30 Nisan 2019 Salı

Çelişki



Annem babam kardeşimle elimize çay kahve alıp deniz kenarında yürürüz. Bu yürüyüşlerde ya geçmişten ya gelecekten konuşuruz. Annemler bir gittiğimizde geçmişten bahseder bir diğer gittiğimizde gelecekten konuşurlar.

Deniz kenarındaki yollarda, parklarda çiçekler olur, açmış olurlar, çok sevinirim, baharın habercisi gibidirler. Bulutlara bakarım, koşuyor gibidirler. Hem mutlu olurum hem de annemlerle geçmiş gelecek konuşmak duygulandırır. Gel abla çelişkiye gel.

Çelişki benim işim. Nobel alcam bu konuda kararlıyım, yılmak yok tam gaz devam. Çocuk büyüdü ve çocuk oldu işte. Telefonumun bile bataryası biter sık sık, onun da kafası gidik benim gibi. Belirsizlik üzerine uzmanlık yapıyorum. Havalar da benim kafa gibi.

Yolları da ezberlerim. Bir okul ismi hoşuma gider, geldiğim yolu o isimle bulmaya çalışırım yoksa gerisi gidiyor. Tüm yaz aylarını da uyuyarak geçirince zaten akılda bir şeyler de kalmaz. Yaz aylarından sadece kuşları hatırlarım.

Güneşle beslenirim ama uykuda. Normal gözüküp anormal olanlarda ben. İçimde inşaat bitmemiş, satışa sürülüyor daha, o projelerdenim işte. Gezegenlerde kabahat.

Yaşam zor. Deli olmaktan başka çare yok. Başkasına da zararım olmaz. Kendimi delirtirim işte. Kafamın içinde puzzle parçaları toplamak gibi.

26 Nisan 2019 Cuma

Edebiyat Nöbeti ve Uykusuz




Edebiyat Nöbeti

Bafra/Samsun çıkışlı iki aylık edebiyat dergisi. İsmine yakışır şekilde edebiyatın nöbetini tutuyor. Gerçek edebiyat dergilerinden.

İçinde bol bol şiir ve öykü ve edebiyat incelemeleri var. Ayrıca, Samsun Fuarı ve Osmaniye Caddesi de anlatılmış. Derginin ana dosyası ise Nazlı Eray. Edebiyatımızın Ankara’lı ustası bizde fantastik edebiyatın en iyi temsilcisi.

Kendisiyle yapılan sohbet, kitaplarının içeriği ve açıklamaları, onun Ankara’sı, büyülü gerçekçiliği, romanları, roman dünyası, bol yazı ile detaylı bir şekilde anlatılmış.

Dergiden minik bir alıntı: kapıları tokmaklı konaklarda/çekmeceleri boşalmış/bir konsoldur yalnızlık.






Uykusuz

Yılların yerli mizah dergisi. Karikatürler, çizgi romanlar, mizah yazıları. Özel sayıları, ciltleri ile yıllardır aramızda. Yiğit Özgür, Ersin Karabulut, Fırat, Sinem, Kötü Kedi Şerafettin, Otisabi, Çarpışma, Cengiz Üstün, hepsi mizahımızın klasiklerinden oldular. Posterler, takvimler, yan ürünler. Hepsi, eski Gırgır dergisi ile ortaya çıkan mizah ve mizahçıların devamı. Fırt, Leman, Penguen. Tabii bu tür mizah dergilerini sevenler için. Cem Yılmaz da bu gruptan öne çıkanlardan. Genelde muhalif mizah da diyebiliriz.

24 Nisan 2019 Çarşamba

Çocuk Kalbi



Ay bazen telefonun beyni donuyo, bana benziyo yani. Benim ki de donar uçar bazensi. Dizi izlerken de siteler donar ya ondan gibi. Cadaloz melek beyni işte.

Donar ya beynin, bildiklerini de unutur ya. Sınavdan önceki panik gibi. Panikatör olur ya insan. Panik başarının önündeki engeldir. Sınavdan korkanlar yaşamaktan da korkarlar. Ama insan kendini olduğu gibi sevmeli de mi. Mutluluk olduğun gibi sevilmek ya. Kendini de.

Donan beyinler çok düşünmekten donarlar. Çok düşünmüyceksin ki mutlu olasın. Eh dünya da bana benzer ya yani kafası karışık eh kafası karışık dünyada yaşamak insana huzur veriyor. Ay derler ya içindeki çocuğu canlı tut ama şoför koltuğunu kaptırma ona. Devreler karışmasın.

Bazen de işliyor tabii beyin. Bir şarkı duyarım, anneme derim ki, anneannemin şarkılarından di mii bildim ama di mi yaşasın. Herkesin gülümsemesine vesile olurum. Ay bir kere markette çok yorgun bir çocuk görmüştüm. Bebek arabasında kasada bekliyor anneyle. Uzaktan bir hareketler yapıyom.

Herkes de ölü gibi iş çıkışı. Çocuk fark etti beni gülüyo. Sıramı saldım, ürünü de bıraktım. Çocuğa gittim, bir gülmeye başlamışız. Herkes de bize dönmüş bakmış. Çok sonra fark edip utanmıştım ama o akşam markette herkesin gülmesine neden olmuştuk ya.

Bak bir şey geldi aklıma küçük rehber gibi bi defterim var mavi kapaklı çok tatliş orda hep sözler var. Orda şöyle yazmıştım. Benim sevdiklerim çocuk kalbi taşıyanlardır.

23 Nisan 2019 Salı

Piknik



Pikniğe gitmiştik annemlerle. Güzeldi ama yorucuydu. Sahil kenarında bir piknik alanı. Bütün mangalı bana pişirttirdiler hainler. Onlar gezdi biraz etrafta. Ateşle oynamak çok eğlenceliydi. Hiçbirisi yakamadı ben yaktım çok eğlendim.

Patlıcan soğan közde güzel oluyor. Başka şeyler de yaptık da ben pişirmekten foto çekemedim. Mantar yaptım. Hiçbirisi bilmiyormuş öyle kaşarla tuzla yapmayı. Mavi minik çiçekler vardı onlar çok şirin oluyor minicik.

Papatya gibiydiler, papatya mı bilmiyorum ama çok güzellerdi. Onların fotolarını çekmek istedim ama arılar saldırdı. Kovan varmış. Salıncak kurduk. Bizim oturduğumuz yerden biraz uzaktaydı ama. Bir ara boş kaldı salıncak sonra iki tane yabancı salıncağa gitmiş.

Annem aklından geçeni pat diye söyler hep. O bizim diye bir bağırdı, çocuklar da korktu biz de. Ne olduğunu anlayınca beni gülme tuttu. Annem de utandı biraz. Diğerleri de sorun değil binebilirsiniz dedi ama çocuklar yok kalsın istemez diye tavır yapıp kaçtılar. Çok komikti. Annem hep yapar böyle değişik şeyler. Sonra teyzeler ele geçirdi salıncağı o daha komikti. Teyzeler sallandı, tatlılardı, onları izledik.

Eskiden anneannemin evinin balkonunda salıncağım vardı. Çok güvenli kurmamışlardı, ipleri çıkıyordu sürekli. Biraz da yüksek yapmışlardı. Anneannem hep korkuyordu düşecem diye. O balkonda hep dondurma yerdim. Porçiko diye bir dondurma vardı. Keçi sütünden yapılan. Onu, limonluyu ve bal bademliyi bir arada yerdim.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Mario Çepel



Bu nasıl Nisan? Kış Nisan’ı. Kar, yağmur, fırtına, herkes grip bahar garip. Güzel uydu kelime oyunu. Bahar bahar gibi olmalı yani. Anneler de anne gibi olmalı. Nisan da Nisan gibi. Herkes kendi gibi olmalı. Kendi gibi de herkes olmalı.

Eski Nisan’lar böyle miydi yaa. O zaman çocuktuk. Şimdi, Migros’ta oyuncakları oynayıp çıkıyorum. Ayıcıklar filan. Eskiden daha doğaldı her şey. Her yerde ayı vardı. Şimdi ayılar bile parayla. Eskiden Tangrem oynardık. Üçgenler. Ya çocukken saatleri çok zor öğrenmiştim. Sayıları. Saat kaç. Saat dört derdim hep. Saat kaç saat dört. İlk öğrendiğim sayıydı.

Mahjong oynardık. Çift şeyleri buluyorsun. Oyunda taşlar var. Memory vardı. Hafıza oyunu. Çiftini bulmaca. Sınıfta da kart kutusu vardı. Öğretmen yaptıydı. Önde Türkçe arkada İngilizce yazıyor. Kutuda öğrendiğimiz kelimeleri biriktiriyorduk. Oyun saatimiz vardı. Oyun saati ders sonunda yirmi dakika oluyordu. Kutudan herkes sırayla kart çekiyordu. Türkçe tarafı geldiyse İngilizcesini söylememiz gerekiyordu.

Her şeyin bir saati vardı. Uyku saati, oyun saati, yemek saati, çay saati. Hep derdim, büyüyünce saatçi olucam. En karlı meslek. Sürekli saat satıyorsun. Yemek duvar saati, uyku kol saati.

Hep rüyamda pudingli ağaçlar görürdüm. Pudingli kiraz ağacı. Ağaçlardan puding dökülürdü. Hep uyumak isterdim. Rüyamda puding göreceğim diye. Annem de, görme öyle rüyalar, dökülen pudingler pis oluyor, ortalığı kirletiyor, puding bulaşığı çıkıyor. Mutfak çepel oluyor, üstün başın çepel oluyor derdi. Çepel, yemek bulaşığı demek. Kirli, çamurlu filan bir şeyler bulaşınca.

Öyle olunca, rüyamda pudingli ağaç görmekten vazgeçtiydim. Rüyalarımda artık pudingleri kuzenime yediriyordum. Mario’ya. Var ya bilgisayar oyunu, o Mario. Kuzenim olur. Çok çepel biri.

17 Nisan 2019 Çarşamba

Tekerleme



Minikken hep çok bilimsel sohbetler yapardım annem babamla.

Güneşe gittiğimi söylerdim. Güneş sıcak derdim. Güneş kıyafetim var benim. Güneşte uzaylıları döverdim oklava ile. Güneşte uzaylıları yenince dünyaya da geri dönmedim. Başka bir sürü gezegene giderdim.

Plutona gittim. Maviydi. Mavi en sevdiğim renk çünkü. Yastık gezegeni var örneğin. Yastıklardan oluşmuş. Sonra bir de çilek gezegeni. Bal gezegeni. Televizyon ve bilgisayar gezegenleri. Bulut gezegeni de vardı. Siyah bulutlar şimşekliydi. Uçmak çok zor oldu.

Sonra daha bilimsel konulara geçerdim. El el epelek diye oyun var ya. Normalde ace boncuk göce boncuk şunu şuradan öp de kaldır diyoruz öyle söyleniyor. Göce boncuk göce boncuk diyordum ben. O piti piti karalema sepeti.

İllengeç sözcüğünü çok severdim. Yengeç demek bu. Annem bana illengeç derdi, yan yan yürüyüp dans ediyorum diye.

Göce boncuk gök rengi yani. Mavi. El el epelek elim kolum topalak. Tombul işte. Topalağın yarısı bitbitenin karısı. Tuhaf. Anlam vermek zor. El el epelek, elim kolum topalak, topalağın yarısı, bitbitenin karası, Halep yolu Şam gezer, içinde maymun gezer, maymun beni korkuttu, sağ kulağımı sarkıttı, ace boncuk göce boncuk şunu şurdan öp de kaldır. Parmakla sayılarak söylenir ama ben el sayıyordum.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Kuşlu Tuval



Resim atölyesindeyim. Bir grupla yağlı boya resimler yapıyoruz. Boyaları inceltmeye çalışıyorum. Bir türlü istediğim gibi olmuyor renkleri.

Fırçaların da uçları dağınık dağınık. Düzgün değiller. Boyayı o ucu dağınık fırçayla karıştırıp durdum. Ama tuvale hiçbir şey çizemedim, boyayamadım. Onun yerine tuvalde iplikler dikilmişti. Kanaviçe gibi yapraklar filan oldu.

Bir arkadaşım yanımda tuvale kuş dikiyordu. Bana dedi ki boyalarla kuş dikemezsin tuvale. Ben de taktım, sürekli olarak fırçayla boyaları karıştırdım. Hayır ben tuvale kuş dikmek istemiyordum. Resim yapmak istiyordum.

Bir yandan da atölyedeki resim hocası beni izliyor sanıyorum, boya mı yapacağım yoksa ben de tuvale kuş mu dikeceğim diye beni kontrol ettiğini düşünüyorum, galiba sinirleniyor, buraya resim yapmaya geliyorsunuz, tuvale kuş dikilmez, kanaviçe yapılmaz, siz yanlış kursa gelmişsiniz diyor.

Herkes kuş dikti, kimse hocayı dinlemiyor. Bense habire boyaları karıştırıyorum. Bir türlü resim yapmaya başlayamadım.

9 Nisan 2019 Salı

Bahar Yorgunluğu



Teneffüslerde uyuyorum ve hayal kuruyorum. Bahar çarptı belki ama bahar bir gelseydi de çarpmasına kurban olsaydık. Soğuk olmasa bankta hayal kurardım bahçede. Ama sınıf bile hala soğuk.

Hayal kurdum. Zombiler gelmiş korsan zombiler ama denize küsmüşler. Teoman’ın sürekli olarak müziğe küsmesi gibi. Ben de gazeteci kızım. Her yerde zombileri arıyorum. Kovalayacağım onları. Sonunda gemilerinde buldum onları. Denizi özlüyorum yani. Rüya perilerine söyleyim de beni denize götürsünler. Zombilerin peşindeki gazeteci deniz kızı olayım.

Bahar gevşekliği geldi herhalde. Bari depresyona girsem azıcık, değişiklik olur. Öylece oturuyorum, bir şey yapmadan. Oturduğum yerden mutlu oluyom. Oturduğum yerde, bugün bahçede otururken, banka bir güvercin geldi. Fotosunu çekecekken kaçtı. Pisi pisi diye çağırdım ama işe yaramadı. Bir muhabbet kuşumuz vardı, öyle çağırınca gelirdi. Kendisini kedi sanıyordu. Öğretmiştim de Beşiktaşlı çarşı karşı diye bağırırdı.

Kitap da okunmuyor üşengeçlikten. Elimde bir kitap vardı. Kitap da biraz sıkıcı. Bir sınıf arkadaşım benim yanıma gelerek bu kitabı okuyordu, bağırarak, ben de devam edemedim kitaba, psikolojimi bozdu kız.

Ne güzel bahar iyice gelse de uçurtma uçursam. Bir uçurtma yapmıştım ama uçmamıştı. Hayal kırıklığı. Sonra balkonun köşesine süs yaptık onu. Uçmuyor madem orada dursun dedik. Rüya perilerine söyleyim de uçursunlar onu. Ya da beni uçursunlar. Vampir yapsınlar beni. Vampirler de uçar. Ya da ben de balkon uçurtması olayım. Zaten hareket edesim de yok.

Bahar iyice gelmeden yorgunluğu geldi.

3 Nisan 2019 Çarşamba

Feride



En sevdiğim çocuk kitabı Heidi idi. Filmi de çok güzeldi. Heidi, çocukken kütüphaneden alıp da geri götürmediğim tek kitaptı. Sonra uyarı gelmişti posta yoluyla. Çok sevdiğim için elim gitmiyordu götürmeye.

Sonra da bir arkadaşıma başka bir kitap vermiştim. Uzun süre geri vermedi. Çok sevdim, vermesem olur mu demişti de zor geri almıştım.

Sahaflarda bazen ikinci el kitabı gerçek fiyatıyla satmak istiyorlar. En kötüsü de kitapçılarda kitap sevmeyen insanların çalışması. Bu üzücü oluyor.

Kitapları sevince, kitapçılarda kitaplara çok bakınca, insan, kitapçılarda çalışanlardan daha çok biliyor kitapları, kitapların yerlerini. Bir keresinde bir kitap aramıştım. Bulamadılar. Görevli de şöyle demişti. Zamanında iki üç liraya düşen kitap şimdi kıymete bindi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Verdikleri, sattıkları kitap hakkında hiçbir fikirleri olmuyor işte çoğu çalışanın. Uçurtmayı Vurmasınlar adlı filmi çok sevmiştim. Kitabını da almak istedim. Yoktu önce kitapçıda. Sipariş vereyim dedim. Yazarın ismini söylüyorum.

Kendi ismimi söylediğimi sandılar. Feride Çiçekoğlu diye bir üyemiz yok dediler.

2 Nisan 2019 Salı

Mafya Pastası



Mimarım. Çin mafyası birinin doğum günü için benden mimari şekilli bir pasta yapmamı istiyor. İstedikleri bina da King Kong’un tırmandığı bina. King Kong, New York’a gittiğinde bir gökdeleni kendi vatanındaki uzun taşlara benzetmişti.

Yapıyorum ben de. Yaklaşık 1.60 metre yüksekliğinde pastayı siyah çikolatalı bir bina şeklinde yapıyorum. Pencereleri de güzel gözüküyor. Kong’u da binaya tırmanır şekilde yapıyorum. Onun tırmanırken tahrip ettiği duvarları krem şanti ile belirtiyorum, parçalanan cam görüntüsü olsun diye şeker kullanıyorum.

Bitirdiğimde mafyalar pastayı görmeye geliyor ama beğenmiyorlar. Kong’u çirkin yapmışsın diyorlar. Pastanın siyah renk ağırlıklı olmasını da sevmiyorlar. Ben de, ama siz mafya insanısınız, siyah seversiniz, diyorum. Kabul etmiyorlar. Beyaz çikolatadan tekrar yap diyorlar. İtiraz ediyorum.

Çok zor aynısını tekrar yapmam, diyorum. Sinirleniyorlar. Silahlarını çektiklerini görünce, kaçmaya başlıyorum oradan. Pencereden dışarı çıkıyorum. Binanın duvarlarından aşağı inmeye çalışıyorum. 

Bir yandan da düşünüyorum. Kendimi yapsam bir dahakine, Kong yerine. Ama daha güzel yapayım tabii. Pastayı beyaz çikolatalı yapayım. Kendimi de frambuazlı.

1 Nisan 2019 Pazartesi

Defterlerden 7



Sevgili defterciğim, Nalan, sevgili günlüğüm.

Sınıf arkadaşım gym’e gidiyor. Ordan mesaj çekmiş. İngilizce. There’s this cute guy at the gym, but he’s totally out of my leauge, so I’m just admiring from a distance. Bu hoş çocuk, ligimin dışında, uzaktan seyrediyorum onu. Çok yakışıklı demek istiyor. I look like a sunburnt Dora doll, demiş sonra da. Saçlarını kestirmişti, yüzüm sanki güneşte yanmışım gibi duruyor, var ya Dora bebekleri, hiç bakmaz bu çocuk bana, demek istiyor. I hope I see him more often, diye de eklemiş. Görür inşallah onu çok çok, gym’de.

İzmir bombası diye bir şey yedim. Poğaça gibi bir şey avuç içi kadar ama içinde nutella var. Bir kere kopya çekmeye çalıştım, unuttuğum isimleri yazdım, tarihte, kopyaya, ama bakmaya korktuğumdan ezberlemişim. Bir ara keman çalmak istedim, Caddelerde Rüzgar’da kaldım. Okuldan eve dönerken yolda bahçelik bir yerde böğürtlenler vardı, onları yemeye dalmıştım ve geç kalmıştım eve. Kayboldum sanıp aramaya başlamışlardı.

Annem babam telde çeşitli oyunlar oynuyorlar, ben de bugünlerde buble shooter top oyununa takıldım. Defterciğim sana tekerleme öğreteyim. Sınıf arkadaşlarım var, Van’lı, Erzurum’lu, Diyarbakır’lı, onlardan öğreniyorum ben de, dırın dırın Andırın iki bakkal bir fırın, küçük bir yer olduğu için söylerlermiş hep eskiden.

Geçenlerde dolaşırken arkadaşlarla, Kuzgun dizisinin çekimine rastladık, Sarıyer’de, Barış Arduç’u gördük, göz göze geldik, çok zayıf, daha küçük ya, çocuk gibi, daha önceki dizide kan kusturmuştu, Kiralık Aşk, Defne ve Ömer, o dizi yüzünden görünce hiç sempatik gelmedi bana.

Geçen akşam evde misafir varken, annemler konuşuyordu, yazın Kemer’e gidelim diye, oturuyoruz hep birlikte, Buğlem var minik, anlamadı ne olduğunu, şaşkın şaşkın kemerlerimize bakıyor. Ay sınav takvimini duvara yapıştırmak için bantlayacaktım, bantı yanlış koparttım, elime yapıştı, ondan kurtulmaya çalışırken bardağa yapıştı ve bardak uçtu. Uçmak deyince aklıma geldi, küçükken uçurtma yapmaya çalışmıştım, uçmadı ama, neyi yanlış yaptığımı bilmiyorum, dayım da yardım ediyordu, bence o yapamadı, küçüktü o da o zamanlar tabii.

Görüşürüz defterciğim.