30 Kasım 2018 Cuma

Love/Safe/Alienist




Love

Şimdilik üçüncü sezonunu bitiren Amerikan aşk dizisi. Romantizm değil de sevgiyi işleyen bir dizi. Sevginin doğal, sıradan hallerini. Gündelik yaşamda sevgi. Ancak, tabii bizim değil Amerikan tarzı yaşamın. Bir kız bir erkek. Kız biraz sevgi bağımlısı, hoş biri. Oğlan ise tam eziklerden. Bu ikisi tanışırlar ve bir ilişkiyi yürütmeye çalışırlar. Arkadaş çevrelerinde de insanlar ilişki, sevgi, sorunlar yaşamaktadır. Bu ikilinin ilişkisi zaman zaman dram zaman zaman komedi şeklinde devam eder.

Dizinin yazarlarından biri, Brooklyn 99’ın yazarı, diğeri de aynı zamanda Love’ın başrol oyuncusu ve Arrested Development’ın yazarı. Komik, duygulu dizi. Acaba huzurlu bir ilişki kurabilecekler mi diyerek üç sezon bitiyor, keyifle. Herkese göre olmayabilir.




Safe

Heyecanlı bir cinayet, kayıp, gizem, sır dizisi. Popüler gerilim yazarı Harlan Coben’den uyarlama. Bir anlamda Dexter ile Şerlok bir araya gelmiş gibi. Yani oyuncular açısından. Dizinin başrolünde Dexter var. Six Feet Under’da da vardı. Kadın ise Mary Watson. Eh dizi de zaten suç dizisi, normal yani.

Genç bir kız kaybolur, genç bir oğlan öldürülür. Kızın babası olayın peşine düşer, polis de. Olayın arkasında birçok aileyi ilgilendiren bir sır vardır. Türü sevenler için iyi. Bir sezonluk İngiliz dizisi.




The Alienist

İlk sezon iyi bitti. İkinci sezon yakında. İngiliz dönem ve gizemli suç dizisi. 1800’ler İngiltere, akıl hastalarına, ruh hastalarına, içlerine ruh kaçmış, bir yabancı kaçmış gibi davranılıyor. O nedenle de ruh avcıları var, yani suçluların içindeki ruhu çözüp suçluyu ve suçun nedenini bulmaya çalışıyorlar. Ruh avcımız da Daniel Bruhl. Elveda Lenin ve Eğitmenler’den. İlk kadın polis rolünde Dakota Fanning, dava ressamı da Luke Evans. Kadro sıkı.

New York’da küçük erkek çocuklar öldürülmektedir. Hepsi de kız gibi giyinmişlerdir. Ruh avcısı ve polis peşine düşer. Görünürde suçlu adayı çoktur. Olayı örtbas etmek isteyen de çoktur, psikolojiye inanmayan da. Ruh avcısı, polis kadın ve ressam katilin peşindedir, işleri de çok zordur. Esrarengiz, karanlık sokaklar, cinayetler, gizem sevenlere.

27 Kasım 2018 Salı

Defterlerden 3



Tatile gitmiştik. Küçük bir şehirdi. Büyük şehirden sonra çok farklıydı. Büyük şehirde apartmanlar olur, kocaman kocaman evler. Karadeniz köyü gibi. Karadeniz köyü de görmedim ama belgesellerde görmüştüm. Küçük şehirde minnak evler vardı. Her yer yokuşlu, tepelikli. Büyük şehirler İstanbul’un yavrusu gibi oluyor. Bu küçük şehirler ise başka bir tür sanki. Hep sis vardı şehirde. Manzara görünmüyordu. Ama adı Manzara olan bir kafe vardı. Yeşillik ve çim de çoktu. Ah dedim bir şiir yazayım. Sisler ve çimler. Dedemin kitaplığında görmüştüm. Bir şiir kitabı. Sisler Bulvarı.

Eski bir halk varmış. Luvi isminde. İsimleri ışık anlamına geliyormuş. Luvi, ışık insanı demekmiş. Küçük şehirde dağın tepesine çıkmıştık, sisten yol bile gözükmüyordu. Hogwarts gibiydi ortalık. Her şeyi Hogwarts’a benzetirim. Herkesi Harry Potter kahramanlarına benzetirim. Rüyalarımda hep herkes onlara benzer.  Dağdan bakınca orman da gözükmüyordu. Dağdan arkadaşlarıma foto gönderirken gitmiyordu. Hava sisliydi, internet de.

Apartman komşusu bir öğrenci abla vardı. O küçük şehir o ablanın şehriydi. Hep anlatırdı, mavi durakta otobüsten indim, mavi durağa gidiyorum, deyip dururdu. Ben de normal otobüs durağı sanırdım. Ama değilmiş. Kafeymiş orası. Yok yok caddenin adıymış. Sisler içindeki bu küçük şehirde kendimi ülke değiştirmiş gibi hissediyordum. Yine de büyüyünce Galata’da oturmak isterim. Ya da Amsterdam’da nehir kenarında evler varmış, rengarenk. Sloterkade taraflarıymış.

Yüksek binalara aşağıdan bile bakamıyorum. Aksiyonlu bir film izleyim diye düşündüm. Fırtınalı olmasın. Gökdelen filmini izledim. Güzeldi film ama yükseklik korkunçtu. Öyle bina yapmasınlar o neydi öyle. Uzaya çıkacaklar, az kalmış yani. Minikken izlediğim Uzay Yolu, Indiana Jones filmleri geldi aklıma. Indiana olmak isterdim. İnşallah canım yaaa. Klasik whatsapplarda bugün.

Diğer bir komşu abla, intern, genel cerrahi stajında şimdi, akşam nöbette, gündüz hastanede oluyor. Nöbete uyanmak için telin alarmını kuruyor. Tel açık olunca da müzik dinleyesi geliyor, uyuyamıyormuş, teli kapatırsa da uyanamıyor. Nöbette ise uyanık kalmak için kahve içermiş. Yakında neskafenin patentini alıcam diyor. Doktor arkadaşı filtre kahve önermiş ama kim uğraşacak onunla sabahları diyor. Bu abla, Tokat’lı. Onun köyünde düğünden önce damadı köyün çeşmesinde suya batırırlarmış. Tohad. İnsan gezince, hiç görmediği yerleri görünce, eve döndüğünde, daha güzel yazıyor günlüğüne, şiirler için de iyi oluyor. Biraz daha büyüyünce, önce üniversite tanıtım fuarlarına gideceğim tabii. Başakşehir meselası.

Bizim apartmanda herkes face’den insta’ya taşındı. İnsan günlüğüne sevdiği fotoğraf karelerini de koyabilse. Şimdi fotoları deftere yapıştırsam, çok yer kaplar, nereye yazacağım. Aslında o kadar çok fotoğrafımız var ki-nedense fotoğrafa resim diyorlar- fotolara baka baka bile insan günlük yazabilir. Bir de, sevdiğim kitaplardan alıntılar defterim var. Deftercibaşı. Defterdar. Eskiden yazı yazanlara divittar diyorlarmış. Defter tutanlara da defterdar. Defter tutanların çok olsun kızım. Defterim dar geldi anne.

25 Kasım 2018 Pazar

Vahşi Kırlar




Wild Wild Country

Kitapları bizde çok okunan, yayınlanan, tekrar basılan Hintli filozof Osho’nun yaşamından bir dönem. Huzur veren kitapları sevilir. Aslında çoğu da onun konuşmalarından derlenmiştir.

Maharishi Mahesh Yogi, Krişnamurti, D.T. Suzuki gibi doğu felsefesi liderlerinden, düşünürlerinden Osho’nun ilginç yaşantısını izliyoruz. Şaşırtıcı dizi, ilginç. Bilinmeyen yönlerini öğreniyoruz onun.

İnsan Osho’ya kızsın mı, gülsün mü, üzülsün mü, karar veremiyor. Kendisi gerçekten de derin bir insan, aydınlanmış. Kendine ait meditasyon yöntemi var, Maharishi’nin olduğu gibi. Bir öğretmen, guru. Genç yaşta öğretmeye başlıyor ve kısa zamanda onu sevenler, dinleyenler çoğalıyor. Binlerce insan onu dinlemek istiyor. Batı ülkelerinden herkes akıyor Hindistan’a.

Grup büyüdüğü için Osho’nun çevresi Hindistan’dan A.B.D.’ye geçmeyi düşünüyor, yardımcıları Oregon eyaletinde büyük bir arazi satın alıyor. Osho ve onu sevenler, izleyenler bu araziye yerleşiyor. Hemen yakında ise küçük bir yerleşim birimi var. Oradaki insanlar bu yeni gelenleri sevmiyor. Hepsi turuncu giydikleri için onlara kırmızı diyor halk.

1980’lerde bu olanlar. Bu insanlar ile halk geçinemiyor. Bu arada Osho’nun sevenleri gittikçe büyüyor, kocaman şehir oluyorlar. Çok da zengin oluyorlar. Osho onlarca Rolls Royce alıyor, elmas yüzükler takıyor. Aslında, kendisi kimseden para istiyor da değil. Sevenleri bağış yapıyor. Ancak zamanla zenginlik ve güç arttıkça onun çevresindekiler hırsa, kıskançlığa kapılıyor, olay çığırından çıkıyor.

Osho da belki kendisi istese de istemese de bir fenomen oluyor. Ruhani liderden çok bir futbol yıldızı, rock yıldızı haline geliyor. Çevresi yüzünden. İşler kötüleşiyor zamanla.

İlginç bir belgesel. İlgiyle ve hayretle izleniyor.

24 Kasım 2018 Cumartesi

Nam-ı Diğer Grace




Alias Grace

Margaret Atwood’un aynı adlı romanından uyarlanan edebiyat dizisi. Atwood’un, yakınlarda, Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) adlı romanının ödüllü uyarlamasını da izlemiştik.

Yazar, dizinin yapımına da katılmış. Edebi eser, yazar da çekimde olduğu için çok iyi bir dizi olmuş. Gizemli, heyecanlı, aynı zamanda da sakin ilerleyen bir insan psikolojisi incelemesi. Cinayetler işleyen bir kadının akıl, ruh sağlığının araştırılması. Genç kadın, suçlu mu değil mi? Hasta mı, sağlıklı mı?

Dava, 1850’lerde, İngiltere’de geçiyor. Gerçek bir hukuk davası. Atwood, olayı kaynaklardan, gazetelerden inceleyip romanı yazmış. Bir psikiyatrist, hastayı inceleyip, onun hukuken suçlu olup olamayacağına karar vermeye çalışıyor. Olayın bitişi ise hiç beklenmedik bir şok. Dizi, yaklaşık 180 yıl öncesi İngiltere’yi anlattığı için kadın haklarının henüz iyi olmadığı zamanlar.

Edebiyat dizisi, dönem dizisi, psikoloji dizisi. Yönetmen çok usta. Amerikan Sapığı, The Following, Andy Warhol’u Vurdum, Six Feet Under gibi sağlam referansları var. Bu Kanada dizisinde ünlü Kanadalı yönetmen David Cronenberg de oynuyor. Ayrıca Anne Paquin de.

Başrol de hasta kadını iyi oynamış. Konu, dönem, gizem, insan ruhu, cinayet, aşk. Mükemmel edebiyat. Dizi, ayrıksı ozan Emily Dickinson'ın dizeleri ile başlayıp bitiyor. Kaçırılmaz dizilerden.

23 Kasım 2018 Cuma

Zebani



Andrew Davidson

Martı Yayınları

Zebani, ilginç ve önemli bir roman. Gizemle örülmüş bir aşk hikayesi. Zebani ismi doğru olmamış ancak. Zebani deyince insanın aklına kötü şeyler, şeytansılıklar geliyor. Romanın orijinal adı gargoyle ve bu çok eski zamanlarda binaların önüne koyulan küçük heykeller anlamına geliyor. Kitabın adı heykel olmalıydı. Kitapta da bu heykellerden söz ediliyor. Yani Zebani adı yanıltıcı.

Romanın kurgusu çok ilginç. Öncelikle romanda iki kişi konuşuyor. İsmi belli olmayan baş kahraman ve arkadaşı Marianne Engel. Kahramanımız bir araba kazası sonunda yanıyor ve hastaneye yatırılıyor. Tanınmayacak halde, organları da yok, yüzü de. Hastanede onu bir kız ziyarete geliyor. Marianne Engel. Kız hoş ama ruhsal sorunlu. Yanık adam kızın bir şizofren olduğunu düşünüyor.

Marianne, yanık adama bir çok hikaye anlatıyor. Hikayelerin hepsi de yüzyıllar öncesinden başlıyor. 1350 yıllarından başlayan hikayeler, olaylar. Ve, adama da daha önceden tanıştıklarını söylüyor. Yüzyıllar öncesinde. Adam, kızı deli olarak görse de hikayeler ona iyi geliyor. Marianne hasta adamı düzenli ziyaret ediyor. Hikayeler devam ediyor. Yüzyıllarca önce birbirlerini sevmişler ve başlarına gizemli olaylar gelmiş. Marianne Orta Çağ’da bir rahibe, Engeltahl manastırında. Bir yazıcı ve heykeltıraş aynı zamanda.

Kızın anlattığı hikayelerde Dante’nin Cehennemi ve eski mistiklerden Meister Eckhart da var. Yazar Hermann Hesse’in çok sevdiği bir filozof Eckhart. Hikayelerin tümü gerçek gibi görünse de hepsi yazarın kurgusu ancak tarihi gerçeklere de dayanıyor.

Kitabın İngilizce baskısında her bölümün ilk harfleri bir araya getirilince Dante’nin bir sözü ve her bölümün son harfi bir araya getirilince Eckhart’ın bir sözü ortaya çıkıyor. Romandaki bütün hikayeler geçmişteki mitolojik, edebi, dini, felsefik gerçeklere dayanıyor.

Romanın konusu, kurgusu, dili, kahramanların romantizmi, hasta adamın mizahı, inanılmaz gizemli hikayeler, romanın girişi ve çıkışı tümüyle kusursuz. Hastane kısımları biraz daha sürükleyici. Şaşırtıcı bir heyecan da var. Romanda ayrıca bir çok gönderme var edebiyata, tarihe.

Müthiş bir hayalgücü ve müthiş ince işlenmiş bir roman çalışması. Hayran olunacak romanlardan.

Not:4/4

21 Kasım 2018 Çarşamba

Defterlerden 2



Örneğin mahallede, gittiğim yerlerde, metroda, otobüste gördüğüm insanlara hayat uyduruyorum. Mahallede her zaman gördüğüm insanlar mesela. Şu kadın hep yeşillik alıyor, diyet yapıyor ama sonra çikolata alıyor. Gidip sarıldım o teyzeye bir gün. Hep görüyorum ya akraba gibi oldu. Şimdilerde hava soğuyor ya sanki daha yorgun ve gergin, semtin insanları.

Kardeşimin doğumu var. İlk kucağıma verdikleri zaman. Annem, çok sevdiğim bir kolyeyi almıştı. Böyle deftere yazarken bir komşu teyze anneme demişti. Senin kız kafada kuruyor bir şeyler. Minikken İspanyol dizileri izlerdim. Onları yazardım. İçine fotoğraf konulan kolyeler çok olurdu o dizilerde. Anne bana da alalım diye tutturmuştum. Yedinci yaş günümde almışlardı onu. Yıllarca annemle babamın en genç hallerini o kolyede taşıdım. O kolye hala duruyor, madalyon diyorlar galiba. Sonra biraz bozuldu o kolye takamadım, götürsem düzeltirler ama takıcıda.

Emekliler tavla oynarlardı. Kapalı bir teyze vardı, kocası çok kıskançtı, anneme anlatmıştı, denizdeyken kocası havluyu denizin ortasına kadar götürürmüş.İlahi diye yazmışım, gülmüşüm. Kahvede oynayanlara bakarken dedemi hayal ederdim aralarında. Severdim seyretmeyi onları. Minik kızlara bakar ay kuzenlerime benziyorlar derdim. Kulaklarında yuvarlak küçük küpeler. Bir minik kıza babası pamuk şeker almak istedi. Pembe ve mavi vardı. Baba pembeyi aldı. Ben de hayır demiştim içimden. Bak kız almıycak onu. İçimden sözlerimi tamamlamadan daha kız paytak paytak koştu ve mavi olanı aldı. Kazanmıştım. Yani kızın her şeyi maviydi, anlamamak olanaksızdı.

Belirsizlikler olmuş hep hayatımda. Doğumum bile sürprizmiş. Son dakka şansı hep. Yazmak tedirginlik de yapardı. Ya unuttuysam bazı şeyleri yazmayı. Özgüven eksikliği oluyor ha. Bizim ülkenin hastalığı gibi bu. Bir günlüğüm daha var. Günlük gibi de değil kendime mektup gibi, o deftere ayda bir yazarım, birer sayfa, o ay içinde ne olup bittiğini değil de o ayın en baskın gelen duygusunu ele alıp yazıyorum, konuşurmuş gibi. Maksat defter olsun. Deftere başlama bahanesi olsun.

Kalem koleksiyonum da var, öğretmenlerimin verdiği. Akrabaların, arkadaşların, dedemin, babamın. Defterleri, kalemleri hep saklarım. Nelerin, kimlerin beni bu günlere getirdiğini unutmamak için. Hepsi bir kutuda durur. Yani onlar benim iskeletimi oluşturuyor.

20 Kasım 2018 Salı

Papara 5



Minikken anneannemin yaptığı yayla çorbasına layla çorbası, ay şeklindeki kurabiyeye de dede kurabiyesi derdim. Geviş getiren ineklere de toprak yiyorlar derdim. Bir akşam acılı tarhana çorbası içtikten sonra bir tabağa su doldurup dilimi suyun içinde tuttum. Mercimek çorbası ise benim için anneanne çorbası idi. Sürekli çikolata yediğim için dişlerimde hep çikolata vardı. Güldüğümde ortaya çıkardı. Annem de, ayın ondördü gibi yüzün var kendini neden çirkinleştiriyorsun, derdi. Anneannem de gece aynaya bakma, şeytan gelir diyordu. Pirinçleri bırakma tabakta, gece uykunda seni dürterler.

Lisede andaç yapmıştık. Hatıra kitabı. Bir arkadaşımız, kendinle ilgili sayfaya, sayfayı boş bırakın, sadece, o bir efsaneydi, diye yazın demişti. Biz de, o bir kestaneydi, diye yazmıştık. Elektrik süpürgesiyle evin tozunu alırken hep müzik yapardım şarkı söylerdim dans ederdim makinenin borusuyla. Saçlarıma hep kar taneleri gibi süsler yapardım. Anne derdim, güneş yağmuru olunca eriyecek bunlar. Ben bir vampirim, samurayım da, yani bir sampir.

Bir gün düdüklü tencere ile tavuk pişirmeye kalktım. Bilemedim. Basınçtan dolayı patladı ve tavuk gerçekten de tavana fırladı. Lise mezuniyetinde, arkadaşlarım, somon renkli tuvalet giy, geceden önce de spa’ya gidelim dediler. Somon ne ya, balık mıyım ben, tuvalet ne ya klozet miyim ben, spa ne ya, eşek miyim ben demiştim. Sonra yeşil tafta elbise giydim. Elbiseyi komşu teyze dikmişti. Teyzeye her gittiğimde ölçülerim değişiyordu, bedenimin üstü dümdüzdü ve her provaya gittiğimde bir şeyler tıkıştırıyordum. Teyze de artık karar ver demişti.

Üniversitede önce askeri yurtta kalmıştım, her şey saatliydi, banyo ve yatak zamanı düdük çalarlardı. Ben de özel yurda geçtim. Yurtta iki gruba ayrılmıştık. Eğlenceliler ve sinik kızlar. Sinikler dışa balkona merdivenlere yemek erzak koyarlardı, evlerinden gelen, onları yerdik biz eğlenceliler, gizlice. Yabancı dile meraklıydım. Kandilin candle’dan, mumdan geldiğini, cikletin Chiclet adlı sakız markasından geldiğini keşfetmiştim. Yurtta çömezlere banyo zamanı derdik ve soğuk su açardık. Banyoların, tuvaletlerin önünde tuvalet fırçaları, süpürgeler, pompalar ile şarkı söyler dans ederdik. Her zaman karanlıkta yıkanırdım, halen de öyle.

Babam dalga geçerdi benimle. Hep ağaçlara çıktığım için saçlarım yaprak ve meyve dolu olurdu. Bir keresinde saçımın içinde bir hafta bir dut durmuştu. Bond 007 ya babam bana o Antalyalı derdi. Ben de hep öyle sandım. Recep, Gence, Cem adlı üç arkadaşımız vardı sınıfta. Evlerimiz de yakındı. Bir gece bir iddiaya girmişler. Kız kılığına girip sokağa çıkacağız diye. Akşam zamanı kapı çalındı. Babam kapıyı açtı. Bu üçü, biz oturmaya geldik dediler. Babam hiç bozuntuya vermedi. Girdiler içeri, babam, onlara, hiçbir şey yok gibi, normal konuştu. Nasılsınız, okul nasıl gibi. Sonra babamdan rica ettiler. Derin, bizimle gelsin, Gaye’lere gidicez diye. Arka sokaktaydı onlar. Birlikte çıktık. Kapıyı çaldık. Babası açtı. Gaye de bu ne şimdi diye sordu. Yok dedim benim bir ilgim. Eve girdik. Onun babası da bir şey demedi. Normal konuştu. Ama biz kahkahadan konuşamıyorduk. Sonra evlere dağıldı herkes.

Yalan söyledim diyemezdim de yanlış söyledim derdim. Annem de yalan yanlış konuşmasana, derdi. Annemler evden dışarı pek bırakmadığı için okuldan eve gelince evdeki bütün saatleri iki saat geriye alırdım. Çıkınca biraz geç gelebilmek için. Eve gelince düzeltirdim hepsini.

19 Kasım 2018 Pazartesi

Üç Rüyalı Gece



“Okuldayım. İlkokul, minik sıralar. Sınıf dağınık, kağıtlar yerde. Tuhaf resimler var kağıtlarda. Basit resimler. İlkokulda yapılan türden. Duvarlar, tavanlar boyalarla kaplı. Terk edilmiş gibiydi sınıf. Tebeşirle yazılan tahtadan vardı, karalanmıştı. Minikken hep karalardım o tahtalara. Birkaç arkadaşla sıralara oturduk, ders çalışmaya başladık. Kendi sıramdayım. Anlamıyorum çalıştığım dersi.

Dünyanın son günlerindeydik. Artık okula kimse gitmek istemiyordu. Karantina gibi güvenli alanlar vardı, çok az kişi oralarda ders çalışıyordu. Hocaların bir kısmı kaybolmuştu, bir kısmı da okuldaydı ama okulu uzaylılara karşı korudukları için derslere giremiyorlardı. Defterime bir şeyler yazarken sınıfın kapısı açıldı. Birkaç çocuk içeri girdi. Sonra da öğretmenleri. Harry Potter’daki kehanetçi kadına benziyordu. O çocukların ders saati gelmiş. Bizim dışarı çıkmamız gerekiyor.

Çantamı toplayıp koridora çıktım. Bir hocamı gördüm. Uzaylılarla savaşmış, yaralanmış, bir bacağını kaybetmiş. Depresyonda gibiydi. Bomboş bakıyordu. Hayat umurunda değil gibi. Başka bir hoca yanımıza geldi, bize yardım edin siz de çocuklar, dedi. Bir şey diyemedik. Depresyondaki hoca yine boşluğa bakarak, sen nasıl idare ettin, atlattın dedi bana. Hocam dedim, öğrencilere bir şey yapmıyorlar, yetişkinlere saldırıyorlar. Bizler küçüğüz, size yardım edemeyiz.”

*******

“Eve uzun zamandır gitmemiştim. Evimiz ahşaptı, büyük bir salonu vardı. Eski Türk filmlerindeki gibi evler gibiydi, Gülen Gözler’deki ev mesela. Yerde büyük eski bir halı vardı. Üzerini toz kaplamıştı. Her yer dağınıktı. Sonra içeri bir küçük kız girdi. Kardeşim yaşındaydı. Anneme sordum, bu kardeşim değil, o nerede? Annem de işte o dedi, baksana o kardeşin senin. Şaka mı bu, dedim. İnkar ettim, beni kandırıyorsunuz. Annem ısrar etti. Sonra açıkladılar. Kardeşim yatılı okula gitmiş, ben gelince üzülmeyim diye aynı ona benzeyen birini bulmuşlar, beni yatıştırmak için.”  

*******

“Aslanağzı çiçeğinin fotoğrafını çekmek istedim. Ona dokununca zehir püskürttü, bir de iğne fırlattı boğazıma. Korktum ama bir şey olmadı. Çektiğim fotoğrafa baktım. Çiçeğin arkasında bir ayna vardı, aynada yansımam vardı ama ben değildim”


*******

(Hepimize iyi kandiller)

18 Kasım 2018 Pazar

Kidding ve You




Kidding

Şaka, şaka yapıyorsun, şaka yapıyorum anlamlarına gelen Kidding adlı dizi yeni sezon dizilerinden ve başrolde Jim Carrey var. Birinci sezonu yeni bitti. Jim Carrey, dizide, bildiğimiz Jim değil. Komedi yok. Dizinin yönetmeni de, Eternal Sunshine of Your Mind’ın yönetmeni Michael Gondry. Yani, yine birlikte çalışmışlar ve ortaya çok iyi ve ciddi bir dram çıkmış. Jim Carrey, Jeff Pickles rolünde. Yani Turşu Jeff. Televizyonda kukla şov sunuyor ve izleyen çocukları mutlu ediyor. Ancak gündelik yaşamında dibe vurmakta. Karısı terk ediyor ve oğlunu kaybediyor. Bunlarla başa çıkması ve şova devam etmesi de zor. Şovda çocuklara masal değil de gerçekleri anlatmaya karar veriyor ama TV şirketi elbette bunu kabul etmez. Jeff’in hayatı gittikçe kötüye gider. Dizi, iki yönde gidiyor. Jeff’in şovu ve Jeff’in yaşamı. Carrey çok iyi, diğer oyuncular da. Gündelik yaşamla başa çıkma üzerine giden bu güzel dizi ikinci sezonunu da yapacak. Jeff’e neler olacak acaba? Bu dizi kaçırılmaz.



You

Yeni sezon dizilerinden ve birinci sezonunu yeni bitirdi. İkinci sezonu da yeni yılda gelecek. İlk sezon da öyle bir noktada bitti ki beklemesi kolay değil. Dizi, bir romantik dizi, aşk dizisi, takıntılı aşk dizisi. Takıntı olunca psikoloji de olur, gerilim de olur hep. Dizi aşk, sevgi, romantizm ile gerilimi, psikolojiyi iyi dengelemiş. John Fowles’un Koleksiyoncu romanını anımsatıyor. Psikoloji, aşk yanında edebiyat da var. Dumas, Hemingway, Cervantes ve diğer birçok yazarın adı geçiyor dizide, çünkü, dizi bir kitapçıda geçiyor. Bir kitapçıda çalışan Joe adlı bir genç, Beck adlı bir genç yazara aşık olur. Onunla tanışmak için sosyal medya olanaklarını kullanır. Sonunda tanışır ancak bu aşk çok derindir. Kitapçı oğlan da genç yazar da sevgi konusunda sıkıntılıdır. Dizi, sevgi üzerine bir deneme gibi. Sevenler ne yapmaz. İki oyuncu da çok yakışmış rollerine. Yürek hoplatan gerilim ama bir yandan da çok romantik bir dram. Joe'yu Gossip Girl'den tanıyoruz. Kaçırmayın.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Netflix Belgeselleri




Captive

2016 tarihli bu İngiliz dizisi rehineler ve rehine kurtarma operasyonları ile ilgili. Gerçek olaylar hepsi. Hapishanede gardiyanların rehin alınması, adam kaçırma ve fidye, Somalili korsanların rehin aldığı çift, Filipinli teröristlerin rehin aldığı misyonerler, Çeçenlerin rehin aldığı yardımseverler, bir kilisede rehin alınan Filistinliler, Yemen’de rehin alınan yardımseverler, Irak’ta rehin alınan barış elçileri, gibi çeşitli terör olayları anlatılmış.

Kurbanlar da teröristler de bu operasyonları anlatıyor. Genelde terör belgeseli diyebiliriz.




Evil Genius

2018 tarihli bu A.B.D belgeselinde şeytani bir deha eseri bir suç anlatılıyor. 2013 yılındaki gerçek bir banka soygunu. Bir adam bir bankaya giriyor, bankayı soyuyor, çıkıyor, yakalanıyor, üstünde bir bomba var ve bomba patlıyor ve adam ölüyor. Adamın üstünde notlar var. Soygun ile ilgili. Ardından yörede birkaç kişi daha öldürülüyor. Ölümlerin bağlantılı olduğu düşünülüyor. Ancak kanıt da yok. Zaman geçtikçe dört beş kişi şüpheli olarak görülüyor. Ancak, suçu kim işledi ve neden işlendi belli olmuyor.  Dört beş kişi arasında bir ilişki olasılığı var ve Marjorie adlı bir ruh hastası kadın da hepsini tanıyor. Ancak Marjorie suçlamaları kabul etmiyor. Dava günümüze dek sürüyor. Gerçek suç öykülerini sevenler ilgiyle izleyecektir. Kurgusu olsa iyi bir polisiye olurdu.

15 Kasım 2018 Perşembe

Umay Umay Kitapları




Umay Umay müziğiyle, şarkılarıyla tanınıyor daha çok. Ama aslında o bir yazar da. Şair. İlginç, değişik, ayrıksı bir sanatçı kendisi. Çok sayıda şiir kitabı da var. Şiir kitapları, yer altı edebiyatına ağırlık veren Altıkırkbeş Yayınlarından çıkıyor. Şair de bu edebiyata uygun zaten. Bazı kitapları da Liman Yayıncılık tarafından yayınlanıyor.

Rüya Duvarları

Şairin aşk ve Mardin temalı şiirleri. Mardin yolculuğunda sevdiğine sesleniyor. Dizeleri etkili, çarpıcı. Unutulmaz dizeleri var.

Cevapsız Ağrı

Şairin yine çarpıcı dizeleri, aşk ve yaşam üzerine. Çok kendine özgü bir dili ve anlatımı var onun. Hüzünlü de aynı zamanda. Dizeler sanki yüreğinden parçalanıp çıkıyor. Yine unutulmaz dizeler.

Veda Busesi

Metinsel şiirleri var. Düzyazı gibi. Hüzünlü. Çocukluk, ayrılık, aşk, hayat. Günlük gibi şiirler. Derin ve iç parçalayan, unutulmaz dizeler var yine. Alıntılar yapılacak kitaplardan.

Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli

Şairin, hapishanedeki birine yazdığı şiirler. Bir mektup gibi dizeler. Her zamanki gibi, yoğun duygular, asi bir ruh. İnsanın etkilenmemesi olanaksız.

Elleri Kara Çocuk

Kitap kıpkırmızı. İçinde kısa sözler ve bu sözlere uygun çizimler bulunmakta. Şairin not defteri gibi sanki. Elde tutması, bakması hoş bir kitap.

Kitaplarından bir alıntı:

“Ölünceye dek seni seveceğimi sanmıştım baba/Ama aşık oldum”

14 Kasım 2018 Çarşamba

Sade ve Libido



Sade

Sade, yeni dergilerden. Yaşam kültürü dergisi. Kişisel gelişim de sayılabilir. Gündelik yaşam sorunlarını ve çözümlerini inceliyor. Ruh-beden-zihin dengesini. Bilimadamlarının yazılarıyla.

Bilinçli farkındalık, hayatımızdaki kilitleri açmak, hygge düşüncesi, meditasyon, karma, burçlar, çakralar, yoga, ilham, doğa döngüsü, hastalıkları önleme, ayurveda, ay, taşlar, sade yaşam, beslenme, bağlanma korkusu, ilişki detoksu, hayattaki amacımız, ikigai gibi gündelik yaşamdan çeşitli konular var bu ilk sayısında.

Gerilimsiz yaşamak, stresten kaçınmak, doğa ile bütünleşmek, huzur bulmak, temizlik yapmak, hayatla barışmak, sağlıklı bedene ruha zihne sahip olmak isteyen herkes için faydalı bir dergi. Zamanı iyi yönetmek ve sadeleşmek isteyenler bu önemli dergiyi kaçırmasın. Masal anlatmıyor, pratik bilgiler içeriyor.

Libido

Libido, yıllardır yayınlanan bir sosyal bilimler dergisi. Psikanaliz, edebiyat, felsefe ağırlıklı. Bu son sayısında, Dostoyevski’nin Öteki adlı romanı, psikanalist Jacques Lacan’ın öteki kavramı, Dostoyevski ve psikanaliz, Dostoyevski’nin acılı yaşamı, İlhan Berk, Ahlat Ağacı filmi, Freud ve Marx, Herbert Marcuse gibi konular var.

Bilimsel ve ciddi bir dergi. Bu sayısında Dostoyevski hakkında çok şey öğreniyoruz. Psikoloji ve edebiyat sevenler için ilginç olabilir.

12 Kasım 2018 Pazartesi

Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu



Celil Oker

Altın Kitaplar

Genç Yazarlar İçin Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu, roman veya öykü yazmak isteyenler için minik bir el kitabı. Çeşitli yayınevlerinden arada bir bu yönde kitaplar yayınlanıyor. Sayıları çok az da olsa bu kitapların.  Altıkırkbeş Yayınları birkaç örneğini yayınladı bu tür rehber kitapların.

Celil Oker, polisiye edebiyatımızın demirbaşlarından. Dergilerde ve kitaplarda Remzi Ünal adlı eski polis yeni detektif bir kahramanı var. Remzi Ünal bizden biri, sıradan. Yazar, ayrıca bir akademisyen, öğretmen ve bunun yanında yazarlık dersleri de veriyor.

Kitap, kısacık, böyle olması da iyi. Karmaşık da değil. Oldukça sade, hafif. Dili de kolay, anlaşılır. Elbette faydalı da tabii. Yeni yazmaya başlayanlara pratik öğütler veriyor. Örneğin, yazmak için sadece yazmak gerekiyor, gibi. Yazmadan yazar olunmuyor. Yeni bir hikaye bulmak veya yeni bir dille anlatmak gibi.

Hikaye için en çekici konunun yolculuk olduğunu belirtiyor. Yola çıkmak, fiziki olarak veya içsel. Olay örgüsü kurmak. Bunun için çok pratik yöntemler sunmuş. Alt alta cümleler yazın ve her biri bir diğerinin nedeni olsun. Böyle on cümle yazsanız, bundan iyi bir hikaye çıkar gerçekten de.

Çatışma, karakter, hikayenin geçtiği ortam, üslup gibi temel konularda da basit yöntemler vermiş yazar. Yazmaya yeni başlayanlar, yazmayı sevenler, stil veya konu sıkıntısı çekenler için hoş kitap. İnsanın elini açmak için. Yazmaya elimizin alışması yönünden eğlenceli de.

Not:3/4

11 Kasım 2018 Pazar

İki Tezer Özlü Kitabı



Yaşamın Ucuna Yolculuk

YKY

Ülkemizde az tanınan ama kitapları yirmi baskıyı geçen hüzünlü yazarımız. Yerli Kafka veya dişi Oğuz Atay da diyebiliriz. Dili ve anlatımı, kişisel dertleri, edebiyat gücü, kelimelerinin büyüsü ancak bu iki yazara benzetilebilir.

Ferit Edgü ve Leyla Erbil’in yakın arkadaşı, Sezer Duru’nun ablası, Demir Özlü’nün kızkardeşi, Ankara AST’ın kurucularından Güner Sumer ve sonra da yönetmen Erden Kıral’ın eşi, boyalı kuş, hayatı hastalıklarla, elektro şoklarla geçip de kanserden ölen edebiyat çiçeğimiz. Hayatı boyunca yalnızlığı seven, yalnız gezen yazar, ölürken yalnız olmak istemiyor. Son eşine, yanımda kalsana diyor ama o bir an dışarı çıktığında yalnız ölüyor.

Sağlığında birkaç kitabı yayınlanıyor. Ölümünden sonra da diğer eserleri, günlük parçaları, oyunları, mektupları. Yaşamın Ucuna Yolculuk, onun herhalde en iyi kitabı. Romanı. Bu romanı Almanca yazıyor, yayınlanıyor, ödül alıyor, sonra Türkçe bir daha yazıyor. Yazarın kurgu romanı ancak kişisellik de var. Kişisel yaşantısını kurgulaştırmış. Bu romanda yolculukları var. Edebiyat yolculukları ve gerçek yolculukları. Yolculukları zaten edebiyat için. Üç yazarın izinden gidiyor. İlki Kafka. İkincisi Svevo. Üçüncüsü Pavese. Onların yaşadıkları şehirlerde gezip onlara yakınlaşıyor. Prag, Berlin, Trieste, Roma, Belbo, Torino. Bu şehirlerde bu üç yazarın izini sürüyor ve onların akrabaları ve onları tanıyanlarla konuşuyor.

Pavese’nin intiharının izinden gidiyor. Aslında Tezer de genç kızlığında bir kez intihara teşebbüs etmiş. Neyse ki kurtulmuş. Hastalıklarından acılar çekse de dayanmış hayata.  Bu romanı, günlük gibi, dürüst. Onun yazdıkları, acıları, ağrıları, hüzün verse de romanı insana yaşama sevinci veriyor. Aslında günlük gibi anlatıyor ancak bir roman bütünlüğü içinde. Anlattıkları güzel ama anlatışı, sözcükleri, insana bir çeşit dehşet veren edebiyatı daha etkileyici.  Not:4/4




Çocukluğun Soğuk Geceleri

YKY

Yazar bu kitabında çocukluğunu anlatıyor. Anne babası, abisi ile olan hayatı, devam ettiği rahibeli lise, anne babasının disiplinli oluşu, sinemalar, küçük yaşta başlayan psikolojik rahatsızlıkları, çocukluk, okul arkadaşları, Beyoğlu, ailesi ile yaşadığı Fatih semti, Akdeniz yolculuğu, konserler.

Mutlu geçmeyen çocukluğu, sıkıntıları, özgürlük, kaçma isteği. Kişisel yaşamını her zamanki gibi çok duygulu, insanı belli bir atmosfere sokan dili, hüznü ile ortaya seriyor. Bir roman bu ancak parçalar halinde. Uzun öyküler gibi. Yazarın ilk uzun eseri de aynı zamanda. Her zamanki gibi çok iyi ve dürüst. Not:3/4

9 Kasım 2018 Cuma

En İyi Filmler 5



Bir Rüya İçin Ağıt (2000, A.B.D.)
Amelie (2001, Fransa)
3 Idiots (2009, Hindistan)
V for Vendetta (2005, A.B.D.)
Kayıp Balık Nemo (2003, A.B.D.)
Paramparça Aşklar Köpekler (2000, Meksika)
Aşk Zamanı (2000, Hong Kong)
Malena (2000, İtalya)
Konuş Onunla (2002, İspanya)
Onur Savaşı (2012, Danimarka)
Siyah Kuğu (2010, A.B.D.)
Mamma Mia (2008, A.B.D.)
The Artist (2011, Fransa)
Can Dostum (2011, Fransa)
Kelebek ve Dalgıç (2007, Fransa)
Yasak Bölge 9 (2009, Güney Afrika)
Elveda Lenin (2003, Almanya)
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2004, Türkiye)
Sonbahar (2008, Türkiye)
Issız Adam (2008, Türkiye)
Hokkabaz (2006, Türkiye)
Kara Tahta (2000, İran)
Flickan (Bir Kız) (2009, İsveç)
Alıç Ağacının Altında (2010, Çin)
Kırmızı Renkli Gri Kamyon (2004, Sırbistan)
Savaş Cadısı (2014, Kanada)
Lizbon’a Gece Treni (2013, Portekiz)
Metalci (2013, İzlanda)
Buzdan Hayaller (2003, İzlanda)
Once (2006, İrlanda)
Düşüş (2006, Hindistan)
Bataklık (2014, İspanya)
Eğitmenler (2004, Almanya)
Billy Elliot (2000, İngiltere)
Witt (2001, A.B.D.)
Mutluluğa Boya Beni (2008, Fransa)
Dönüş Yok (2001, Fransa)
Yaz Saati (2008, Fransa)
En İyi Teklif (2015, İtalya)
Ay Prensesi (2008, Macaristan)
Boş Ev (2004, Güney Kore)
Prensim (2015, Fransa)
Cuba Feliz (2000, Küba)
Açık Kalpler (2002, Danimarka)
Fusi (2015, İzlanda)
Sıradışı İlişki (2016, İtalya)
Julieta (2016, İspanya)
Yürüyen Şato (2004, Japonya)
Yaşamın Kıyısında (2016, A.B.D.)
Ağ (2016, Güney Kore)
Toz Bezi (2015, Türkiye)
Kafa Avcıları (2011, Norveç)
Kafa Avcısı (2009, Danimarka)
Sorayayı Taşlamak (2008, A.B.D.)
Bir Panayır Hikayesi (2008, Türkiye)
Uzak İhtimal (2009, Türkiye)
Ölümcül Güzellik 2 (2012, Çin)
Açgözlülük  (Çiğ) (2014, A.B.D.)
Başka Bir Aşk Hikayesi (2007, Danimarka)


Daha önce seçme filmleri listelemiştim. Genel olarak iyi olan filmlerin listesini. Yaklaşık 500 film seçmiştim. Daha sonra da bunların arasından en iyileri. Öncelikle 2000 öncesi filmleri seçtim. Şimdi de 2000 sonrası en iyileri seçiyorum. Bu seri bitince de en sevdiklerimi seçeceğim. Tabii ki izlediğim filmler arasından. Bütün filmleri izleyemeyiz.

6 Kasım 2018 Salı

Defterlerden



İç içe odalar görüyorum. Yerçekimi yokmuş gibi görüyorum. Rüyada olduğumun bilincindeyim ama kendimi uyandıramıyorum. Kalbim sanki koşmuş gibi çarpıyor gece yarıları uyandığımda. Uyanınca da uyumak zor olur bir daha, balkabağına dönüşür uyku treni. En güzeli rüyada pamuk şekeri görmek.

Yaşamayı öğrendiğim çok söylenemez bu gidişle de öğrenemem ya bir adım ileri on adım geri gidiyor hayat. Olur ya bazen ruhen olmayız olduğumuz yerde. Yanımıza birkaç beyin daha almamız gerekir bizde yarım bile olmaz bazen. Kendimizi yönetemeyiz. Vay banam. Çocuk büyüdü çocuk oldu. Ne zaman yaşadığımı anlamadığım zamanlar. Çocukluğumda apartman çocuğu gibi büyümüşüm de hiç dizimi yaralamamışım gibi.

Biraz yağmur yağdı gibi oldu. İçimden bakın yağmur duracak görün diye geçirdim. Rahmetli Kemal Sunal’ın yağmur yağacak yağmayacak diz ağrısı sahnesi gibi. Bulutlara baktım koşuyordular, öyle geldi gözüme. Bulutlar gibi hep yolda olsam ya varacağım hiçbir yer olmasa sadece yol. Bulut olsam çok uçar çakılırım yere. Gidip psikolog olacağım, kendimi çözmek için. Perilerim binmiş benim.

İlkokulda oyun oynardık. Birimiz öğretmen olurduk, hadi siz de öğrenci olun. Öğretmen olan sınıfa girdi. Kalktık günaydın dedik. Demez mi, oturun mikroplarım. Örnek öğretmen. Aslında o da haklı, herkes haklı, bunu ben demiyorum, Ali Lidar demiş, kitabının ismi.

Bu notlar günlüğümden ya, defter çok bende. Lise, üniversite, küçükken yazdığım sarı kapaklı olan, bir tane şiirleri yazdığım küçük defter. Olumlama çabası dediğim bir defter var. Onda, kendimi kötü hissettiğimde neden hissettiğimi, sebebini ve bu durumdan nasıl kurtulacağımı yazıyorum, oyun gibi. Sonra yolculuklarda tuttuğum defterler. Yollarda, gittiğim yerlerde gördüğüm insanları yazıyorum, davranışlarına göre bir şeyler hayal ediyorum.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Papara 4



Daha önce söz etmiştim. Çişli hikayelerim çoktur. Bu hikayelerin hepsine Aras adlı arkadaşım da tanık oldu. Üniversiteye dek bütün eğitim hayatımda sınıf arkadaşım oldu o. Lise bittikten sonra bana, bak elimde seninle ilgili çok koz var, bunları bir anlatırsam olay olur, o yüzden her karşılaştığımızda bana tatlı ısmarlayacaksın, yoksa bir sidikli olduğunu açıklarım, dedi.

Yine Ayten hocanın dersi. Derste çok sıkışmıştım, kıvranıyordum. Çekingen olduğum için de bir türlü izin isteyemiyordum hocadan. Dayanılmaz olunca hocaya işaret ettim. Koştum tuvalete, girdim içeri, lavabonun altında bir fare gördüm ve gerisingeri sınıfa koştum. Oturdum ve bir süre sonra altıma yaptım. Yer ıslandı, harita gibi. Yere bakıp da aa Asya kıtası gibi işemişim, dedim. Teneffüs geldi, ayağa kalkamadım. Hoca geldi, dur şey yapalım dedi, gitti bir kova su getirdi ve yere döktü. Yer kirliymiş su döktüm deriz dedi arkadaşlarına. Ben öbür derse ıslak girdim. Tabii dayanamadım ve sonraki arada eve gittim.

Okulda tiyatro vardı, yılsonu gösterisi. Ben de rol alıyordum. Oyun sahnelendi, oyunda çok sıkıştım ama oyuna devam ettim. Tabii çok dayanamadım ve oyun anında yaptım altıma. Tam altımdan, sahneden öne doğru bir ince çizgi halinde akıp gitti. Öndeki seyirciler güldü ve ben kıpkırmızı oldum ama oyuna devam ettim. Bir kez de, bayrak töreninde oldu. Tam da arkamda Aras vardı. Bana arkadan, sidikli, dedi. Sanki biliyormuş gibi yani. Yine kıvranıyordum ve bayrak töreninde de altıma yapmış oldum.

Bir tanesi var ki o bir efsane. Lisede bir yaşgünü kutlaması vardı. Biliyorsunuz, babam ve annem bana izin vermezdi böyle durumlarda. Hatta böyle doğumgünleri ve okul gezilerine katılamadığım için, liseden sonra arkadaşlarla toplandığımızda, onlar, doğumgünü ve okul gezisi anılarını anlattıklarında, güldüklerinde duygulandıklarında ben ha evet evet sizin öyle anılarınız var, anlatın da gülelim, derim.

Çok önceden izin almıştım babamdan. Gelecek arkadaşlarımın da isimlerini tek tek söylemiştim. Neyse, gittim tabii. Hep diyorum, çekingenim, sessizim. Arkadaşın evinde yine tuvaletim geldi. İyi de giyinmiştim. Bir de evden dışarıda tuvalete girersem, bir evde mesela, tuvalete girdiğimin belli olmasını istemem. Yani, ben nasıl olur da tuvaletimi yaparım. Benim tuvaletim gelmez ki. Girdiğimde önce sifonu çekerim. Neyse, girdim içeri. Ne yapsam acaba. Belli olmasın ve ayrıca kokmasın da. Çıktığımda biri girerse kokmasın. Benim yaptığım belli olmasın. Hemen bir poşet buldum tuvalette ve büyüğümü poşete yaptım ve apartman boşluğuna attım. Çıktım. Aradan bir saat geçti, kapıcı geldi, biri apartman boşluğuna pislik atmış dedi. Ses çıkarmadım tabii. Arkadaşlar da bizden biri olamaz dedi.

3 Kasım 2018 Cumartesi

Smile Has Left ve Avengers Social




The Smile Has Left Your Eyes

Gözlerindeki gülümseme kayboldu anlamına geliyor dizinin ismi. Göklerden yüzmilyonlarca yıldız, Hundred Millions Stars from the Sky, adlı Japon dizisinin Kore tekrar çevrimi. Bu ay başladı ve halen devam ediyor. Onaltı bölüm ve bugünlerde yarısına gelindi.

Tipik Kore dizisi. Bir Kore dizisindeki tüm hoşluklar var. Heyecanlı, gerilimli bir dram ancak aynı zamanda da komik. Kore dizilerindeki kötüler bile sevilesi oluyor. Bu durum, dizilerdeki çizgi roman havasından kaynaklanıyor. Kötülükleri bile izlemesi hoş. Bu dizilerin sevimli gizemi olsa gerek bu.

Dizi temelde üç kişi üzerine kurulu. Bir adet kötü adam. Katil herhalde ama bu net değil. İnsan zaten onun katil olmasını da istemiyor. Belki de katil değil, başkasının cinayetini üstlenmiş olabilir ya da koruyor. Katil adayı ancak pek de yakışıklı, hoş, havalı. Kızlar ondan hoşlanıyor. Kız katili olarak bilindiği için insan hepsini öldüreceğini düşünüyor. Katil ve çevresindeki kızlar.

Katilin peşindeki polis ve bir de polisin kızkardeşi var. En şanssız olay oluyor ve kız gidip bu katil adayına aşık oluyor. Ağabeyi hem katile suçunu itiraf ettirtmek isterken bir de kızkardeşini ondan korumak istiyor, kızkardeşi ise kendi kararlarını kendi vermek istiyor.

Dizi, Kore severler için kaçırılmayacaklardan.




Avengers Social Club

Korelilerin en başarılı olduğu tür komedi. Bu dizi komedi ancak bildiğimiz romantik komedilerden değil. Kore dizilerinin konu ve tür zenginliği şaşırtıcı. Bizim yerli dizilerin dram ve komedileri birbirine çok benziyor. Bu dizinin konusu çok hoş.

Dizide üç kadın, kocalarından, erkeklerden intikam almaya karar veriyor. Karar vermeleri, uygulamaya geçmeleri, beceriksizleri, hepsi sevimli. Kadınlardan biri, kocası tarafından aldatılan bir kadın. Hatta, kocasının bir başka kadından bir oğlu var. İkinci kadın sade bir kadın, çocuklarını büyütüyor, kocası ölmüş. Üçüncü kadın ise, kocasından şiddet görüyor. Bu üçlü bir araya geliyor ve üvey oğlan da onlara katılıyor ve bir intikam kulübü kuruyorlar. İntikamlar komedi tabii. Sevilesi dizilerden.

1 Kasım 2018 Perşembe

Tezer ile Trende



Trene bindim. Boş bir yer baktım. Oturdum bir yere. Yan ve karşı koltuklar boştu. Karşıma zayıf, uzun saçlı, yorgun yüzlü biri oturdu. Tezer Özlü’ydü. Ne yapacağımı şaşırdım. Konuşmak istiyordum. Nereye gidiyorsunuz, diye sordum. Berlin’e dedi. Nerden geliyorsunuz, diye sordum. Trieste’den dedi. Pavese’nin evine ve intihar ettiği otele gitmiş. Anlatsanıza bana Pavese’yi dedim. Biliyorum onu çok seviyorsunuz. Yorgunum, dedi, dişim ağrıyor. İlaçlarımı aldım. Diş ağrım geçerse uyuyacağım.

Yanıma geldi. Başını omzuma yasladı. Hadi bana bir şeyler anlat, ağrım geçince de uyuyayım. Peki. Başladım bir şeyler düşünmeye. Urla ve Karaburun’a gitmiştim. Yolda Ambarseki adında bir köy var. Boşça bir köy. Köye girdim. Caminin yanında bir teyze vardı, önünde reçeller, zeytin, kuru üzüm vardı. Satıyordu. Sohbet etmek istedim. Teyze çok ilginç şeyler anlatmaya başladı. Adımı sordu, Girit adım dedim. Atalarım ordan geldiği için bana Girit adını vermişler. Teyze Giritli kadınlar dayanıklıdır, uzun yaşarlar dedi.

Konuşmaya devam etti. Bir gece rüya gördüm. Rüyamda bir ses bana, Atlantis tam beşyüz kilometre ötede battı dedi. Oğlumun haritaları vardı. İnceledim. Tam beşyüz kilometre ileride, deniz tarafına doğru gidince Yunanistan ile İtalya arasında kalan İthaka adası vardı. Atlantis kıtası burada batmış olmalı dedi, buna inanıyorum diye ekledi. Atlantis’ten kurtulanlar da var. Çok az sayıda kişi onlar. Ve o kişiler özel insanlar. Her şeyi hissedebilen, görebilen, üçüncü gözü olan insanlar onlar. Teyze buna adı gibi emindi.

Tezer Özlü ise ben bunları anlatırken uyumuştu bile. Diş ağrısı geçmiş olmalıydı. Diş ağrısı geçse de onun bedeninde birçok ağrı vardı daha. Hastalıkları nedeniyle. Berlin’de de kliniğe gidiyordu belli ki. Zaten hayatı Berlin’de geçmişti en çok. Hep böyle yolculuk yapardı. Trenle, otobüsle, gemiyle. Avrupa’yı gezerdi yalnız başına. İleride ölümü de bu kentte oldu zaten. Omzumda uyuduğu zaman ölümünden birkaç yıl önceydi.

(Sevgili yazarımız Tezer Özlü ile ilgili bir hayalim)