25 Kasım 2014 Salı

MİM BLOGNOT DUYURU VE İZLENESİ BLOGLAR


SMILEY MİMİ
Çoook eski arkadaşım MEDANŞERİ ve daha yeni arkadaşlarımdan COMPLETE THE SENTENCES (eksik cümleyi tamamla, hazırlık sınıfında çok gördüğümüz bir soru tarzı bu) ve HATIRA KOLEKSİYONCUSU (böyle de güzel bir isim yani) bu şekerşekmez bir mim gönderdiler, eh ben de şeker pek severim zaten. Şimdi bu mimi yaparkene bonbon şeker yiyorum.
Aşağıdaki smiley ifadelerini kendinizce nasıl tanımlarsınız, en sık hangi durumlarda kullanırsınız. En az 5 tanesini seçerek tanımlayınız.
Bu mimi yapmak isteyenler, üstte yazdığım arkadaşların bloglarına gidip smiley ifadeleri arasından seçim yapabilirler.
http://hatirakoleksiyoncusu.blogspot.com.tr/                   
Kişisel olarak ben sadece tek bir smiley kullanıyorum. Bildiğimiz klasik smiley işte. Gülen surat. Bunu çok severim. Bu suratı rozet olarak üzerimde de taşıyorum hatta. Nette, blogda, cep mesajlarında felan hep bunu kullanırım. Diğer ifadeleri hiç kullanmadım daha.
İSTEYEN VE ZAMANI OLAN TÜM ARKADAŞLARIM BU MİMİ YAPSINLAR İŞTE.
BLOGNOT
Eski birkaç arkadaşımız döndü bloglarına. Ne hoş. Medanşeri, Hayal Kahvem, Siyah Kuğu, Mia Wallace gibi.
Kendi ve diğer bloglarda yaptığım yorumların yanıtlarını gmailde göremiyordum birkaç haftadır. Bugün kendiliğinden düzeldi. Oleeeeey.
DUYURULAR
Sevgili atom karıncamız Kafa Dergi Mert feys sayfası açtı bloğu için. İsteyenler bloğundan onun feys sayfasına ulaşabilir.
İZLENESİ BLOGLAR
YASEMİN
Yasemin eğlenceli neşeli kıpırdak komik renkli işte hepsi onda. Kıyak arkadaş. İyi arkadaş. İyimser ve içten.
SEVDİCAN
En yeni blogcanlarımdan Sevdican yemek mutfak el işi kitap bebek anne ev her konuda renkli yazıyor zaten ev mutfak anne bebiş blogçuları en yakın arkadaşlarım olur hep. Sevdican keşfedilmeyi bekleyen yeni gözdelerimden.
Ayrıca, öykü, şiir de yazıyor.
HAYMANALI LEYLA
Çok güzel tereyağı yapıyor. Yayık tereyağı. Türkü söylemeyi seviyor tereyağı yaparken. O bir tereyağı blogçusu. Köyünden yazıyor.
(Yok böyle bir blogçu. Şaka yaptım gülümseyin diye)
İZLENESİ BLOGLARIN DEVAMI GELECEK. PEK YAKINDA.

24 Kasım 2014 Pazartesi

BULGAR GÖÇMENİ SOPHIA


Akdenizlilik ruhu diye bir şey var. Sanatı, sineması, müziğine yansır onların. Örneğin, bir İtalyan filmini bir Amerikalı çekemez. Neden? Çünkü. Öyle işte.
Opera, Rönesans, Voltaire, Mikelanjelo var İtalya’da, aşk var, canlı yaşam var.
Bir Sophia Loren var örneğin. Hiçbir Amerikalı kadın onun gibi yürüyemez. Ya da Monica Belluci gibi.
Loren yürüyüşü diye bir şey var. Yürürken öne arkaya sağa sola doğru sallanıyor bedeni. O film çekerken, diyelim yolda yürüme sahnesi var, hani çevreden izleyici çağrılır ya sete, ona baksınlar diye, o varken hiç gerekmezmiş çağırmak. Çünkü, bütün erkekler, kadınlar, gelip geçen, ona bakarmış.
Sophia Loren tabii çok güzel çok kadınsı. Bulgar göçmeni. Sofyalı. İtalya’ya gelince adını Sophia yapıyor. Amerika’ya gitseydi Sophie olacaktı, Türkiye’ye göçseydi Sofya yapacakmıştı adını. Aya gitseydi Ayasofya olacaktı.
Adı Loren gerçekte. Sofyalı Loren. İtalya’da Sophia Loren oluyor. Kolaya kaçmış yani ismini değiştirirken.
O zamanlar, Sofya’dan göç eden erkekler de ona bakıp isimlerini Lorenzo yapmışlar.

THE ENDLESS RIVER PINK FLOYD


The Endless River

Pink Floyd

Müzik tarihinin son 50 yılının en önemli iki müzik grubundan biri, diğeri The Beatles, olan Pink Floyd'dan sonunda bir yeni albüm geldi. Bir eski yeni albüm. The Endless River. Sonsuz Nehir. Gruba çok yakışan bir albüm adı ve kapağı ile.

Endless River, 20 yıl önceki son albümleri The Division Bell'deki enfes şarkı High Hopes'un şarkı sözünde geçen bir nehirdi. Şimdi o nehir bir nehir albüm oldu. Böylece iki albüm arasında bir geçiş bir bağlantı var nehir üzerindeki bir köprü gibi ve zaten bu albüm 20 yıl önce Division Bell kaydında kaydedilen ancak albümde kullanılmayan kayıtların elden geçirilmesi, diğer bazı Pink kayıtlarının ve grubun ölen klavyecisi Rick Wright'ın çalışmalarının ve bu albüm için David Gilmour ve onun kurduğu ekibin yaptığı düzenlemelerin sonucu ortaya çıkan bir toplama albüm.

Pink'ten ilk kez bir enstrümantal geliyor. Bildiğimiz Pink işte. Progressive, underground, ambient. Sevenleri için bir şölen, bir heyecan. Pink artık bir daha albüm yapmayacak ve konsere çıkmayacak. Gilmour artık yaşlandım, bir turneyi kaldıramam diyor.

Bu albüm, sevenlerine bir armağan. Aynı zamanda, antolojik olarak da müzikseverler ve grup için önemli. Birlikte yaptıkları çalışmaların bir kısmı daha bize ulaşmış oldu. Diğer yandan Pink biraz daha para kazanmış olacak. Kazansınlar da zaten.

Üç Pink dönemi var. Syd, Roger, Gilmour. Herkesin bir Pink'i var. Bazıları kaçık Syd'i sever. Kendini yok eden Syd. Bazıları karanlık, depresif Roger'ı. İkisi de müthiş müzisyendir ama. Çoğu müziksevere göre Roger'dan sonra Pink bitmiştir.

Ama inanılmaz gitar çalan karizmanın zirvesinde ve son derece yakışıklı Gilmour dönemi de müthiştir. Roger'dan sonra Gilmour'u hafif bulanlar çoktur. Ama Gilmour olmasaydı Pink bir efsane olmayacaktı. Gilmour olmasaydı o olağanüstü gitar olmayacaktı. Gilmour olmasaydı Momentary Lapse of Reason ve Division Bell olmayacaktı.

Pink Floyd, Kafka gibi, Marcel Proust gibi, Ludwig Wittengstein gibi, James Bond, The Beatles, Fantoma, The Godfather gibi bir yirminci yüzyıl efsanesi olarak bu yaşam denen sonsuz nehirde biz insanlarla birlikte akmaya devam edecek.

Hayat zaten sakin sessiz hüzünlü bir nehirdir.

23 Kasım 2014 Pazar

BİR MONTESSORİ GÜNÜ


Sabah alışverişe çıkmıştım kızımla. Yolda bir arkadaşıma rastladım. Onun da üç kızı var. Çok da hareketliler.  Sana kahveye geleyim öğleden sonra dedi.
Kahveye geleyimle olmuyor işte. Hep öyle denir ama yanına bir şeyler hazırlamak gerekir kahvenin. Ben de eve döndüm hemen kızımla ve hızla mutfağa girdim.
Tiramisu yaptım. Dolapta böreklerim vardı onları çıkardım kızartcam şimdi. Bir de makarna salatası yaptım. Soslu, yoğurtlu, garnitürlü.
Benim kız bir tane onlar da üç kız etti dört. O kızlar yaramaz ama. O yüzden benim kızla evi iyice topladık. Pazılı kaldırdık, dağılmasın, kaybolmasın diye. Oyuncaklarını kaldırdık. Montessori kutusunu da kaldırdık. Şimdi ev savaş alanına döner. Boyama yapsınlar bari, o yeter.
Dün de nikaha arkasından da yemeğe gitmiştik. Gündüz de kuaföre. Dinlenmeye zaman olmadı bu hafta sonu. Kardeşim de mesajla para istemiş. Benim erkek kardeşim ev göçüren cinsten. Pek şımarık. İyi ki bir üniversite okuyor.
Öğrenci ama çok geziyor, gezmeye gidiyor para. Annem de bıktı valla kardeşimden. Daha okulu bitirmesine de çok var.
Yarın da öğretmenler günü. Benim kız da tutturdu ne hediye alacaz diye. Kızın okulu zengin okulu değil neyse ki. Evden bulayım bişeyler.

Biz bu gelecek arkadaşla hep ev dizaynı konuşuruz. Perde mi değiştirsek, kitaplığa ek mi yapsak filan gibi.

22 Kasım 2014 Cumartesi

BU GÜNLÜK


Sevgili günlük. Hava çok soğudu. Baksana sana bugün stabilo kalemle yazıyorum. Sana verdiğim değeri gör. Bugün ekmek yaptım kendisime. Ekmek makinesinde. Maya, un, kepek unu, zeytinyağı. Attım makineye. Yarım saat kadar mayalandı. Sonra öttü makine makinası. Daha sonra da domates, havuç, kaşar (ben kaşar değilim kendimi atmadım tabii ki, ayh komikim di mi günlükçüm), ceviz attım içine. Üç dört saatte pişti ama ne güzel oldu yemek gibi, pasta gibi.
Sonra da tavada bazlamaları doğrayıp kızarttım, minik minik kesip, sonra da buzluğa attığım köfteleri çıkarıp onları da minik minik doğrayıp kızarttım. Üstüne de tereyağı döktüm. Senin üstüne değil korkma günlükçüm. Senin üstüne döker miyim hiç. Aaa beni tanımıyon mu ne zamandır ya.
Günlükçüm, artık her gün sabah bir adet yumurta yiyorum. Bir de Trabzon köy tereyağı. İkisi de çok sağlıklı değil mi, bilirsin sen ya. Biliyor musun günlükçem, geçen gün hani sana yazamamıştım ya o gün çalışıyordum, animasyon yapmıştım, Türkcell için çalıştım, stand önünde durdum o sarı şeylerle, kulak gibi, dans ettim hep.
Bak şimdi kendi kendime espri yaptım bir de, para çekmeye gittim. Bankamatikte diyor ya ekranda, para çekme, sol tarafta, bakiye sorma, sağ tarafta. Ben de bankamatiğe dedim ki, tamam para çekmem, bakiye sorarım, ama baki kim ki, içerde çalışanlardan biri mi bu. Komiğim di mi günlükçüm, seviyon beni di mi sen.
Akşam da kendime balık yapayım diyorum da. Karar veremedim. Palermo usulü sardalya mı yapsam. Sardalyaları açıyon, temizliyon, içine istediğin peyniri koyuyon, kuru ekmek kırıntısı bir de, bir de soğan içine, sonra iki sardalyayı içleri ile birbirine yapıştırıp kızartıyon.
Yoksa folyoda balık mı yapsam. Bir folyoyu seriyon, içine yağ sürüyon biraz, folyonun bir tarafına balığı koyuyon, sonra folyoyu kapatıyon, kare gibi oluyo folyo, balık da içinde, folyonun kenarlarını iyice kapatıyon, kıvıra kıvıra kenarlarını, hiç hava almıcak. Pişince kabarıyo balon gibi, sonra açıp balığı folyonun içinde yiyion ve sonra hop çöpe. Hiç koku da olmuyor kirli de olmuyor günlükçem.