22 Eylül 2018 Cumartesi

Kore Dizileri




What’s Wrong With Secretary Kim?

Romantik dizi. Biraz da romantik komedi. Koreliler bu türlerde çok iyiler. Bir de lise ve gençlik dizilerinde.

Lee, bir şirkette başkan yardımcısı. Biraz kendini beğenmiş. Kim ise onun sekreteri. Kim, sekreter olarak kalmak istemiyor ve iş değiştirmek istiyor ancak Lee buna izin vermiyor. Birlikte çalıştıkça ikisi de değişiyor ve aşık oluyorlar birbirlerine.

Klasik bir konu ancak iki oyuncunun birlikteliği o denli hoş ki dizi mutluluk veriyor. Unutulmaz diziler arasına girer.

Lee rolünde Park Seo-joon kusursuz ve yakışıklı. Oyuncu başrole iyice alıştı. She Was Pretty, Kill Me Heal Me dizilerinde ve Midnight Runners filminde izlemiştik. En sevilenler arasında o. Kim rolünde ise Park Min-Young da kusursuz ve tatlı. Onu da yine çok iyi dizilerden The Healer’da izlemiştik.




Thirty but Seventeen

Kore romantik dram dizisi. Halen devam ediyor.

Temelde bir kız ve bir oğlan önde olsa da dizide kahraman çok, yani dizi iki kişi üzerine yoğunlaşmıyor. Diğer karakterlerin hayatları da iki başrol kadar yer alıyor. Bu yüzden biraz farklı bir çizgide.

Seo Ri, bir kemancı adayı. 17 yaşındayken bir trafik kazası geçiriyor ve 30 yaşına dek komada kalıyor. 30 yaşında komadan çıkıyor. Ancak, 17 yaş olgunluğunda halen, yani bir ergen gibi. Kazayı da, ayrıntıları ile hatırlamıyor.

Woo Jin ise Seo Ri’den bir ergenken hoşlanıyor. Trafik kazası olduğunda o da oradaydı. Kazadan sonra hayata küsüyor, kendini suçluyor ve o da yıllar geçse de bu yüzden olgunlaşmıyor, o da 17 yaşında gibi davranıyor.

30 yaşlarında ikisi karşılaşıyor ancak birbirlerini tanımıyorlar. Dizi, bu ikisi ve çevrelerindeki insanların yaşamları ile ilerliyor.

Oldukça iyi bir dram. İzlemesi keyifli ve heyecanlı.

Ri rolünde Shin Hye-Sun, The Legend of the Blue Sea ve She Was Pretty dizilerinden bildiğimiz şirin oyuncu. Woo Jin rolünde ise Yang Se-Jong, Duel ve Temperature of Love dizileriyle tanınıyor.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Blog Yazmak


Bloglarımız bir apartman gibi. Biz de komşular. Ne kadar çok ziyarete gidersek ve yorum yaparsak o kadar arkadaşımız da bizi ziyarete geliyor. Blog yazmanın birinci şartı, her şeyde olduğu gibi, yazmayı sevmek. Blogumuzu sevmek ve çaba ve zaman harcamak. Okul gibi, işe gider gibi, bir hobi gibi, blogumuza zaman ayırmak.

Blogun ilk kuralı, yazmak. Ne olursa olsun yazmak. Belki anılar, gündelik yaşam, belki öykü şiir deneme, yemek, gezi, kozmetik, moda, her ne olursa olsun yazmak. Her konuda yazılabilir. Çok kısa veya uzun olabilir yazılarımız. Ama bloga düzenli yazı girmek iyidir. Her gün olabilir, gün aşırı olabilir, haftada bir olabilir. Ama düzenlilik, süreklilik iyi.

İkincisi, gelen yorumlara mutlaka yanıt vermek. Yanıtlarımıza tekrar yorum gelirse onları da yanıtlamak. Yorumları gmailden izlemek kolay. Sonra da, yorum yapanlara gitmek, okumak ve yorum yapmak.

Üçüncüsü de blog gezmek, okumak ve yorum yapmak. Bu da ayırdığımız zamana bağlı. Ben, akşamları birbuçuk saatimi bloguma ayırıyorum. Yarım saat yazmak için, bir saat da yorum yanıtlamak ve blog okuyup yorum yapmak için. Belki diyelim kendimize on blog seçeriz. Bu bloglardaki her yazıya yorum yaparız. Yorum yaptıkça yakınlık olur ve ayrıca o bloga gelen başka arkadaşlarımız da yorumlarımızı görüp gelirler. İstersek daha çok sayıda yorum da yapabiliriz. Yani, kendimizi göstermeliyiz ki, bizi görüp gelsinler.

Blogumuza üye sayısı önemli değil, az sayıda veya çok sayıda üye olması değil de, aktif olarak okumak ve yorumlaşmak daha önemli. Bizler, yorumlarla mutlu oluyoruz ve yazmaya devam ediyoruz. Blog çevremiz çok tatlı insanlardan oluşuyor. Bu çevreye girildi mi, mutlu olmak ve heyecan duymak çok kolay.

Blogla ilgili teknik konular çok önemli değil. Dizayn örneğin. Önemli olan yazmak ve yorumlaşmak. Ama, teknik konularda bilgili arkadaşlarımız da isteyince bize yardım ediyorlar.

Ayrıca, Google Plus blog gruplarımız var, Facebook blog gruplarımız var. Zaman zaman arkadaşlarımız Blog Keşif Etkinliği düzenliyorlar. Bu etkinliklere blogumuzu ekliyoruz ve bizi görenler artıyor ve biz de başka blogları keşfedebiliyoruz.

Bir de mimler var. Mim, seçmek, işaretlemek demek. Bir konu buluyoruz ve yazıyoruz. Örneğin, en eski çocukluk anımız, en sevdiğimiz film, güne nasıl başlıyoruz gibi. Bunu blogumuzda yazıyoruz ve başka arkadaşlarımızı mimliyoruz. Onlara gidip senin mimledim hadi sen de yaz diyoruz. Bu da bir yakınlaşma yolu.

Bir de, çekilişler var, çekiliş yapmak veya çekilişlere katılmak, gibi. Ayrıca, bazen, başka bloglarda yazı da yazabiliriz. Daha çok tanınmış bloglarda yazılarımız yayınlanabilir.

Ben, minik bir blog defteri tutuyorum. Bu deftere notlar alıyorum.

14 Eylül 2018 Cuma

Günizi ve İzlekler



Günizi

En yeni edebiyat dergilerinden. İzmir çıkışlı.

Dördüncü sayısında Çeşme üzerine bir şiir ve ilçenin tarihi üzerine bir yazı var, ikisi de güzel. Şiir; “Çeşmeye geldim yayan/Dayan dizlerim dayan”.

Çeşme’de bir hapishane varmış. Diyelim bir düğün veya sünnet var, katılanlar hep birlikte hapishaneye de gider, oradaki arkadaşlarının da katılmasını sağlarlarmış, hapishanenin dışında çalar oynarlarmış.  Çarşıdan hapishaneye otobüs varmış. Oraya gidip mahpustaki tanıdıklarını görenler, içerde ziyafet de yaparmış, bazen geç kaldıkları zaman evlerine dönmezler, mahpushanede yatarlarmış. Gardiyan da “Ya burayı otele çevirdiniz” dermiş.

Dergide ilginç bir yazı var. Nazım Hikmet ile Peyami Safa’nın yaptıkları kavga. Yani, dergi ve gazetelerde yaptıkları kavga. Türk edebiyatında yazar kavgaları çok ünlü. Yazar egolarının şişkin olması normal. Bu ikisi de tartışmışlar. Safa, Nazım’a Cingöz Recai ağzıyla yanıt vermiş, Nazım’a alık oğlan diyor.



İzlekler

En yeni kültür sanat dergilerinden. Henüz ilk sayısı çıktı. Resim, sinema, fotoğrafçılık ağırlıklı.

Man Ray, Ümit Ünal, çeşitli sanat yazıları, ülkemizin gelmiş geçmiş en iyi sanat eleştirmenlerinden Sezer Tansuğ, dergide yer alan birkaç konu.

Bir de Yeşilçam emektarları ile sohbetler var ki çok hoş. Yeşilçam’da karakter oyuncularına “yardımcı aktör” denirmiş, küçük rollere çıkanlara da figüran değil, “oyuncu” denirmiş. Film çekimlerinde ölen çok olurmuş ekipten, elektrikten ölen, kalpten giden.

8 Eylül 2018 Cumartesi

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin




Tezer Özlü

YKY

Tezer Özlü, edebiyatımızın en iyilerinden ve ayrıca Sevim Burak, Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Nazlı Eray, Tomris Uyar gibi kendine en özgü yazarlardan.

Çok fazla eseri yok çünkü hayatı hastalıkla geçmiş. Yine büyük yazarlarımızdan Demir Özlü’nün kardeşi. Kısa hayatında birkaç kitap yazabilmiş. Türkçe de Almanca da yazıyor. Almanca’dan dilimize çevrilen kitabı var.

Çocukluğun Son Geceleri, Yaşamın Ucuna Yolculuk gibi iki çok iyi romanı var. Eski Bahçe Eski Sevgi, Kalanlar, Zaman Dışı Yaşam, Leyla Erbil’e Mektuplar gibi birçoğu ölümünden sonra basılan kitapları da bulunmakta. Ayrıca, Ferit Edgü’ye Mektuplar da daha sonra basılan kitaplarından.

Kendisi 1950 kuşağı denilen kuşaktan. Ferit Edgü, Sezer Duru, Bilge Karasu gibi. Genelde kişisel diyebileceğimiz bir stili var. Kafka ve Oğuz Atay gibi.

Bu kitabında bir zamanlar dergilere yazdığı sanat yazıları yer alıyor. Kafka, Sevgi Soysal, Almanca yazanlar, Zweig, Herzog, film festivalleri, yazar Peter Weiss üzerine yazılar, edebiyat ödülleri, sinema yazıları. Yazılar, zamanında Milliyet Sanat, Gösteri gibi dergilerde yayınlanmış.

Özlü’nün kurgu dışı yaşamını ve düşüncelerini öğrenmek için iyi kitap. Almanca ve Türkçe düşünüp yazan yazarın edebiyat ve sanat bilgisi, görüşleri elbette çok güçlü.

Ama ilk kez okuyacaklar, onu okumaya romanlarından başlasın.

Not:3/4