsaptan, “heey, how was your day?”, günün nasıldı, ben de şöyle derim, “ı hated every second of it”, her saniyesinden nefret ettim, o da “why?what happened?”, neden noldu, ben ise, “ı hate school, ı have projects”, okuldan nefret ediyorum, proje ödevlerim var, o, “okay, in which matiere” der, hangi konuda projen var yani, ama matter demiyor da matiere diyor, Fransızcası, ben de, multimedya, Fransızca, drama, diyorum, o da “can ı help?” der, bir yardımım olur mu, ben hayır derim, o ise “okay, ı love you so much”, seni çok seviyorum, ben de, love you to, derim, o da “see you tonight” der, yani akşama görüşürüz, yani akşama bana uğra diyor, yolunu yaptı.

Evlerine uğradım, babaannem bana komşusunu şikayet etti, geçen hava soğukken komşusu babaannemden bir fular istemiş, o da en sevdiği fuları vermiş, şimdi geri vermiyormuş kadın, unuttu mu acaba diyor, istemeye de utanıyor, ya dedim babaanne alırım ben sana aynısını dedim de o da bulamazsın ki aynısını dedi.

Dedem bana hep çocukluğundan söz eder. Çocukken okul arkadaşlarının köydeki evlerine yaz tatiline gidermiş. Cesare Pavese öyküleri gibi der anlatırken bana. Orda bir sürü oyun oynarlarmış. Mesela, meşe oyunu, misket yani ama gerçekten de meşeden, ağaçtan minik toplar yapar oynarlarmış. Sonra, kazık oyunu oynarlarmış. Ağaçtan kazıklar yaparlar sonra yanyana gelip kazıkları yere toprağa atarlarmış. Kazıklar saplanır tabii toprağa, birbirlerinin tahta kazıklarını devirmek isterlermiş. Deviren diğerinin kazığını alırmış.

Bir de gömülemece oyunu varmış. Üç kişi yine toprak zemin üzerinde bir üçgen yaparmış ve ellerinde çelik çomak olurmuş, bunlar tahtadan yine, bunları birbirlerine atarlarmış, tutamayan toprağı biraz kazarmış, tutamadıkça toprak kazılır ve derinleşirmiş, en çok kaybeden kişi o kazılan toprağa yatarmış, diğerleri onu gömermiş, başı dışarda tabii. Sonra diğer iki kişi gidermiş, biraz uzağa saklanırmış, o gömülenin kendi kendine çıkmasını beklermiş veya ordan geçen başka biri yardım edermiş.

Dedem daha sonraları gömülemecenin bir ekonomi terimi olduğunu öğrenmiş, büyüyünce, toprağa para veya altın gömmek gibi veya parayı gömmek yani hiç kullanmamak anlamında.

28 Kasım 2016 Pazartesi

SİYAH BEYAZ


Çalışkan bir öğrenci olacağım daha çok küçükten belliydi.

Ben ders çalıştığım için annem eve ne gündüz ne gece hiç misafir almazdı. Evde sessizlik olurdu. Ben çalıştıkça annem çay, simit, tereyağı, peynir getirirdi, sonra kahve, meyve. Saatlerce çalışırdım, bir oturuşta en az üç dört saat.

Sınıf birincisi, sınıf başkanı, sınıf temsilcisi seçilirdim hep, sadece notlarım yüksek olduğu için. Derste çok da konuşurdum ama. Herkese de kopya verirdim. Onlar da bana yakın notlar alırlardı ama ben hep en yükseği alırdım.

Bir gün bir sınavda, hocamız, lisede, kitaplarınızı ters çevirin dedi. Ters çevirdik. Yazılı yapacağım dedi. Eyvah dedim. Çalışkan olsam da hep korkardım önce. Her sınavda, önce, heyecandan hiçbir şey yapamazdım. Yaklaşık bir onbeş dakika otururdum boş boş, kağıda bakardım. Okuduklarımı anlamazdım, kalbim gümbürderdi.

Onbeş dakika sonra ise bir başlardım yazmaya, durmadan yazar ve erken de bitirirdim sınavı, çıkardım, hiç de kontrol etmezdim, yaptıklarımı. Ne biliyorsam ilk anda aklıma gelirdi, bilmiyorsam da aklıma gelmezdi zaten.

O sınavda, hoca, test yapacağım dedi, hepimize beyaz birer kağıt dağıttı. Boş bir beyaz A4 kağıdı, tam ortasında minicik bir siyah nokta vardı. Ne isterseniz yazın kağıda diye ekledi. Gördüğünüzü yazın.

Bütün sınıf o siyah noktayı anlatmıştı, o siyah nokta ile ilgili akıllarına ne gelirse. Sadece bir tek ben beyaz sayfayı yazmıştım, siyah noktayı değil.

25 Kasım 2016 Cuma

LIE TO ME


Bana Yalan Söyle anlamına gelen dizide Amerikan sinemasının güçlü karakter oyuncusu ve en saygın oyuncularından Tim Roth başrolde inanılmaz iyi oynuyor. Hani izlerken insanın ağzı açık kalıyor ya öyle işte.

Roth, bir ekibin başında, dört kişilik bir ekip bu. Ekibin işi suçluların ve suçlu adaylarının yalanlarını saptamak. Yüzlerinden, gözlerinden ve beden dilinden insanların yalan söyleyebildiklerini anlıyor bu dört kişilik ekip.

Üç sezonluk dizi hep enerjik, heyecan hiç düşmüyor, tempo eski dizilerden 24’e benziyor. Her bölümde ekip bir iki olayı çözüyor. Olayların içine ekip de giriyor, ister istemez onlar da tehlikeli olayların içinde buluyorlar kendilerini.

Ekibin özel hayatını da izliyoruz bu arada. Kendilerinin hayatları da karıştıkları olaylar gibi iniş çıkışlı. Çözdükleri vakalar da ilginç zaten. Polisle, FBI ile ortak çalışıyorlar çoğu zaman, çünkü hepsi kriminal davalar.

Başlayıp aralıksız izlenecek dizilerden. Çok kendine özgü.

SEVGİLER BENO'DAN


Benokız

Beno, yeni evli, mutlu, eşi Sarıoğlan’ı çok seven, iyimser ve iyi bir insan. Instagramda fotolarını ve yaşamını paylaşıyor, benonunblogu sayfasında, ayrıca bloğu da var.

Cici bir hayat, kendi halinde, sevgi dolu bir hayat. Evi de cici, oyuncak ev gibi. Eve ruhu yansımış belli. Filmlerde, animelerde gördüğümüz şeker kız evlerinden.

Sonra Beno’ya kötü ve kahverengi bir misafir geliyor. Beklenmedik ve kötü kalpli bir misafir. Ama Beno bunu bir oyun gibi düşünüyor. İyimserlikle ve iyi kalple bunu kendi kendine oynadığı bir kurguya dönüştürüyor.

Sonra otel tatilleri başlıyor, aslında hastane tabii, arada ev tatilleri, tedavi sırasında, otelde ve evde zaman geçiriyor, hastalıkla çok kendine özgü bir şekilde savaşıyor, hastalıkla ve tedavi gereçleriyle adeta arkadaş oluyor, bütün o zorlu süreci kendince yumuşatıyor.

Tabii eşi Sarıoğlan da sevgi dolu ve hep eşinin yanında. Doktorları da. Ve diğer onu sevenler ve ayrıca internet arkadaşları da onu hiç yalnız bırakmıyor.

Benokız daha sonra bu süreci kitaplaştırıyor. Hastalık ve tedavi sürecini sanki masalmış gibi anlatıyor ve bize hayatta nelerin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Duygusal, ince ve derin ve hatta mizah yüklü ve sevecen bir masal. Benokızı tanıyın.

Not:4/4

23 Kasım 2016 Çarşamba

ÇOKLU EVREN


Son zamanlarda paralel evren terimi yaygın. Paralel evrende aynı yerde aynı anda iki evren oluyor. Diyelim bir odadayız, paralel evrende de aynı odada başka bir hayat olabiliyor.

Ya birçok evren varsa, paralel değil de yanyana.

Diyelim biz bir nota sayfasındaki fa diyeziz. O sayfada başka notalar da var, şarkının sözleri var aşağıda, sol anahtarı var, hepsini görürüz bunların, çünkü biz de o sayfadayız. Ama bilgisayarımızdaki bir müzik dosyasındaki diğer şarkıyı göremeyiz. Biz bir nota sayfasındaki fa diyez notayız çünkü sadece. Müzik dosyasını da göremeyiz. Diğer dosyaları da göremeyiz.

Bilgisayarımızın ekranını da göremeyiz. Bilgisayarı kullanan kişiyi de göremeyiz bir fa diyez olarak.

Peki, ya bizim evrenimiz de aynı bir mp3 dosya gibi sıkıştırılmış bir dosya ise ve biz de onun içindeysek ve başka bir dosya daha varsa veya başka dosyalar.

Paralel evren varsa böyle evrenler de olabilir. Eskiden bir plakta bir şarkı olurmuş, sonra şarkı sayısı çoğalmış, sonra CD gelmiş, sonra mp3 gelmiş. Gittikçe çoğalıyor içerik, teknoloji gelişiyor.

Ya böyle birçok evren varsa. Bir gün o evrenlere gidebileceksek. O evrenlerde hayat varsa, o hayatlarda da evren varsa.

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR 2



AYNADAKİ GÖZ

Kezban Şahin Taysun

Sevgili yazarımız ve blog arkadaşımız kitaplarıyla bir kadın ve çevre yazarı olarak tanınmakta ülkemizde, haklı olarak, yazı temalarına dayanarak, ayrıca, kategorize etmeyi de pek sevmemiz nedeniyle.

Şimdilik bildiğimiz iki kitabı var. Aynadaki Göz, ilk kitabı Kafesteki Kalp'ten sonra gelen bir öykü kitabı. Bu öykü toplamında genelde ülkemizin sosyal sorunlarına edebiyat gözüyle bakılmış öyküleri görüyoruz.

Bu bağlamda yazarımıza bir kadın yazar da diyebiliriz. Ülkemizde yazarlar ikiye ayrılır ya. Yazarlar ve kadın yazarlar. Yazar zaten erkek yazardır. Kadınsa belirtiriz. Taysun için de bir kadın yazarlıktan, iyi bir yazar olduğu için yazarlığa transfer etmiş diyebiliriz, esprili bir ifadeyle.

Öykülerde ilginç olan nokta genelde belirli sorunlar üzerinde yoğunlaşmış olmaları. Yani sosyolojik bir gözle edebiyat. Belgesel olabilecek olayların edebiyatla yüzümüze vurulması. Sosyal mesaj taşıyan öyküler ancak bir yandan da saf edebiyat aslında.

Yazarımız sanki taşrada bir belgesel gezi turuna çıkmış ve gördüklerini yüceltmiş. Bu kapsamda bir öykü toplamı pek de karşılaşmadığımız bir tür oluyor bu yüzden. Bir edebiyatçımız da bunları yazmalıydı. Genelde büyük şehirden uzakta yaşanan sıradan insan dramları bu öyküler.

Öykülere genel anlamda hümanist öyküler denebilir. Kadınların bizler için bildik dertleri, doğa, hayvanlar, doğanın ve insanın geleceği, kırık hayatlar, kırık hayaller, küçük şehirler, büyük şehirlerdeki küçük insanlar.

Pendik'te Bir Adsız Kahraman adlı öykünün kurgusunun, Saniye'nin Kayıp Güvercinleri adlı öykünün nostalji duygusunun çok başarılı olduğunu ve Gül Güzeli adlı öykünün de, duyarlılığı ve sinemasallığıyla kitabın yıldızı olduğunu söyleyebiliriz.

Kaçırmayın.

Not:4/4


Not: Sevgili yazar arkadaşımızın blogu:

20 Kasım 2016 Pazar

STRANGER THINGS


Tuhaf, garip, değişik şeyler anlamına gelebilecek dizi bir doğaüstü, bilimkurgu, korku dizisi, daha doğrusu gizemli dizilerden.

Biraz efsanevi X Files havası var, yani gerçek orada dışarda bir yerlerde, biraz da Jordskott havası, bir çocuk kaybolduğu için, biraz da Sense8, paranormal olaylardan dolayı. Baştan sona heyecanlı, esrarlı ve finali de çok iyi. İkinci sezonunu heyecanla bekletiyor.

İki de eski oyuncu var ünlülerden, Winona Ryder ve Matthew Modine. Dizinin konusu, müziği, atmosferi, her şeyi yerinde ve hatta sevimli de.

Hareketsiz bir kasabada bir çocuk kaybolur. Annesi de peşine düşer. Ancak çocuk hem çok uzakta hem de çok yakındadır. Çocuğa ulaşabilmek için farklı güçler gerekir, farklı yetenekler.

Dizi, klasik bir Dean R. Koontz romanı havasında. İzlemeye başlıyorsunuz, ne olduğunu bile anlayamadan dizi bitiyor, yani nefes almak bile zor, ideal dizi işte, dizinin içinde siz de bir kahraman oluyorsunuz.

Tam turşulu puding. Çok tatlı ama yüreğinizi ağzınıza getiriyor.

19 Kasım 2016 Cumartesi

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTESİ



James Joyce

Joyce’un ve dünya edebiyatının en müthiş eserlerinden biri. Kendini arayan bir genç adamın öyküsü. Yani, yazarın kendi öyküsü, biraz da kurgulaştırarak.

Roman kahramanı Stephen Dedalus, yazarın ünlü Ulysses adlı romanının da kahramanı. Romanda küçük bir oğlanın genç bir erkek oluncaya dek yaşadıkları anlatılıyor. Stephen Dedalus bir sürü evreden geçiyor, düşünsel, dinsel, felsefik, yaşamsal evrimler geçiriyor, aynı Tolstoy’un gerçek yaşamı gibi.

Küçükken ailesinin durumu iyi ama sonra bozuluyor, birkaç okul değiştiriyor, aşık oluyor, dine yaklaşıyor, dinden uzaklaşıyor, arkadaşları ile anlaşamıyor, hep yabancılık çekiyor. Büyük olasılıkla, gençlik arayışları romanları bu romanla başlamış olmalı, bir de Bazarov var, Babalar ve Oğullar’daki.

Joyce yazınca tabii bir başka oluyor edebiyat. Bilinç akışı yöntemiyle yazar, bir diğer dahi yazar Marcel Proust gibi, yani kahramanın zihnini, düşüncelerini izliyoruz. Bu roman, edebiyat severler için önemli olduğu gibi, sanatı ve yazmayı sevenler için de çok önemli. Bir yazarın daha küçükken neleri düşündüğünü anlayabiliyoruz ki bu yazar daha sonra Joyce oluyor.

Kaçırılmayacak bir edebiyat zirvesi.

Not:4/4

18 Kasım 2016 Cuma

FİLM SEÇKİSİ 10


KİRACININ BÖYLESİ

L’etudiante et Monsieur Henri, 2015, Fransa

Yaşlı ve huysuz bir amcanın evine genç bir kız kiracı olarak gelir. Huysuz amca kızdan onun için bir şey yapmasını ister. Tatlı ve komik bir film. Not:3/4

İNGİLİZCE MİNGİLİZCE

English Vinglish, 2012, Hindistan

Hintli bir ev kadını sadece çocuklarına bakar ve lokma yapar. Evde herkes İngilizce bilmektedir, o dışında. O da İngilizce öğrenmeye karar verir. Hoş, güzel, komik, sevimli. Not:3/4

İÇ GÜZELLİK

The Beauty Inside, 2015, G.Kore

Bir oğlan bir kıza aşık olur. Ancak oğlan her sabah başka biri olarak uyanmaktadır. Ruhu aynıdır ama bedeni her gün değişir. Kıza aşkını nasıl gösterebilecektir. Romantik ve güzel bir film. Not:3/4 

TAŞ



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Adama çok kızmıştık, paramızı eksik veriyordu. Alüminyum tencereleri aldık. İçine taş doldurduk. Bütün tencerelerin içine birkaç yüz gramlık taş koyduk. Tencereleri biraz da ezdik. İçindeki taşlar belli olmuyordu.

Gittik adamın yerine, sanayiden alüminyum tencere topladık dedik, iç içe koyduk, ezdik, sen zahmet etme, biz tartarız dedik. Getirin bakayım dedi. Götürdük önüne 15-20 tencere, baktı, hoşuna gitti, helal lan size, dedi. Kapakları görüyor tabii.

Tartıya koyun tartın dedi. Normalde birkaç kilo gelecek tencereler, biz çektirdik onsekiz kilo. Parayı aldık. Bir daha oraya gitmedik.

Bir kafe vardı, hep giderdik, arkasında da han vardı, handa deri işlerlerdi, deri ceket filan işte, işe yaramaz deri parçalarını da aşağı atarlardı. Kafeyi yaşlı bir adam işletirdi, adisyon hiç yazmazdı. Bu kafede biz hep aynı şeyi yapardık.

Kola, fanta, soda söylerdik. Birkaç tane, sonra birkaç tane daha. Bir kısmını pencereden aşağı atardık, o derilerin üstüne. Biz kafenin üst katında otururduk hep. Sonra hesap için yaşlı adamı yukarı çağırırdık. Adam, hesap tutmadığı için hiç bilemezdi kaç tane içtiğimizi, hep az öderdik. Çıkarken de pencerenin altından alırdık hepsini. Az hesap öderdik.

Kuaförde yedi sene çalıştım, askere kadar. Gündüz torna tesviye, akşam masörlük. Akşam altıdan, yediden sonra, bire kadar. Çalışmadığım iş kalmadı. Bütün işlerimi bir gün bırakıyor, para kazanacağım başka işe geçiyordum, bir sigarayı bırakamadım. Çok seviyorum. Sigara benim sevgilim, bırakmayı denediğim zaman yedi bela hüsnü oluyorum sanki, sigara benim Despina’m. Ona öyle derim ben. Despina’mı bırakırsam onu aldatmış gibi hissederim kendimi.

17 Kasım 2016 Perşembe

ÜMRANİYELİ NURNİNA


Ben Nurnina işte tanıyorsunuz, kapalı kız. Ailesiyle yaşayan. Üsküdar’daydık ama Ümraniye’ye taşındık. Ama her gün Moda’dayız arkadaşlarla. Kısa bir süre Duru Tiyatro’nun aşağısında da oturmuştuk. Kurbağalı Dereye doğru inen bölge. Taşındık işte ama ne taşınmaksa artık hep Moda’dayız.

Ali Usta, Kırıntı, Myhoş, Caribou, burlarda oturuyoruz akşamları. Moda sakin ve güzel ve bağımlılık yapar insanda ben diyeyim size. Tabii kiracıysan Allah yardım etsin o başka. Çook pahalı. Kiralar üç beş bin, ev almak istesen iki trilyon. Kedi köpeğin olmazsa Modalı da olamazsın ahaha.

İkinci üniversite kaydımı yaptırdım açıköğretim. İlahiyat. Haftanın dört günü kursa gidiyorum. Tecvid ve Arapça. Hafta sonu bebek mağazası arkadaşlarla devam. Bir ara pazarlamacılık yapıyordum ama zor iş, insanlarla çalışmak zor, insan insanı üzüyor.

O işten çıktım şimdi eskiden çalıştığım bebek mağazasında haftada iki gün çalışıyorum bana yetiyor. Mağaza Ümraniye’de. Bütün çocukluğum Moda’da geçti ya ama dün akşam mesela grup halinde yine oturduk yemek yedik, erkek arkadaşlarımız, çocukluktan beri görüştüğümüz, Moda sahada maç yaptılar, Moda camiinin orda.

Bütün esnafları da tanırız, Tek büfesi mesela veya Ayı’nın aşağısındaki kafeler. Kahvaltıda Karafırın çok iyidir. Van da kahvaltıda çok iyi. Ömer Öztürk var bizim arkadaş, vapurda çay simit sohbet programını sunan, o da Modalı işte. Caribou’da cheese kek browni karışımı bir şey var nefis yani. Myhoş’da kahvaltı iyi. Kırıntı’da yemekler güzel. Ah, Kırıntı’nın brownisi muhteşem.

Tatlı, değdiği yere bulaşırmış bize de bulaşır belki biz de başkalarına bulaşırız ondan yiyorum ben tatlı. Mağaza müziğine bile oynarız biz yolda, çok tatlıyız da ondan.

İnsanın iyi olması kendinle alakalı bir şey. Zaman her şeyi öğretiyor. Her şey daha mükemmel değil ama ben daha iyiyim ama çok daha iyi.

16 Kasım 2016 Çarşamba

MAYDANOZLU BEYİN SALATASI



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilmem farkında mısınız her gün yeni bir kampanya ile karşılaşıyoruz. En ünlü bir butik veya tanınmış, bebe giyiminde öncülük eden firmalar. Yılda üç dört kez indirime girer. % 50 indirim diye büyük afişlerle reklamlarını yaparlar. Burada butik ismi vermiyorum reklama girmesin diye. 

Malum etikette şu rakamları görürsünüz. 14,90, 39,90 veya 49,90, 149,90. Bu aslında alıcının beynini yanıltmak için reklam şirketlerinin büyük algı operasyonu. Şuna 40tl veya 50 tl yazmazlar. Çünkü 49,90, 50 tl den çok düşüktür sanki. Ama aralarında yalnızca iadesi olmayan 10 krş vardır.

Her neyse aslında konumuz bu da değil ama bundan yıllar evvel başımdan geçen benim için şu anlar büyük önem kazanan anı. Yıllar sonra düşündükçe büyük önem kazandı.

O yılların özlemiyle yanan ben. O yıllarda bu konuya muhatap olanlar şimdilerde hayatta değillerdir. Çünkü ben 11-12 yaşlarındayken onların yaşları 50 ile 65 yaşlarındaydı.  Aileme bakabilmek için bulunmuş olduğum kentin en işlek ve en çok doktorların bulunduğu sokakta bir eczanede çıraklık yapmaya başladım. Aynı apartmanın çatı katında oturan Amerika’ da ihtisas yapmış ‘’Ruh ve Beyin ‘’ mütehassısı ile girişte bulunan eczanenin sahibesi eczacı hanım çok sıkı dosttular ve günün kritiğini yapmak için akşam 16,30 gibi bizim eczanede buluşurlardı. Doktor bey 1.90 boylarında iri elleri ve iri ayakları olan insan azmanı gibi birisiydi. Eczacı hanımsa gerçek bir salon hanım efendisiydi oturuşu kalkışı konuşmasıyla hayran olunacak kişilerdendi. Her akşam saat 16,30’da doktor bey eczanenin kapısından girdiğinde ‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diye giriş yapar ve o oturmak için can attığımız eczacı hanımın küçük çiçeklerle ve küçük, ilgi dağıtan biblolarla dolu küçük yazıhanesinin koltuklarında oturur konuşurlardı.

Aradan ya on dakika ya da on beş dakika geçtiğinde yüzünü bankoya döner ‘’ Evlat bana 1 tl lik şambali ‘’ alırmısın derdi. O yıllarda Halep baklavası ve şambali tatlısı büyük sinilerle üç tekerlekli arabaların içinde satılırdı. El arabasının başında bir lüks lambası ve beyaz önlüklü, tırnakları kesik, sakalları kesik, saçı taranmış, nezaket kurallarını ve tatlıları satmada usta olan tatlıcılar vardı. Bizim sokağın tatlıcısı en meşhurlarındandı.  Doktor beyin istediğini almak için tatlıcının yanına gider
( 1 tl lik ) şambali verir misiniz derdim. Alır gelir bir tabağın içine koyar ikram ederdim. Bu böyle 6 ay kadar devam etti, baktım ki tatlıcının surat şekli değişmeye başladı. Bir sabah eczacı hanıma bu olayları anlattım. Tatlıcı bozuluyor (1tl lik) alıyorum diye, ben bundan sonra almam haberiniz olsun dediğimde, aman  sen ne yapıyorsun doktor beyi kıramayız ama bu 1 tl lik mevzuyu öğrenelim dedi. Akşamı bekler olduk veeeeee saat 16,30, doktor bey kapıdan girer girmez yine
‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diyerek eczacı hanımın yanına oturdu ve İngilizce konuşmaya başladılar. Eczacı hanım konuyu anlatmış olacak ki, doktor bey,  evlat bi gel otur önüme anlatayım sana, dedi.

Amerika’ da ihtisas yaparken hocası söylemiş,  beyninizin algıladığı kadarını yiyin. Yani sizin vücudunuz beyninize uyarı gönderir, 1 tl lik tatlı ve 1 tl lik tatlının içindeki irmik, yağ, un, şeker, fıstık ve hindistan cevizi lazım diye. Sizin canınız ancak bu kadarını çeker ve yersiniz.

İhtiyaçtan fazlası ise vücudumuzda istemediğimiz hasarlara sebep olacaktır. Hayatımda hep şuna dikkat etmişimdir.  Az yemek dengeli beslenme. Az uyku.  Ve bolca kitap. O mütehassıs bunları anlattı bana. 1 tl nin sırrı buymuş. Bir de very good today diyormuş. Bugün iyi bir gün.

Siz siz olun siz de bunlara uyun. Beyninizin algıladığından fazla yemeyin, tüketmeyin.

15 Kasım 2016 Salı

BLACK MIRROR


Kara Ayna anlamına gelen bu dizinin ismi telefon, televizyon, bilgisayar ekranlarının siyah olmasından geliyor. Hepimiz bir şekilde kara ayna bağımlısı olduk. Yolda ve gündelik yaşamda hepimizin gözü kara aynalarda.

Black Mirror, günümüz teknolojisi ve internetin hayatımızdaki rolünü anlatıyor. Düşündüğümüzden daha fazla etkisi altındayız ekranların. Bu eleştiri gibi gözükebilir ama değil. Bir şekilde şikayet edenler var aramızda teknolojik aygıtlardan. Hepimiz doğayı özlüyoruz elbette.

Ancak bu bir gerçek ve doğal sonuç. Geriye dönülemez. Yıllar geçtikçe hayatımız teknolojik olacak yani hayat bu ve böyle. Kişisel karşı koyuşlarımız olabilir ancak artık hayatımız ekransal. Bu dizi bu olguyu çok etkileyici işliyor.

İlk sezon ilk bölüm biraz iğrenç başlasa da çarpıcı bir ikinci bölüm var. İlk sezonun zirvesi, ikinci bölüm. İkinci sezonun birinci ve ikinci bölümleri yine şok. Üçüncü sezon ise yedi bölüm ve yedisi de unutulacak gibi değil. Bazı bölümler sakin bazı bölümler aksiyon dolu ancak üçüncü sezon hiç kolay lokma değil.

Bu diziyi izleyin.


Not: Dizi yazmışken, son yıllarda izlediklerimden birkaç süper dizi, tekrar söyleyeyim. Kill Me Heal Me, The Wire, The Mentalist, The Americans, Bron/Broen, Hell On Wheels, Borgen, Sense 8, Metal Simyacı, Forbrydelsen, True Detective ve How I Met elbette bir de kişisel en sevdiğim Kara Ekmek. 

13 Kasım 2016 Pazar

COHEN



5-6 yıl önce İstanbul konserleri vardı, güzeldi, kapıda CD satılıyordu, o turnede Cohen Avrupa’yı da gezerken o şapkasıyla, bir ülkedeki konserinde tökezleyip düşmüştü, yaşlı filozof.

Bir hafta önce onun romanını okuyup yazmıştım ve romanlarının değil de şarkılarının daha iyi olduğunu söylemiştim. Şarkıları hep şiir gibi zaten.

İnsan her zaman merak ediyor o şiirleri kimlere yazdı diye. Suzanna kimdi. Cohen, koyu Musevi aileden gelen biri ama Budist oluyor ancak Musevi cemaati onu pek seviyor. Yunanistan’da, Montreal’de, A.B.D. de yaşadığı yerlerde onu çok severler.

Yunanistan’da yaşadığı dönemde bir sevgilisi var. Bu sevgilisi çok yakın zamanda ölmek üzere iken bunu öğrenen Cohen ona bir mektup yazıp yolluyor. Diyor ki, üzülme nasıl olsa cennette birlikte olacağız, ben de geleceğim yakında. Eski sevgilisi bunu ölmeden önce okuyor ve gülümsüyor.

Cohen çok alçakgönüllü biri. Belki çocukluğundaki yoğun dindarlıktan. Zaten hayatında din hep etkili. Kanadalı olduğu için özellikle Montreal’de seveni çok, komşusu çok. Hiç de ünlü bir şarkıcı gibi değil. Zaten giyimi ve şapkasıyla gezerken hani parka bile şık giden dedelere benziyor.

Stili olan bir müzisyen. İyi müzisyen iyi adam.

12 Kasım 2016 Cumartesi

ANNEM


Annem bizler ev işleri ve kendi işi dışında hiçbir şeyle ilgilenmeye zaman bulamaz. İşine gider gelir, evle ilgilenir, yemek yapar ve bizle ilgilenir.

Sürekli olarak istediklerimizi alır, sanki hep bizim için alışveriştedir. Anne, jimnastik giysisi alsana, anne bot alsana, anne kek yapsana. Hep bizi bir yerlere taşır arabasıyla. Okula kursa spora arkadaşlara.

Annem bunları yapmayı çok sever. Hep der ki, şimdi bana ihtiyacınız var ve ben sizin istediklerinizi yapmayı çok seviyorum, mutlu oluyorum, ilerde bana ihtiyacınız olmuycak o yüzden şimdi bunun tadını çıkarayım.

Anne, montumu unuttum anne aypedimi unuttum metro durağına getirsene, anne molpedimi unuttum, okula bi gelsen, günlerimiz böyle geçer. Bazen üstümüze düşse de aslında hepimiz memnunuz bundan. Annem bizim hayatımızı kolaylaştırır.

Annemiz hep annedir yani. Aslında annelerin genelde iki yönü vardır. Anne gibi davrananlar ve kadın gibi davrananlar. Anneler anne gibi davrandığı zaman iyidir, sadece şefkatlidir. Ama bazen kadın gibi davranan anneler de vardır, o zaman iyi olmazlar. Kadın gibi olunca bazen kıskanç olabilirler, mesela çocuğu çok gezse gezdiğini kıskanır. Annenin kadın gibi değil de anne gibi davrananı her zaman daha iyi.

Ah bizim annemiz evlilik gazisiyim ben der. Evlendim ve işte hep iş hep iş, koştur dur, evlilik annelik beni yedi bitirdi. Ama iyi ki varsınız der bir de.



Foto: Nymph, önünde çeşme var, su akıyor, elindeki istiridye kabuğu şeklindeki taşa, Bergama'da.

10 Kasım 2016 Perşembe

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR



AN'LAR MI? ANILAR MI? GERİYE KALAN

Makbule Abalı

Alzheimer'li Bir Hastanın Yakını Olmak

Sevgili blog arkadaşımız, biricik hocamız, iyi kalpli duygusal ablamız Makbule Abalı'nın bu kitabı bir çok yönden çok etkileyici.

Öncelikle bütün hayatı öğretmenlikle geçmiş bir insanın eğitim çocuklar hayat sevgi üzerine şaşırtıcı bir bilgelikle yazdığı bir kitap bu.

Kitabın adı zaten duygulu. Kitabı okuduktan sonra ise ben bu kitaba bir isim daha buldum: Kuşlar Çiçekler Umutlar Hayaller. Çünkü hocamız yaşadığı ortamlar nedeniyle bir yandan doğayı, kuşları, çiçekleri iyi biliyor ve dünyayı farkediyor, diğer yandan da yaşamın her türlü zorluğuna rağmen acılara rağmen onca kötülüğe rağmen hayallerimiz ve umutlarımızdan vazgeçmememizi öğütlüyor bize.

Kitap, daha ilk üç sayfada duygu yüküyle gözlerinizi yaşartıyor, önsöz, sunuş ve teşekkürle. Bir anda uzun ve verimli bir eğitim hayatının sonunda süzülen satırları okuyacağınızı hissediyorsunuz. Sonra yazılar başlıyor. Eğitim öğretim okullar hayat üzerine çok deneyimli bir öğretmenimizin düşünceleri ve anıları diyebiliriz.

Sevecen, hoşgörülü ve çok aydınlık bir öğretmenin hepimize ışık olacak düşünceleri. Çünkü hocamız bir rehber danışman eğitimci.

Ardından kitabın son bölümünde sevgili Makbule hocamızın annesi yine bir öğretmen Müzeyyen Gültekin'in yaşamını, öğretmenliğini, çocuklarını, eşini ve daha sonra yakalandığı Alzheimer hastalığı ile hayatının nasıl bambaşka olduğunu ve yaş alan Müzeyyen hocamızın nasıl bir çocuğa dönüştüğünü görüyoruz. Ve tüm ailenin ve daha sonra doktorların onunla nasıl ilgilendiğini. Makbule hocamızın bu sevecen anıları baştan sona gözyaşlarıyla okunuyor. Gülümserken ağlayarak.

Kitabın sonunda Müzeyyen hocamızın bir yemek tarifi var ki bir zamanlar ailenin gözdesiymiş.

Vanilyalı Ay Kurabiyesi

Malzemeler:

275 gram un (yaklaşık 2 su bardağı)
100 gram soyulmuş badem (1 su bardağından az)
200 gram tereyağı
130 gram pudra şekeri (yaklaşık 1 su bardağı)
1 paket vanilya
1/2 limon kabuğu rendesi

Un elenir, tereyağıyla kıyılır. Badem soyulur, makineden geçirilir, Pudra şekeri, vanilya, limon kabuğu rendesi eklenir. Bir hamur yapılır, fındık büyüklüğünde parçalara ayrılır. Ay şekli verilir. Fırında hafif pembeleştirilir. İçine vanilya konmuş pudra şekerine bulanır.

Makbule Abalı öğretmenimizin blogunun adı "Uçun Kuşlar" da annesi Müzeyyen öğretmenimizin en sevdiği şarkı.

Bu kitabın geliri öğretmenimize değil Mersin'deki Alzheimer Derneği Yaşlı Yaşam Merkezi'ne aktarılacak. O nedenle bence hepimiz alalım, destek olalım.

Hayat üzerine bir yardımcı ders kitabı gibi olan bu çarpıcı kitabı okuyun.

Not:4/4

YURT ÖZLEMİ


Black&White fotomu instaya attım. Kitap siparişi yaptım.

Yurt odalarını özledim. O zaman da evi özlerdim. Yurt odasında bebe bisküvisi ve nesquikli süt gecelerimi özledim. Oda arkadaşlarıma trip atmayı özledim. Yılbaşında yurt odasında kızlarla film izlemeyi cips yemeyi de.

Yurtta çektiğimiz fotolara bakıp gülüyorum. Güderi montumu çamaşır makinesine atmıştım da kaskatı olmuştu. Kızlarla hep okuldaki erkekleri stalklardık, her şeylerini bilirdik. Aynı odanın içinde birbirimize ses kaydı yollardık.

Aşağıda salonda televizyon izlerken çoraplarımızı çekerdik, çorap çekerken ben, diye espri yapardık. Hangimiz ayna önünde daha güzel insta fotosu çekeceğiz diye bütün gece foto çekerdik. Gece arkadaşlar uyuduktan sonra gecem başlardı, telefon ışığıyla sabahı ederdim. Dostoyevski aşkım yurt odamda başlamıştı. Bir de Jack Kerouac. Senin için roman yazacağım Cek derdim.

Köpeğim Daisy’nin öldüğünü babam haber verince ne ağlamıştım gecelerce, derse girememiştim. Günlerce Starbucksa gidip en sert kahvelerle sarhoş olmuştum. Ay şunların arasında ne var diye merak ederdim hep. Vize haftalarını bile özledim. Çalışmama bahanelerini.

Boş boş sebeplerden zırlaya zırlaya odama girmeyi özledim. Yataklarımızda yatarken komik şiirler, şarkılar söylemeyi, dizileri taklit etmeyi, yemek programı, evlenme programı yapmayı özledim. Dersten çıkıp koşa koşa odama gidip uyumayı.

Ödevleri yapmadığım, dersleri çalışmadığım o boş okul günlerini özledim. Kampüsü özledim. Okul biteli çok olmasa da yine de özledim. 

9 Kasım 2016 Çarşamba

İLK AŞK


Ayhan amca bu sabah çok duyguluydu. Facebook’ta gezerken ilk aşkını bulmuştu. Nurşen hanımı. Ayhan amca, üniversiteyi bitirip de askere giderken liseden sınıf arkadaşı Nurşen’i seviyordu. Ona, beni bekler misin demişti, Nurşen de, sen git bakalım, bilemem, diye cevap vermişti. Ayhan amca askerden döndüğünde Nurşen başka bir şehirde öğretmenlik yapıyordu. Ayhan amca hemen o şehire gitmişti ve Nurşen’in okulunun kapısına gitmiş ve çıkışta onu beklemişti. Nurşen, çıkışta bir erkek öğretmenle gülüşerek yürümüş, amca onları takip etmiş ve bir kafede neşeli bir halde yemek yerken görmüş ve o şehirden uzaklaşmıştı.

Sonra Ayhan amca evlendi, çoluk çocuğa karıştı ama ilk aşkını unutamadı. Bu sabah feyste buldu Nurşen’i. İstek gönderdi, Nurşen de kabul etti. Amca, Nurşen’in fotolarına baktı. Emekli öğretmen Nurşen, fotoğraflarda hep Türk bayraklarıyla poz veriyordu. Gülümsedi amca ve Nurşen hanıma merhaba, beni hatırladın mı, diye yazdı. Nurşen de tabii ki hatırladım, diye cevap verdi. Ayhan amca devam edemedi, çünkü, ne diyeceğini bilmiyordu. Ama feysi kapattıktan sonra, gençliğinin şarkılarını açtı, romantik şarkıları dinledi, iç çekti ve alttaki satırları yazdı. Bunları Nurşen hanıma feysten yazmak isterdi ama yapamazdı.

“En son Tarık Akan’dı. Bizim yaş grubunu üzen bizim dönemin yakışıklısı romantik aşığı. Sanki beş altı yaş daha büyüyüversek o dönemin romantizmini, büyük aşkları, sıcacık sevgileri yaşayacaktık o zamanlar.

Biz uğrunda ölecek kadar sevdiğimiz karşı cinsimize seni seviyorum bile diyemez bir kutsal mahcubiyet taşır sadece belli eder gözlerimiz, titrek hareketlerimiz ve heyecanlarımızla en yakın arkadaşlarımıza açılırdık. Aşk o kadar kutsaldı ki sözcüğün bir türlü içine giremez etrafında dolaşırdık.

Bizlerin bu aşk hikayelerinin “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar gibi” bir şarkısı vardı, kısa saçlar vardı, r harfini ö ile söyleyen sevimli bir konuşma vardı. Bu büyük aşkı yaşayan bizlerde bir olgunluk, terbiye ve asalet vardı. Siyah kaşe kruvaze ceketimiz, devrin uzun yakalı gömlekleri ve kalın iri desenli kravatlarımız vardı. Sevdiğimiz de tek parça bir elbise sade bir ayakkabı ve belinde ince bir kemer giyerdi. Tertemiz ve ütülü sevdiğimize hürmeten. Ne bulursak giymez, saç sakal bırakmazdık.

Tarık Akan gibi uzatmaya çalıştığımız saçlarımız Emel Sayın gibi güzel elleri olan sevdiğimiz vardı. Kısmetimizde olmayan bu sevginin ve sevgilinin biliyorum ki kırkaltı yıllık bir mazisi var. Aynı bir fincan kahvenin hatırı gibi.

Bizim dönemimiz de işte sona doğru yelken açtı ikinci bahar falan diyerek yarı inanarak yarı kandırmaca…”


Not: Öykü yazmak isteyenin ayağına gelirmiş öykü konusu. Bu kağıt parçasını yolda buldum, öykümde tırnak içindeki kısmı belli ki bir amca yazmış, sonra da kağıdı düşürmüş. Ben de böyle kurguladım işte. 

8 Kasım 2016 Salı

ÇORBA PARASI


Allah her zaman önümüze bir şeyler çıkartır, insanlar çıkartır, bunlardan hayır veya şer gelir, dünyada kötülük çoktur, çevremiz kötülük doludur. Allah bizi korur çeşitli şekillerde, belki de melekleri korur bizi. Meleklerin kanatları bütün dünyayı kaplar.

Bunlar nerden geldi aklıma. Babam beni bir iş için Balıkesir’e gönderdi. Birinden belge ve para almak lazımmış. Balıkesir’de askeriye varmış, nizamiye önünde o birinden o şeyleri alacakmışım. Babam dedi ki, Simay kızım, sen beceriklisin, hadi şu işi yapıver, babam hastaydı da o yüzden, tamam babişko giderim.

Şişli meydanında Ziraat Bankası’ndan para çektim. Şişli Camiine yakın otobüs durağı var, oraya yürümeye başladım. Yanıma esmer, kirli sakallı bir amca yanaştı, kızım bir çorba parası verir misin, dedi. Durdum cebimde ne varsa çıkardım, hiç bakmadan verdim amcaya, iki ayrı cebimde de para vardı, birinde günlük az, diğerinde yol için. Amca, nereye gidiyorsun kızım, dedi. Balıkesir’e gidiyorum iş için diye yanıtladım. Uğurlar olsun kızım, dedi.

Otobüs durağına gittim, otobüse bindim, Taksim’den bir servise binip otogara giderim diye düşünmüştüm. Otobüste baktım, amca bana bakıyordu, durağa gelmiş herhalde, otobüs camından gördüm dışarıdaydı. Otobüsle Osmanbey civarındaydım, daha birkaç durak gitmiştim, sıkıldım, indim, metro durağına indim, metroya bindim. Baktım metro durağında da aynı amca bana bakıyordu, nasıl olabilir ki bu? Ben içerde o dışardaydı.

Sonra, çeşitli aktarmalarla metroyla, otogara kadar geldim, her inip binişimde o amca yine oradaydı, nasıl geliyordu anlamıyordum, bu beni çok heyecanlandırmıştı, terlemiştim. Otogara geldim, Balıkesir otobüsüne bindim, hareket ederken, ben içerde koltukta otururken camdan dışarı baktım, amca bana bakıyordu yine.

Balıkesir’de indim, nizamiyeye gittim, babamın tanıdığından para ve belgeleri aldım. Dönecektim, babam telefonda dedi ki, ya Simay, benim orda bir asker arkadaşım var, ona uğrasana, çarşıda, ne zamandır görmedim onu, bir selam söylesene. Peki babişkocuğum, emrin olur diye güldüm, gittim çarşıya, babamın tanıdığını esnafa sordum, gösterdiler, kasapmış o amca. Dükkanına girdim, saygın biri imiş, işte ismini söyledim, burada mı dedim, Ali idi amcanın ismi, Kasap oğlu Kasap Ali imiş, baktı kim arıyor dedi, sonra babamın adını söyledim ve vay dedi, kızısın ha, bırakmadı, yemek yedik, yani hemen et filan hazırlattı, askerlik anılarını dinledim, çay içtim.

Dönüş biletimi akşam yediye almıştım. Dükkanda oturuyoruz, bırakmadı Ali amca. Saat beş filan olmuştu. Ali amca, amcam bizim evde kal, hanımla tanışırsın, benim de kızım var, onunla tanışırsın, dedi. Ben de olmaz amcacım, dönmem lazım, yarın da iş var yani, dedim. Dükkanda oturuyoruz, birden dükkandan içeri o sabahki amca girdi, çorba parası verdiğim, İstanbul’da beni otobüse dek bir şekilde izleyen, aklımı kurcalayan, heyecanlandıran.

Kızım dedi, sen bu akşam yedide otobüse bineceksin, o otobüse binme. Bunu dedi ve çıktı gitti. Hemen ardından koştum, çevrede yoktu o amca, kapıdaki esnafa sordum, kimse yok dediler burda, oraya buraya koştum, yoktu amca. İçeri girdim, Ali amcaya durumu anlattım. Ali amca, zaten gitmeni istemiyordum dedi, sen kal bu akşam. Peki dedim.

Akşam saat sekizde amca, eşi ve kızıyla evde yemek yiyorduk, televizyonda haberler de açıktı. Balıkesir’den kalkan, benim bineceğim otobüs, yedi otobüsü, şoför uyuduğu için yolda kaza yapmış ve ondokuz kişi ölmüştü.

6 Kasım 2016 Pazar

ADA


Adayı gezmeye gittik ailecek. Yazın aylarca sık sık gittiğimiz, bayramı ailecek geçirdiğimiz adaya sonbaharda gitmek değişik oluyor tabii. Bir sessizlik, yalnızlık hissi oluşuyor.

Ada sahilinde martılar yalnız, rüzgara karşı denize bakıyorlar. Bir yaşlı teyzeyle amca sahildeki bankta oturmuş denizi izliyor, birbirlerine sarılmışlar. Bu tam bir yalnızlık fotosu gibi. İki kişi denize bakıyor, başka kimseler yok.

Yazın cıvıl cıvıl olan evler boş, bazıları bakım görüyor, bazı evlere arada bir gelip gidenler var, evlerin kahyaları herhalde onlar. Öğrenciler var ama etrafta. Adaların hepsinde okul yok, bir adada lise var, diğerinde ortaokul, ilkokul, öğrenciler vapurla adalar arasında gidip geliyorlar. Onlara özel biniş kartı var.

Yapraklar, çiçekler kurumaya başlamış dökülmüşler, ada halkı, yaz kalabalığından sonra ıssızlığın ortasında kalmışlar. Yazları kimseye çarpmadan yürümek olanaksız tabii. Hava soğuk artık, daha rüzgarlı oluyor adalar.

O balık sefaları yok şimdi, adalı balıkçılar bazen akşamları biraz denize açılırlar, sandallarında mangal olur, denizde mangal yaparlar, balık yerler, bazıları içer elbette, öyle çok keyif alırlar ki geriye dönemezler, kayıklarını sürecek halde olmazlar. Sahildeki dostlarına telefon ederler, onlar da kayıklara atlayıp onları almaya giderler.

Şimdilerde, kediler ve bisikletler, gelecek yazı bekliyorlar, adalarda.

5 Kasım 2016 Cumartesi

KIZÇELER


Biliyorsunuz, kitaplarımı sizler, blogçu arkadaşlarım için yayınlıyorum. Sizler dışında zaten bilen yok onları. Okuyan arkadaşlarımız kitaplar hakkında yazıyor bazen blogda, tatlı oluyor tabii okumak. Hepimiz farklıyız tabii, herkesin sevdiği kitaplar farklı oluyor yani. Şu benim kızçeler, bal çiçekleri, ki bu isimleri Jysra Reçani taktı, çok da yakıştılar, bence de bir bütünler. Dördü de kendi içinde farklı, hatta kitaplardaki diller bile farklı. Sade ile Fram format olarak birbirlerine benziyor sadece, içerik de andırıyor ama konular, yaklaşımlar aynı değil. Mavi ise diğerlerine hiç benzemiyor. Çok arkadaşım en çok Mavi'yi seviyor. Yani de diğerlerine benzemiyor, dili farklı ve uzun öyküler. Bir kurgu dışı bir kurgu şeklinde gidiyor kitaplar. Sade kurgu dışı, Mavi kurgu, Fram kurgu dışı, Yani kurgu. Hep söylüyorum, her zaman okunabilecek kitaplar yayınlamayı seviyorum. Sıkmayacak, ferahlatacak, ama derinlere gitmeyi de istetecek, her zaman ele alıp orasından burasından okunabilecek kitaplar. Kurgu bile olsa gündelik yaşamın kurgusu. Ben de zaman zaman açıp rastgele okuyorum, hep gülüyorum, başkası yazmış gibi geliyor tabii, bir de okurken hep yanlış arıyorum, sözcük hatası, baskı hatası gibi. Şimdiye dek iki adet sözcük hatası bulabildim dört kitapta, basımdan kaynaklanan.

Şimdi son zamanlarda şu kızçeleri okuyan bazı arkadaşlarımın yorumlarısı.

OKYANUS ARSEL (Sade/Yani)


JYSRA REÇANİ (Yani)


DEMİR KADIN (Yani)


SEMANUR KÖK (Sade)

Bizim deli mavi, en sevdiği kitaplar arasına koymuş en büyük kızçe Sade'yi.

4 Kasım 2016 Cuma

FİLM SEÇKİSİ 9


SUÇLU

Criminal, 2016, A.B.D.

Kevin Costner, hapisten çıkarılır ve beynine bir ajanın anıları nakledilir ve karmaşık casusluk olaylarına karışır. Aksiyon sevenlere. Not:3/4

SÜRPRİZ BABA

The Switch, 2010, A.B.D.

Jennifer Aniston anne olmak ister ve çocuğu için bir mükemmel baba aramaya başlar, evlenmeden. Romantik komedi, hoş. Not:3/4

EVİM GÜZEL EVİM

Un Village Presque Parfait, 2014, Fransa

Fransa’da bir küçük köy, ekonomik kriz ve işsizlik sıkıntısı yaşıyor. Bir fabrika açmak isterler ancak buna izin verilmesi için köyde bir doktor olması lazımdır, köye hiç kimse doktor olmak için gelmez. Paris’ten bir doktor gelir ve köy onu kaçırmamak için elinden geleni yapar. Hafif ve sevimli bir komedi. Not:3/4

EN SEVİLEN OYUN



Leonard Cohen

Cohen, bizde de pek sevilen bir şarkıcı, şair, yazar. İstanbul’a da gelip konser vermişti.

Dance me to the end of love, I am your man, Suzanne, So Long Marianne, Everbody Knows gibi şarkıları popüler olan şarkıcı hem biraz filozof hem de biraz kolay dinlenen hoş şarkılar besteliyor ve şarkı sözleri de şiirsel.

Bilge bir duruşu olan müzisyen, şiir ve roman da yazıyor. Gözde Oyun olarak da çevrilebilen The Favorite Game adlı romanını gençken, 1960’larda yazmış. Bu roman biraz da kendi yaşamını anlatıyor. Kanadalı Yahudi olan şarkıcı dindar bir ailede büyüyor ve kendisi çok uzun yıllar sonra da Budist oluyor.

Genç bir çocuğun hayatı, yetişme, ergenlik yılları, aşklar, sanatçı, yazar olma uğraşı, sevgi ve estetik arayışı, cinsellik, tam hızlı bir ergen oğlan hayatı romandaki, Cohen’in gençlik yılları yani.

Sürükleyici olmasa da bir sanatçının gençliğini anlamak için okunur.

Not:2/4

3 Kasım 2016 Perşembe

ÇAPULCU



Batuhan Dedde

Kendine özgü Kadıköy’lü yayınevi 6:45’ten çıkan kendine özgü bir öykü kitabı.

Batuhan Dedde, net ünlülerinden, feyste de var blogta da. Değişik diliyle ünlü olanlardan. Birden fazla kitabı da var. Çapulcu da bunlardan biri.

Dedde, şiyir yazan şayir de diyor kendine, biraz asi, biraz komik, biraz sivri dilli, günümüzün marjinal yazarlarından, aslında marjinal sözcüğü zaten marjinal kaldı, herkes marjinal bizde ya da hepimiz kendimizi marjinal, farklı görüyoruz veya görmek istiyoruz. Hepimiz kimlik savaşındayız ya.

Öyküler biraz yeraltı biraz kaybedenler diyebiliriz, biraz Bukowski havası var, zeki ve esprili bir dil, alaycı ama çok da acıklı, hüzünlü. Sokak edebiyatı da denilebilir. Günümüzde biraz moda da oldu bu tarz. Evimizde oturup tatlı yaşamlar sürerken ve sokaklardan korkarken böyle sokak kültürü kitapları okumayı seviyoruz.

Herkese göre değil.

Not:2/4

FİLM SEÇKİSİ 8



EN MUTLU OLDUĞUM YER

Kağan Erturan, 2010, Türkiye

Bir yol filmi. Ege’de, Foça’da, İzmir’de geçiyor. Bir kız ile erkek, ani bir kararla yollara düşüyor ve kızın eskiden en mutlu olduğu yere gidiyorlar. Hoş film, Amerikan yol filmlerini andırıyor biraz. Not:3/4

İNSANLAR VE TAVUKLAR

Maend & Hons

Anders Thomas Jensen, 2015, Danimarka

Tuhaf filmlerin yönetmeninden yine Mads Mikkelsen’li bir film. İki kardeş ailelerini keşfe giderler. Aileleri şaşırtıcı derecede tuhaftır, tek bir normal insan bile yoktur, hepsi birer genetik harikasıdır. İlginç yönetmen, ilginç film. Adem’in Elması adlı filmini sevenler bunu da sevecektir. Not:3/4

ON EMİR

Ten Commandments, 1956, A.B.D.

Musa Peygamberin hayatı. Önemli ve etkileyici bir film. Bir Amerikan klasiği. Not:3/4

2 Kasım 2016 Çarşamba

MİNA



Zeynep Çolakoğlu

Korku öyküleri. Bizde henüz çok yaygın olmayan bir türde bu kitap. Az sayıda yazarımız var korku, gotik, metal yazan.

Kitabın yazarı müziği, edebiyatı, korkuyu, mitolojiyi bir araya getirip sıra dışı bir öykü kitabı çıkarmış. Ayrıca, nette bu kitapla ilgili şarkılar da var. Öykülerde müzik çok yer ediyor ve yazar öyküleri yazarken hangi şarkıları dinlediğini de yazmış.

Bunun yanında kitaptaki öyküler ve kahramanlar başka etkinliklerde resmedilmişler aynı zamanda, canlandırılmışlar. Zifir, Mina, Ecel gibi kahramanlar var öykülerde, hüzünlü hayatlar yaşıyorlar. Mitolojik hayatlar biraz da. Kuzgunlar, vampirler. Nazarköy, Şiraz, Melas gibi mekanlar.

Karanlık öyküleri seveceksiniz. Korkudan çok hüzün hissi veriyor.

Not:3/4

İLKBAHAR VALSİ


16 Eylül'de bir müzik seçkisi yazmıştım. Yanda, arşivde, müzik başlığında. Seçkide, Chopin'in "Spring Waltz" adlı eserini de koymuştum. Yazı yazarken dinlediğim şarkılardan biridir bu.

Şarkının yutup linki bu idi:


Gördüğünüz gibi, şarkı, yutupta milyonlarca kez dinlenmiş. Haklı olarak, çünkü çok güzel. Ben de sürekli olarak dinliyorum, her gün.

Fakat, dinlerken, ya bu şarkı diğer Chopin şarkıları gibi değil sanki diye düşündüm. Çok fazla kıvrak bir şarkı bu. Chopin biraz daha yavaş çalıyor, besteliyor. Yutupta, nette araştırınca şu gerçek ortaya çıktı. Bu şarkı, Chopin'e ait değil. Ayrıca, vals de değil.

Bu şarkının adı "Mariage d'Amour" yani, aşk evliliği. Ve şarkı, Paul de Sonneville'e ait. İşte şarkının orijinali aşağıdaki linkte:


Nette, yutupta, onlarca versiyonu var.

Üstteki ilk versiyon, George Davidson versiyonu imiş aslında bu şarkının.


Ve bir de Richard Clayderman versiyonu var, diğerlerinin yanında.