31 Ekim 2018 Çarşamba

Baraj ve AVM




Büyük bir baraj alanı gibi bir alan. Stadyum genişliğinde. Bu alana geçmek için etrafında bulunan evlerin balkonundan geçmek gerekiyor. Evlerden birindeyim, balkona çıkacağım, merdiven var orada, ineceğim ve o alana ulaşacağım. Baraj alanında sular buz tutmuştu, kalın bir buz tabakası vardı ama altında hala su akıyordu. Buz da alanın merkez noktasına doğru eğilip dönerek bir girdap şeklinde donmuştu. Merkez noktasında dairesel bir açıklık vardı ve orada buzun altından kayıp giden sular şelale olup derinlere akıyordu.

Buzun üstünde oynamak isteyenler vardı. Ben de hala o evdeyim. Pencereden gördüm onları. Güneş buzdan yansıyordu ve buz da çok kaygandı. Tehlike hissettim. Bir şey olacak diye düşündüm. Balkona çıkamadım çünkü kilitliydi, pencerede de sinek teli vardı. Diğer kapılar da kilitliydi. Teli söktüm, pencereden çıktım. Onlara durun diye seslenirken onlar çoktan buzun üzerinde kaymaya başlamıştı. En sonunda merkezdeki şelaleden aşağı düştüler. Tekrar çıkmalarına imkan yoktu çünkü çok derindi.

Biri de kenarda bisiklete biniyordu, çıktığım evin yanında. Bir yerden halat buldum. Bisikletli kızdan yardım istedim. Birlikte halatın ucuna ağır bir taş bağladık ve fırlattık, buzun ortasındaki şelalenin dibindeki kızlara ulaştı, tam da istediğimiz gibi. Onları dışarı çektik tek tek. Kızdım onlara, tehlikeli şeyler yapıyorlar diye. Eve döndüm söylenerek. Sinek telini onarmam lazım diye düşündüm. Kızları da kurtarmıştım neyse ki. Artık rüya bitebilir, uykumdan uyanabilirdim.

Ama uyanamadım. Uykum ağırdı demek ki. Ne yapsam diyordum şimdi uykumda, bari bir AVM’ye gideyim, zaman geçsin, diye geçirdim içimden. Şans oyunları oynuyorlardı. Uyanıkken hiç oynamam. Piyangoya benziyordu. Kare şeklinde bir kart vardı, üzerinde yedi yazıyordu. Altında da satır ve sütunlar halinde daha ufak puntolarla başka rakamlar vardı. Her kartta başta farklı bir numara vardı, alttaki rakamlar içerisinde bu üstteki rakamın aynısı varsa kazanıyoruz. Baktım altta da beş tane yedi var. Beş çarpı yedi, yetmiş lira kazanmıştım. Bir kart daha aldım. Üstünde beş vardı, altta da iki tane beş. On lira kazandım bundan da. Piyangocudan paramı almaya gittim.

Kartları verirken az ileride köşede duvarın dibinde siyah bir kurt yavrusu gördüm. Rengi simsiyahtı. Aslanı da andırıyordu. Bir kız onu sevmeye başladı. Kıza, bırak onu dedim, kokumuzu annesi alırsa gelir, yavrusuna da bakmaz unutur onu bizi görünce. Annesi geldi bile ve yere doğru cüssesini küçültmüştü, saldıracak gibi. Kıza uzaklaş dedim, ama her şey çok hızlı oldu. Anne hem çok büyüktü hem de asil duruyordu. Sirius Black gibiydi. Simsiyahtı ve tüyleri de dağınıktı. Havaya doğru bir zıpladı ki olduğu yerden uçtu sanki ve kızın üstüne atladı, ısırdı. Ne yapacağımı bilemedim, durdurmak için koştum, kulaklarından yakaladım, kafasından tutup çektim. Kız da bu aslan kurdu ısırmıştı, bıraksın onu diye. Kafasından tuttum hayvanı havaya kaldırdım, çevirdim ve fırlatıp attım bir mağazanın vitrinine. Kızı kurtarmıştım. Artık rahatlıkla uyanabilirdim. Uyandım, televizyon açık kalmıştı. Vahşi hayvan belgeseli kanalında.

27 Ekim 2018 Cumartesi

İki Roman




Umutsuz Aşıklar Sokağı

Caty Marie Hake

Kalipso Yayınları

1800’lü yılların sonları. Ruth, sakar bir genç kız, enerjik. Babası yıllar önce evden gitmiş. Annesi ölünce mecburen babasının yanına gidiyor, annesinin isteğiyle. Babası bir çiftlikte yaşamaktadır, ortağı olan bir aile de çiftliktedir. Ruth, çiftliğe vardığında babasının da öldüğünü öğrenir. Çiftliğin yarısı Ruth’a kalmıştır. Çiftlikteki aile ile yaşamaya başlar. Baba, oğul, kız. Çiftlik hayatına alışmaya çalışır. Yaşadıkça sırlar da ortaya çıkar.

Yazarın California tarihi serisinin ilki. Ruth hoş bir karakter. Roman keyifle okunuyor. Not:3/4




Göklere Anlat

Erica James

Epsilon Yayınları

Venedik ve İngiltere Yorkshire’da geçen sürükleyici bir dram. Lydia, üvey kızı ile Venedik’te yaşamaktadır. Bir gün, üvey kızı bir erkekle tanışır. Bu erkek, Lydia’nın çocukluğundaki bir çocuğa çok benzemektedir. Ve gerçekte bu erkek, Lydia’nın çocukluğundaki oğlanın oğludur, Noah’ın. Aradan yıllar geçmiştir, tam 28 yıl. Lydia ve Noah hiç karşılaşmamıştır bir daha.

Romanın ikinci bölümü ise İngiltere’de geçer. Lydia’nın çocukluğu. Lydia’nin önce babası ve sonra annesi ölürler. Lydia ve kardeşi Valerie büyükbabası ve büyükannesi ile yaşamaya başlar. Çok dindardırlar. Lydia bu ailede zor yıllar geçirir. Baskı görür. Noah en iyi arkadaşıdır. Genç kızlık çağına gelince başına olmadık olaylar gelir ve kaçmak zorunda kalır.

Lydia’nın çocukluk yaşamı, kardeşi ile ilişkisi, başına gelenler akıl alacak gibi değil. Kaçtıktan sonra da geçmişle ilgili hiçbir olayın gerçekliğini de bilmez. Büyük yanılgılarla yaşar.

Müthiş bir dram. Tatlı da aynı zamanda. Romantik de. Merakla okunuyor. Not:3/4

26 Ekim 2018 Cuma

Beş Popüler Dizi



The Following

Üç sezonluk bir suç dizisi. Polisiye, FBI, seri katiller, tarikatlar. Artık bütün sinema oyuncuları dizilere geçti. Kevin Bacon FBI detektifi rolünde çok havalı. Rol çok yakışmış. Acımasız ama kültürlü de olan bir seri katili yakalıyor ve katili hapse atıyor. Ancak başka bir seri katil ortaya çıkıyor. Sonra bir tane daha. Hepsi o ilk katilin hayranı. Onu sevenler bir tarikat oluşturuyor ve cinayet işliyorlar. İlk katil de bir yandan cinayet romanı yazıyor. Detektif ve polis teşkilatı, FBI bu toplu cinayetleri önlemeye çalışıyor. Detektif ile entelektüel katilin karşılaşmaları heyecanlı. Polisiye sevenler için sürükleyici. İlk sezon hele bomba gibi.

Goliath

Billy Bob Thornton başrolde. Saygın oyuncu. Fiziği ve duruşu zaten suç öykülerine çok uygun. İnce, uzun, hastalıklı bir görüntüsü var her zaman. Oscarlı oyuncunun Fargo dizisi de unutulmazlardan. Goliath da bir suç dizisi. İçinde hukuk ve mahkeme de olan bir dizi. İki sezon oldu. İlk sezon çok iyi, ikinci sezon ilk sezona hiç benzemiyor, ikinci sezon biraz sert. Ancak, ilk sezon kaçırılmaz. Goliath, mitolojik bir kahraman. Güçlülere karşı savaşan güçsüz anlamında. Bu dizide de başarısız bir avukat zenginlere, güçlülere savaş açar. Mario Bello, Tania Raymond, Dwight Yoakam, William Hurt da diziyi zenginleştiriyor.

Jack Ryan

Suç, CIA, aksiyon dizisi. İlk sezon bitti. İkinci sezon yeni yılda. Tom Clancy’nin ünlü kahramanı Jack rolünde, birçok filmi ve dizisi ile tanıdığımız John Krasinski. Role uymuş. Sanki biraz anasının kuzusu gibi durup da gerektiğinde şiddete başvuran bir tip çizmiş. Jack Ryan ve arkadaşları OrtaDoğu’da ve Avrupa’da teröristlerin peşinde. Türü sevenler için keyifli.

Maniac

Yeni sezon dizilerinden.Yönetmen Fukunaga. 2019 yılında izleyeceğimiz son Bond filminin yönetmeni. Oyuncular da Emma Stone ve Jonah Hill. Ayrıca Patrick Sommerville de var. 24 adlı dizinin yeni bölümlerinin yönetmeni. Yani, referansları yüksek. Konu da Legion’u andırıyor. Tek sezonluk dizi, İkinci sezon konusunda bir gelişme yok. Bilimkurgu dizisi ancak komedisi daha ağır basıyor. Dizinin havasına girerseniz eğlenceli dizi. Sonu da Hollywood gibi ki bilimkurgu fantezi sonunda böyle bir son da komik olmuş. Şizofren, depresif, hayatları sorunlu, yalnız insanlar bir ilaç kliniğine gidiyor ve denek oluyor. Gittikçe artan düzeyde ilaç alıyor ve zihinlerinde yolculuğa başlıyor. Bu yolculuklar çok ilginç. Şirketteki bilgisayarlar ve doktorlar da hepsi birbirinden kaçık olunca zihinsel yolculuklar, deneyler birbirine giriyor.

The Purge

Yeni sezon dizilerinden. Halen devam ediyor ilk sezonu ve bitmek üzere. Şiddetli, sert bir dizi. Bol ölüm, bol katil var. Arınma gecesi olayları. Bir gece boyunca suç serbest. Devlet serbest bırakıyor. Bir gecede suça doysun insanlar da diğer zamanlarda suç azalsın. Bir de garip bir tarikat var, insanların ruhlarını ölümle temizliyor. Şehirde birkaç kişi de bu vahşi ölüm oyununda sağ kalmaya çalışıyor. Aynı adlı film serisinin dizi uyarlaması. Suç, cinayet, aksiyon sevenler için. Heyecanlı, biraz da korkunç, acımasız.

25 Ekim 2018 Perşembe

Evliya Çelebi Seyahatnamesi:İstanbul





Evliya Çelebi Seyahatnamesi:İstanbul

YKY Yayınları

Seyahatname, tarihimizin eşsiz eserlerinden. Sadece bizim değil dünya çapında eşi benzeri bulunmayan yapıtlardan. Homeros’un kitapları gibi. Tarihten günümüze kalan bu tür eserler az.

Evliya Çelebi, İstanbul doğumlu. Bir rüya üzerine gezmeye başlıyor. İstanbul’dan başlıyor. Sadece tarihi, binaları, kültürü değil sosyal yaşamı da kayıt altına alıyor. Avrupa, Asya, Afrika’yı dolaşıyor. Osmanlı bölgelerini. Seyahatler sonunda Mısır’a yerleşiyor ve yıllar içinde aldığı notları yazmaya başlıyor. Tam 10 ciltlik bir eser oluşturuyor.

1600’lü yıllarda yaşayan gezginin seyahatleri 50 yıl sürüyor. Eser o günlerin Türkçesiyle yazılmış elbette. Orijinali Topkapı’da saklanan ciltler günümüz Türkçesiyle tekrar yayınlanıyor. Eserde geziler, insanlar, meslekler, yerel sözcükler, masallar, anekdotlar, hikayeler, her şey var. Sosyal bilimler ansiklobedisi gibi. Yüzlerce yıl önce yazıldığını bilmek de şaşırtıcı.

On ciltlik eserin ilk cildi sadece İstanbul’u anlatıyor. İki kitap halinde ve yaklaşık 1000 sayfa. İlk kitapta İstanbul’un kuruluşu ve tarihi var. Savaşlar, kaleler, camiler, eyaletler, istatistikler. Eğlenceli bir tarih coğrafya kitabı gibi. İkinci kitapta da semtler ve meslekler bulunmakta.

İlginç, faydalı, sevimli, aynı zamanda da komik bir eser.

Not:4/4




24 Ekim 2018 Çarşamba

Papara 3



Üniversite yıllarında Ankara’da bir arkadaşla kafeye oturduğumuzda hadi salep içelim demişti. Ben de salepten nefret ederim demiştim. Nefret mi hadi bir dene dedi. Geldi salep ve çok sevdim. Şaşırmıştım. Salebi böyle bilmiyordum.

Babaannemi aradım. Babaanne dedim, salep içtim, seninkine benzemiyordu. Babaannem onlara gittiğimde hep salep içirirdi. İçe içe bıkmıştım ve nefret gelmişti. Babaannem şöyle açıkladı. O zaman çok paramız yoktu, salep pahalıydı. Ben sana mısır unu ve nişastayı karıştırıp salep diye içiriyordum.

Yine bir gün annemle babaanneme gidiyoruz. Evden çıktığımızda hemen az ilerdeki parkın köşesinde bir pamuk helvacı gördüm. Bayılırdım. Hala da bayılırım. Hemen anneme alalım dedim. Annem de, şimdi babaannene yemeğe gidiyoruz, yersen yemek yiyemezsin, dedi. Israr ettim, tamam dedim alalım, yemekten sonra yerim. Aldık, dikkatle taşıdım.

Babaannemde yemeğe oturmadan önce, dur dedi, pamuk helvayı dolaba koyalım. Mutfak dolaplarının birinin içine koydu. Yemek boyunca onu düşündüm, yemeği çabuk bitirdim, dolaba koştum. Yaz mevsimiydi. Pamuk şeker erimişti. Öyle ağladım ki!

Çişli hikayelerim çoktur. Bir defasında annemle otobüs kuyruğundayken çok sıkışmıştım. Anneme, hadi tuvalete gidelim dedim. Annem de dur azıcık, otobüse binelim, eve gidelim, yaparsın, dedi. Çıkmadık kuyruktan ve altıma yaptım. Başka bir seferinde, babamla otobüsteyken geldi, babam şoföre rica etti ve şoför durak dışı durmak zorunda kaldı.

Bir gece de anne babamla bir tanıdığın düğününde anne babam dans ederken, gittim yanlarına, şimdi altıma yapacağım dedim, babam dur, dans bitsin dedi, gideriz. Kenarda bir direğin yanından izlerken altıma yaptım, büyüğümü. Babam geldi ve beni eve götürmek zorunda kaldı. Üstümü değiştirdi. Ama ben neden annem eve götürmedi diye çok bozuldum. Düğüne dönünce astım suratımı.

23 Ekim 2018 Salı

Kremalı Karides ve Hollanda Omleti



Bir kaşık tereyağı
Yarım soğan
Üç diş sarımsak
Bir paket karides
Az biraz pul ve karabiber
Bir paket krema
Bir demet ıspanak

Tereyağı, soğan, sarımsak kavur. Siyah olmasın sadece pembeleşsin.

Karidesi at, pul biberi, karabiberi at, kremayı ekle. Az pişir, biraz kaynasın. Ispanakları doğra at, karıştır ve ocağı kapat.





Ek tarif:

Hollanda Omleti

Bir patatesi rendele. Yarım soğan rendele. Birkaç sarımsak rendele. Karıştır, biraz tuz, karabiber, un at içine. Hamur gibi olsun, yoğun olsun, pankeyk hamuru gibi. Biraz yağ koy tavaya, karışımı tavaya at. İçine iki yumurta kır. Bir de istersen salam dilimle. Omlet gibi iki tarafını da pişir. Nefis nefis.

20 Ekim 2018 Cumartesi

İki Kore Dizisi




About Time

Zaman hakkında sevimli ve sürükleyici bir dram dizisi.

Genç bir kız, insanların ne kadar yaşayacağını görebiliyor. Kollarında işleyen bir saat şeklinde görüyor insanların ne kadar zamanı kaldığını. Kendisinin de ne kadar ömrü olduğunu görebiliyor.

Sonra da bir genç oğlanla tanışıyor. Oğlan ise zamanı durdurabiliyor. Kız oğlana aşık oluyor. Hem aşk hem de ondan kendi zamanını durdurmasını ister. Oğlan biraz serin duranlardan. Zengin ve bir kız arkadaşı da var.

Bu ikili arasında aşk ve kader üzerine bir ilişki başlıyor. Oğlan da acaba onu sevecek mi? Kızın zamanı duracak ve ölmeyecek mi?

Kore dizilerini sevenlerin seveceği dizilerden. İki başrol de yakışmış birbirine. Dizilerden bildiğimiz oyuncular.




Mr. Sunshine

Bir tarih ve dönem dizisi. Kore tarihi ile ilgili. Şu ünlü Joseon dönemi. Bizim Osmanlı gibi bu dönem de dizilerde çok işlenen bir konu.

Kore, Japonya işgali altında. Küçük bir Koreli çocuk, Amerika’ya gider ve büyüyünce döner. Ülke işgal halinde. Japonlar, Japonlardan yana olan Koreliler, vatansever Koreliler, Kore yanlısı Amerikalılar, isyancılar. Ülkede savaş sürmekte. Karışık bir savaş. Savaş kısmı gerçekten biraz karmaşık. Ölümler çok ve tam da anlaşılmıyor kim kime karşı, kim kimi öldürüyor. Bu dizinin politik kısmı.

Ancak, dizide, vatanseverlik ve aşk temaları insanı içine alıyor. Koreye dönen oğlan bir kıza aşık oluyor. Bu aşk, dizinin temel noktalarından. İki erkek kahraman daha var. Bu roller de iyi. Üç erkek bir kız çevresinde dönüyor. İyiler ve kötüleri ayırmak da güç.

Dizinin atmosferi etkileyici, görüntüler ve müzik ise unutulacak gibi değil. Tarih ve aşk sevenlere.

18 Ekim 2018 Perşembe

Metal Macera 2



Bir anda notu getiren çocuğun yakasına yapıştım, kim getirdi, bunları kim verdi diye. Çocuk korktu benden. Birini tarif etti ama çok hatırlamıyordu. Çok uzun olmayan spor giyimli biriydi dedi, belirgin bir özelliği yok mu çocuk, adam akıllı tarif etsene, nasıl bulayım böyle, dedim. Hatırlamıyormuş. Sadece, diğerlerini de bulmaya gittiğini söylemiş. Arkadaşlarımdan birileri hayatta diye sevindim, kimseden haber alamamıştım çünkü. Ama neden beklemedi, neden gitti diye endişeliydim. Beklese ben de yardım ederdim. Uzun zaman sonra birinden haber alınca peşini bırakamazdım, çocuğa, ne tarafa gitti diye sordum. Çocuk, benzinliklerin olduğu tarafa gibi bir şey söyledi, bağırdım adam aklı söylesene, caddenin sağına mı gitti soluna mı dedim. Çocuk sağ tarafı işaret etti. Koşmaya başladım. Köşelerden döndüm, sokakları geçtim. Daracık sokaklardı. Binalar eski, bazısı taş bazısı ahşap. Yerler Arnavut kaldırımı. Hep yokuşlar var bir aşağı bir yukarı.

En sonunda birkaç insanın yanından geçerken birini tanıdım gibi geldi. Aradığım kişi değildi ama onu görünce sevinmiştim. Yanlarına yaklaştım. Adamlar dönüp baktılar, beni önce tanımadılar. Sonra birine seslendim. Profesör, beni hatırladınız mı dedim. Adamın havada uçuşan kıvırcık saçları vardı. Yüzü ufak gözleri ufaktı, ince yuvarlak çerçeveli bir gözlük takıyordu. Yorgunluktan yüzü solmuştu. Hava karardığından sarı bir sokak lambasının ışığı yüzüne vuruyordu. Diğerlerini de tanıyor gibiydim ama en çok onu tanıyor gibiydim. Adam beni tanıyınca ona elimdeki şişe ve notu gösterdim.

Adam şaşırdı, demek bu icadı bizden saklamışlar dedi. Bunu bulmamız bir mucize diye ekledi. Notu bırakan kişiyi bulmalıyım ve tüm bu savaş olayını düzeltmemiz lazım dedim. Adam zamanda geri gitmenin yolunu biliyordu. Diğerleri ile bunu konuşuyormuş ben yanlarına gittiğimde. Haklısın ama bu çok zor dedi bana, bazı şeyler eksik ve temin etmemiz zaman alacak diye ekledi. Sonra notu okudu. İnşallah maşallah bu nasıl bir yazım şekli, kaç insan böyle konuşur ki, dedi. Ben de düşünmeye çalıştım.

Sonra elimde bazı kağıtlar vardı, bazıları harita idi, bazısında günlük yönergeler, değişik notlar vardı. Bir yeri bulabilmemiz için rehber olabilecek belgelerdi. Bakın dedim profesöre, bunlarla belki zamanı kontrol edebileceğiniz yere ulaşabiliriz, arkadaşım notla birlikte bu belgeleri de bırakmış. Eminim o da oraya gidiyordur ama diğerlerini de bulacak yolda giderken. Onlar gelene kadar biz her şeyi ayarlamalıyız. Onlar geldiğinde geçit hazır olmalı. Zaman geçişi. Diğer adamlar sessiz duruyordu. Hala cesaretleri yoktu. Profesörün gözüne yalvarır gibi baktım, cesaret edin ne olur diyordum içimden. Sonra hepsi yola çıkmayı kabul etti. Önce hala çalışan bir uçak bulsak iyi olur dediler. Çevreyi araştırmaya başladık.

(Sonra cep telefonunun alarmı çaldı ve uyandım)

17 Ekim 2018 Çarşamba

Metal Macera



Çamur gibi bir kıvamı olan bir çeşit metal madde vardı, çok tehlikeliydi, sarsılınca patlıyordu. Savaş dönemi arasıydı, böyle bir zaman. Bu madde uçaklardan geriye kalmıştı ve insanlar inatla onu bulup kullanıyor, çünkü sonsuz bir elektrik enerjisi veriyordu. Kumanda pillerinin yerine sürüyorlar veya jeneratörlerin içine koyuyorlar.

Ahşap bir evin ikinci katındayız biz de. Eve çıkarken merdivenler önce ikiye ayrılıyor, sonra dönüyor. Merdiven boşluğunda pencereler var. Salondaki pencerenin tülleri rüzgarda hareketlenirken dışarıya baktım. Havada garip bir elektriklenme hissettik. Sanki sırtımızdaki hava ısınıp genleşiyor gibiydi. Hemen ardından çaydanlık kaynarken bir ses çıkartır ya fiiiy diye öyle bir ses oldu ve gürültüyle yer sallandı. Korktum ama başka herkes buna alışık görünüyordu. Ne olduğunu sordum. Birisi muhtemelen o metal maddeden bulmuştur ve dikkat etmemiştir dediler. Ben de patlayabilen bir madde olduğunu öyle anladım.

Etrafa baktım, annem de onlardan bulmaya gitmiş. Herkese bağırdım, siz deli misiniz, tehlikeli bir maddeyle neden uğraşıyorsunuz dedim. Pencereden baktım, annem elinde o çamur metalle geliyordu. Onları hemen atmasını ve uzaklaşmasını söyledim ama dinlemedi. Merdivenlere doğru ilerledim, karşılayıp elinden alıp yok edecektim ama bir patlama daha duydum. Bir şey oldu sandım anneme ama merdivenden yukarı çıkıyordu. Elinden bir parçayı sokakta düşürmüş ve hemen uzaklaşmış, ses ondan gelmiş. Elindekileri aldım ve merdivenlerden indim, parçaları nasıl yok ederim diye düşünüyordum. Binadan çıkarken birini merdivenlerde düşürdüm, içeride patladı. O kadar büyük bir patlama olmadı ama merdiven yıkıldı ve bir çeşit gaz çıktı maddeden. Koklayınca zehirleyen bir madde.

Binada kalanlara dairelerinizden hemen çıkmayın dedim. Elimde kalan parçayı ne yapayım diye düşündüm. İki sokak ötede bir ırmak vardı. Oraya atarım dedim, savaştan dolayı ırmak zaten kullanılamaz ve pis olmuştu, hiçbir balık yaşamıyordu. En sonunda o parçadan da kurtuldum. Binaya geri döndüğümde bir çocuk, içinde turuncu renkli bir sıvı olan garip bir şişe ve bir not getirip verdi. Notta tam hatırlamıyorum ama şuna benzer bir şey yazıyordu:

“Sonunda her şey düzelmeye başladı, ne dersin? Bu sıvıyı düşman erzaklarında buldum. Hepsini içmelisin. Birkaç güne kadar etkisini gösterir. Ay hadi inşallah maşallah.”

Böyle yazıyordu. Şişeye baktım. Üzerindeki etikette yabancı yazılar vardı. İngilizce, Rusça, Fransızca. Nasıl olduysa okudum. T2I5t3 gibi bir şeyler. Omurların bilimsel adları gibiydi. Nano madde içeren bir onarım sıvısıydı bu. Omurilikleri onarıyordu herhalde.

(devam edecek)

16 Ekim 2018 Salı

İlaç



Şehirde panik başlamıştı. Son bir yılda çok sayıda doktor öldürülmüştü.

Öldürülen doktorların hepsi de alternatif tıpçılar. Hastalıklara doğal çözümler getirenler. Hastalıkların çoğu beslenmeden kaynaklanır zaten. Kanseri tedavi etmese de durduran beslenme diyeti uygulayan doktorlar örneğin. Bütün besinlerin çiğ yenmesi gerektiğini söyleyenler. Ya da psikolojik yöntemler uygulayanlar.

Vitamin verenler, hormon tedavisi uygulayanlar. Bu tür doktorlar öldürülüyordu hep. Emniyet kuvvetleri de olayı çözemiyordu. Bir yandan da tarım ilaçları da tehlikeli hale geldi. Şu uçaklarla atılan tarım ilaçları. Bu ilaçlarla virüsler yayılıyordu. Ardından da virüs önleyici ilaçlar piyasaya sürülüyordu.

Görünen o ki, ilaç firmaları bir şeyler peşinde. Bir yandan hastalık yayıyor, diğer yandan tedavi ilaçları satılıyor. Büyük tıbbi ilaç firmaları da elbette alternatif tıpçılara karşıydı. Önemli olan ilaç satılması. İlaçsız yöntemler bu büyük şirketlerin işine gelmez.

İlaç firmaları büyük ve aşırı zengin kuruluşlar olduğu için alternatif tıpçı cinayetlerinin önüne geçilemedi. Geçilemezdi. Hukukçular da buna bir çözüm bulamazdı. Çünkü, karşı çıkan polis de olsa avukat da olsa ilaç firmaları onların da hakkından gelirdi.

10 Ekim 2018 Çarşamba

Tatar Çorbası



Tatar çorbasına biz Alişke çorbası diyoruz. Alişke çorbası aslında başka türlü yapılıyor. Baba tarafım Girit, Makedonya, İzmir, anne tarafım ise Kırım. O yüzden babaannem Girit yemekleri yapar, anneannem de Tatar yemekleri. Lalanga gibi. Pişiye benzer, krepe.

Tatar çorbası en sevdiklerimden. Mercimek ve erişte ile yapılıyor. Erişte yerine siz hamur da yapabilirsiniz. Bir su bardağı yeşil mercimek haşlanır. Taşmasın diye açık bırakılır kapağı. Haşlanınca indirilir ocaktan. Su ile durur tencerede.

Ayrı bir kapta tereyağı, bir büyük soğan kavurulur, pembeleşince bu karışım, mercimeğin içine dökülür. Tuz konur. Su az gelirse sıcak su eklenebilir. Bu karışım pişerken erişte de atılır içine. Bir tutam. Hepsi bu.

Bazen mercimeği haşlamadan da direk olarak hepsini birlikte pişirenler oluyor. Ama biz haşlanmasına alışığız. Erişte yerine hamur yapacaksak işte un, su ile yapılır. Biraz da karbonat atılır, karbonat kokusunu sevenler için.

Ah ah mesela un helvası da nefis bişi. Peygamber efendimiz çok severmiş. Ayrıca, kabak yemeği, hurma, üzüm, sirke, zeytin, kuru üzüm, et yemeği, et suyu, bal, karpuz, süt, çörek otu, ayva, incir, mantar severmiş. Sütlü bulamaç severmiş. Arpa, buğday unu haşlayıp, yağ, süt ile yapılan.

Yulafı pişirip içine meyve, ceviz, tarçın atmak da nefis, onu da ben pek severim. O zaman daha yoksulmuş hayat. Şimdi yediğimiz şeyler yokmuş.



9 Ekim 2018 Salı

Papara 2



İngilizce öğretmenimiz, Ayten hanım, durmaksızın yeni sözcükler öğretiyordu, cümle içinde kullanın, diyordu. Ben de bıkmıştım cümle kurmaktan. Şöyle yazıyordum. Desk, lipstick, mesela, sıra, ruj. Cümle kuruyordum. My teacher wants me to use desk in a sentence. My teacher wants me to use lipstick in a sentence. Öğretmenim, desk sözcüğünü cümle içinde kullanmamı istiyor, ruju cümle içinde kullanmamı istiyor. Ayten hoca, çok zekisin ama sıfır verdim demişti.

Lisede, lipstickten şey türetmiştik, dudak var ya. Dizilerde öpüştüklerinde, bak lipsiyi gördüler, diyorduk. Biz ne zaman göreceğiz lipsiyi.

Biyoloji hocası okula çiçek getirin çalışalım demişti. Bahçede vardı çiçekler, bir çiçek vardı, balon gibiydi, mahalle çocuklarına sorduğumda ismine hakimin pipisi demişlerdi. Sınıfta dedim bunu, bütün sınıf yıkıldı gülmekten. İsmi başkaymış tabii.

Bahçedeki çiçekleri, otları, yaprakları, özellikle kahverengimsi olanları yüzüme sürerdim, düşmüş, yaralanmış gibi. Sonra bağırırdım anneme, anneeee böüeeee ben düştüm, annem aşağıya inerdi, gülerdim. Annem derdi, paparayı yiycen, geliyor beş kardeş. Ya anne bir kardeşim var zaten yeter ki, istemem beş kardeş.

Sınıftan biri demişti. Solucanlar ikiye ayrılınca iki tarafı da yaşar ve yeniden uzarlar. Ben topladım solucanları, hep böldüm ikiye, çeşitli yerlerinden. Sonra üçe bölmeye başladım. Çözemediydim olayı.

Sineklerin kanadını koparırdım. Kelebeklere kıyamıyordum. Her şeyi toplardım, kavanozlara koyardım. İlk dişim düşünce ona yapıştırıcı sürdüm, böylece hep öyle kalacaktı. Sonra dişlerim düşünce hep koydum kavanoza. Tırnağım düştü, yapıştırıcı sürdüm, koydum. O kavanoz hep durdu. Tahta kurusuna sürüp attım içine. Zamanla diş, tırnak, hayvan ölüleri doldu. Mumyalıyordum sanki hepsini.

Sakız çiğnerken onu elimde büküp yayıp büyütürdüm, sonra yerden kedi kakası alır sakızın içine kedi kakasını koyar sonra ambalaja koyup arkadaşlarıma verirdim al sakız diye.

8 Ekim 2018 Pazartesi

Kabal



Bir kadın vardı, geceydi, ben çocuk muşum daha, kardeşim de var, kıvırcık saçlı bir oğlan çocuğu.

Kadın delirmiş. Kardeşimi öldürdü boğarak. Sonra ben çıldırdım. Ağladım. Kadına bağırdım. Defol buradan dedim. Meğerse ölüymüş kadın da.

Sonra tuhaf bir ortamdı. Ben aslında ölüler dünyasındaymışım. İki evren birleşiyormuş. Ölüler dünyası ve bizimki birleşiyormuş. Etraf böyle şey gibi görünüyordu. Kirli paslı dumanlı yapış yapış.

Bulunduğum evden dışarı çıktım. Geceydi. Bizim dünyamızda ise aynı anda gündüzmüş ama ben bunu bilsem de geri gidemiyorum veya o tarafı göremiyorum. Etrafta da kimse yok. Toprak bile siyahtı. Renkler kararmıştı rüyamda.

Sonra bir araca biniyorum. Navigasyon var. Bir tuşa basınca haritada değişik noktalar yanıp sönüyor. Ben ne diye anlamaya çalışıyorum. Meğerse o tuşa basınca hayaletlerin yerini gösteriyormuş. Hepsi bana doğru yaklaşıyordu. Yedi sekiz tane vardı. Aracı çalıştırıp uzaklaşmam gerekiyordu.

Sonra böyle heyecanlı bir anda uyandım.

4 Ekim 2018 Perşembe

Papara



Papara yemek, bizim ailede ünlü bir söz. Fırçalama sözü. Paparayı yiyeceksin. Azar işiteceksin yani. Papara aslında bir yemek zaten. Bunu daha sonra öğrendim. Eski ekmek, yani bayat ekmek, ben böyle her şeye başka bir şey derim zaten, domatesle filan yapılan lezzetli bir yemekmiş.

Bu yemek çok kalın oldu, inceltelim de benim ünlü sözlerimden. Yani çok yoğun oldu, seyreltelim. Kalın sözcüğü de İngilizce’den tabisi. Onlar thick der yoğun yerine. Papara çok yedim, annemden en çok, bir de öğretmenlerden tabisi.

Biyoloji seviyordum. Bir gün anneme dedim ki, anne, insanın evrimi varmış ya, bak evrim şöyle. Ayı-erkek-köpek-kedi-kadın. Önce ayı yaratılmış, ona en benzeyen erkek, köpek erkekten türemiş, sonra kedi, evrimin en gelişmişi ise kadın işte. Sen ben gibiler. Annem çok kızdı, baban yani az mı gelişmiş dedi. Paparayı yemiştim.

Evde, dantel, örgü filan değil de aletlere ilgi duyuyordum. Asfalyalar, yani sigorta attığında, ütünün kablosundan tel çıkarıyordum, bunu birkaç defa yaptım, bir gün annem ütü yaptığında baktı ütü hiç uzanmıyor. O zaman babamın müzik setinin kablosuna taktım kafayı, asfalyalar için.

Deneyler yapardım. Pilleri açar, içine tuz ruhu koyardım, sonra tadına bakardım. Dudaklarım yanmıştı. Bir gün de okulda gümüş nitratı tattım pipetle. Her yerim yandı tabii. Bunlar hep papara getirirdi. Çamaşır makinesinin üstüne naylon örtü vardı, laylon. Örtüyü makinenin üstünde ters çevirip arka tarafını çakmakla yakardım. Hep yanık olurdu, sonra annem anlardı.

Yolda gördüğüm ezilmiş kurbağaları törenle bahçeye gömerdim. Bahçeden beyaz çiçekler koparıp mezarın başına koyardım. Müzik yapardım ağzımla. Mezarın başına da haç koyuyordum. Dizilerden öyle gördüğüm için. Annem, neden haç koydun derdi. Ya hep öyle değil mi diyordum. Annem, onlar Amerikalı da ondan diyordu. Yaa diyordum nasıl Amerikalı onlar, dizide Türkçe konuşuyorlar ya hep. Dublaj ya Türk sanıyordum.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Kasırga



Kasırga uyarısı geldiğinde insanların tepkileri farklı oluyor. Doğal felaketlerde insanlar iki türe ayrılıyor. Hazırlıklılar ve zombiler.

Zombiler, büyük şehirlerde yaşayanlar. Bunlar fazla bir şey yapamaz. Büyük şehirlerde fazla bir şey yapılamaz zaten. Erzak depolama fazla olmaz. Bir felaket anında uzun süre yaşamak üzerine önlemler almaları zordur. Erzak, elektrik, su gibi yaşamsal gereksinimleri fazla depolayamazlar.

Hazırlıklılar ise, bunlara kısaca prepler diyebiliriz. Prepared sözcüğünden geliyor. Bu grup hazırlıklı oluyor. Genelde büyük şehirlerin dışında yaşarlar. Kırsal kesimde, köylerde, çiftliklerde, banliyölerde. Felakete hazırlıklıdırlar. Hayvanları da vardır yetiştirdikleri.

Erzakları boldur. Uzun yıllar depolarındaki erzakla yaşayabilirler. Jeneratörleri vardır. Suları vardır. Hiçbir yardıma ihtiyaçları olmadan en az on yıl bile yaşayabilirler.

Felaket anlarında genelde zombiler, ellerindeki bitince preplerin bölgelerine gidip onlardan yardım isterler. Durum zorlaştığında ise zombiler, preplere saldırmaya başlar.

1 Ekim 2018 Pazartesi

Ergen Jedi



Dün gece yine rüya gördüm. Yine sular vardı. Ama net değildi rüya. Yatakta değil de divanda uyumuştum. Hep yatakta uyurum ama dizi izlerken uyuyakalmışım. Derler ki, ilk kez uyuduğun bir yerde gördüğün rüya önemli oluyormuş.

Aşureyi seçerek yiyenler var. Buğdayını yiyorlar, fındık fıstıkını yiyorlar, ama mesela kayısı, üzümü filan bırakıyorlar. Sevdikleri şeyleri yiyorlar. Olmaz öyle. Yiyeceksin hepsini.

Burçak var arkadaşım, tıp okuyor. Erkeklerle arası iyi değil. Bir medyuma gitmiş. Medyum onun gözlerine bakmış. Senin içinde ruh var demiş. Sekiz yaşındayken bahçede oynarken toprakla, topraktan ruh girmiş içine. Çıkmamış, hep içinde duruyormuş. Medyum diyor ki, şimdi sana bir ayet yazacağım kağıda, sen bu kağıdı yiyip yutacaksın, o ruh çıkacak içinden, zaten kötü ruh da değil. Ondan sonra erkeklerle aran düzelecek, hatta evlenebileceksin. Burçak da yine adı Burçak olan bir erkek bulup onunla evlenmek istiyor. Ben de tamam dedim, Burçak tarlası olursunuz siz artık.

Et süt yemek iyi değilmiş bugünlerde. Şarbon varmış ya. Acaba diyorum, kendi sütümü kendim mi yapsam. Pirinç sütü mesela. İçine başka sebzeler de atarım. Süt gibi olur.

Öğrenciyken annem bana evde sıkıyönetim uygulardı. Okuldan gelince uyu, iyi beslen, planlı ders çalış diye. Ben de bundan kaçmak için, hadi baba beni işe götür derdim, işe giderken yolda mercimek çorbası içerdik, poğaça yerdik. Hafta sonları da yine evden kaçmak için babama, hadi beni maça götür derdim. Maçta köfte yemek için. İyi besleneceğim ya.

Sonra dedim, İngilizce ders vereyim. Lisede İngilizcem çok iyiydi. Nasıl öğrenci bulacağım? Babam gazeteye ilan verdi. Her düzeyde ders verilir diye. Nete versene demiştim. O da gazeteden bulmak daha kolay demişti. Bir öğrenci geldi eve, kapıyı çaldı. Otuz yaş civarında bir adam. Ben ise onaltı yaşındayım.

Annem de evde zaten. Adam büyük ya annem hiç hoşlanmadı. Adam da bana bir baktı, sanki küçümsedi gibi. Salona girdi, oturduk, annem çay ile kek getirdi. Ben önce adamın İngilizce seviyesini anlamak istedim. Tanımak için biraz sohbet edeyim dedim. Adam, caz dinliyormuş, Miles Davis. Babam da dinlerdi. Adam, felsefe seviyormuş. Miles Davis ve felsefe duyunca ben adamdan hemen soğudum. Miles Davis müziğini babamdan biliyordum, sinir bozucu, felsefe ise ay yani aman aman. Adama bir tek ders verdim. Devam etmedik. Adam ben küçüğüm diye beni gözü tutmamış olmalı. Annem de yaşı büyük diye çizdi adamın üstünü.

Felsefe ile hiç iyi anılarım yok zaten. Lisede okuturlardı. Erich Fromm, Sartre filan. Felsefe hocamız, bir gün sormuştu. Sezen Aksu’nun bir şarkısı var ya, bir kedim bile yok. Bu ne demektir yazın diye sordu sınavda. Tek soru. Ya ne bileyim ben, neden kedisi yok ki. Şimdi bu sınavdan ya yüz alırsın ya sıfır. Nerden yaklaşacaksın? Başka bir sınavda da şöyle sordu. Sahilde yürüyorsunuz, bir taş buldunuz. Taşın altını kaldırdınız. Ne olur? Böcek olur, kurt olur değil mi? Bu taşın altı ise boş. Neden boş? Tek soru yine. Ezber istemiyorum ben diyordu hoca, ezber olursa altında kurt olur, ezber değilse altı boş olur. Neden boştur? Allah Allah, nerden bileyim ben?

Halbuki, ben o zamanlar evde en çok çamaşır makinesini severdim. Çalışmasını. Annem çamaşır atınca, bir tabure alır otururdum makinenin karşısına. Kapağından çalışmasını izlerdim. Çamaşırlar dönerdi ya. Neler düşünürdüm acaba? Bu da çok felsefe doluydu bence. Herhalde dalıp gidiyor, belki çocukluğumda ne kadar mutlu olduğumu düşünüyordum, şimdi ergendim, mutlu olamazdım, ergenler mutlu olamazlar, bir ergen mutluysa psikolojisi bozuktur onun. Ya da belki çamaşırlar dönerken ben uzaya çıkıyor ve bir jedi oluyordum. Çamaşırdaki jedi.