24 Nisan 2014 Perşembe

FİLM SEÇKİSİ 4


FİLM SEÇKİSİ 4

MELEKLERİN PAYI

The Angel’s Share, 2012, İngiltere

Ken Loach

İngiliz işçi sınıfı filmleri yönetmenleri Mike Leigh ve Ken Loach. Bu iki usta İngiliz günlük yaşamını toplumun alt katmanları yönünden anlatırlar. Her filmleri unutulmazdır.

Ken Loach bu kez Glasgow’dan bir arkadaş grubunu anlatıyor. Çeşitli hafif suçlardan her an kodesi boylayabilecek bir grup arkadaş. Karınlarını zor doyuranlar. Gözetim altındalar, her an başları belaya girebilir. Bir gün bir viski fabrikasına gezmeye gidiyorlar.

Bu kaybedenlerin aklına bir fikir geliyor. Viski yoluyla para kazanmak. Öncelikle tadarak viski kültürünü ediniyorlar. Sonra da parlak bir fikirle köşeyi dönmek istiyorlar.

Dramla komedi iç içe. Bir yandan yazık bunlara derken diğer yandan hadi kazansınlar ya diyorsunuz. Sokakların dilini anlatan bir mükemmel film.

Not:4/4

DÖRT MEVSİM

Spring Summer Fall Winter…And Spring

Kim Ki Duk, 2003, Güney Kore

Şaşırtıcı bir sinema dili olan ve günümüzün en iyi yönetmenlerinden Güney Kore’li Kim Ki Duk’un her biri çarpıcı filmlerinden olan ve 2000’lerin en iyilerinden, başyapıtların başyapıtı Mevsimler, sürekli ve sık sık izlenmesi gereken bir sinema olayı ve ayrıca bir insanlık dersi, çalışılması gereken bir film.

Hayata kaptırdığımız her an bu filmi izlemeliyiz. Doğayla barışık, kendimizle barışık ve insanlarla barışık olmanın şiiri olan bu film doğa içinde bir göldeki hareket eden bir minik tapınakta geçiyor. Bir usta dingin ve huzurlu yaşıyor. Çırağı var minik. Onu yetiştiriyor. Ama çırak dünyasal zevklerin peşine düşüyor ve üzülüyor, sahte dünyalar peşinde koşmaktan vazgeçip bu minik doğa parçasına dönüp kendinden sonra gelecek çırağını yetiştiriyor.

Doğa, konu, düşünce, oyuncular, hepsi tümü hayretlere düşürecek kadar iyi. Yönetmenin kendisi çırak rolünde. İnsan olmak isteyen herkes izlemeli. Tutkularını dizginlemek isteyen herkes izlemeli. Sahte gösteriş dünyasından kaçmak isteyen herkes izlemeli.

Not:4/4

SİSLERİN İÇİNDEN

In The Electric Mist

Bertrand Tavernier, 2009, Fransa

Fransız sinemasının devlerinden ve Kırda Bir Pazar Günü, Ölümü Beklerken gibi doyumsuz filmleri olan Tavernier ustanın Amerika’da çevirdiği film. Film Lousiana eyaletinde New Orleans şehri civarında geçiyor. Eski Fransız bölgesi burası. Yörenin insanı tutucudur genelde ve müzikleri de İngilizce, Fransızca karışıktır. Kültürleri, müzikleri, yemekleri çok kendilerine özgü ve tipiktir ve Cajun adını alır. Cajun mutfağı, insanları, müziği.

Aynı yörede büyükusta Andrey Konchalowsky’nin de Bataklık İnsanları (Shy People) adlı filmi var. Sular, bataklıklar, nehirlerle dolu bir yöre burası.

Yörede bir kız kaybolur, ardından da geçmişte öldürülmüş bir zencinin kemikleri bulunur. Detektif Robicheaux bu kapalı toplumda bu olayları çözmeye çalışır.

Kadroda Tommy Lee Jones, John Goodman, Mary Steenburgen, Kelly Macdonald, Ned Beatty, Pruit Taylor Vince var, yani kadro sağlam. Ayrıca iki efsane müzisyen Buddy Guy ve Levon Helm de görünüyor.

Ayrıca yörenin müziğini dinliyoruz film boyunca. Clifton Chenier ve ünlü Cajun’cı Michael Doucet şarkıları çalınıyor.

Seyri pek keyifli.

Not:3/4

HICK

Chloe Moretz, Blake Lively, 2011, A.B.D.

Başrolde Chloe’nin cici cici pırıldadığı tatliş bir film Hick. Evden kaçtığında da yol arkadaşı Gossip Girl güzeli Blake Lively. Bu hoş yol filminde Chloe’nin annesi ise yine yol filmlerinin asi kızı Juliette Lewis. Yolda ise yakışıklı Adam Baldwin ile karşılaşıyor.

Luli bir tabanca ile evden kaçıyor ve yolda bir sürü insanla tanışıyor ve yaşadıklarını bir yandan da yaptığı resimler yoluyla öğreniyoruz. Klasik bir Amerikan yol filmi. Amerikalıların çok iyi bildiği bir tarz. Kendileri de gerçekte çok yol teptikleri için iyiler tabii.

Şeker gibi film. Chloe de hem şeker hem de iyi oyuncu.

Not:3/4

CHERRY’NİN HİKAYESİ

About Cherry, 2012, A.B.D.

Evden kaçan bir kız para kazanmak için porno film endüstrisine girer. İşini yaparken çevresiyle anlaşmazlıklar yaşar. Oyuncular iyi, James Franco, Heather Graham, Lili Taylor. Başrolde Ashley Hinslaw da iyi. Film ise sıradan. İzlenebilir.

Not:2/4

AŞK OLUR

Love Happens, 2009, A.B.D.

Başrolde yakışıklı, havalı Aaron Eckhart ve güzel Jennifer Anniston. Amerikalıların başarılı olduğu seyri hoş romantik filmlerden. Burke sevdiklerini kaybeden insanlara yardım eden bir yazar, Eloise de şirin bir çiçekçi. Başta iyi anlaşamayan iki insanın birbirini sevmesi.

Bütün romantik filmler gibi keyifle izleniyor.

Not:2/4

SADECE AŞK

Love is All You Need

Susanne Bier, 2002, Danimarka

Pierce Brosnan, Trine Dyrholm

Saçlarını kaybeden bir kanser hastası kadın ile eşini kaybeden bir erkeğin bir erkeğin İtalya’da karşılaşması ve zorluklara rağmen birbirini sevmesi üzerine bu insancıl film keyifli, huzurlu, seyri hoş, anlamlı. Ayrıca Pierce Brosnan’ı izlemek her zaman mutlu eder insanı.

Not:3/4 

İNŞİRAH


Bir yandan yürürken, bütün hayatın, filmlerin bir Pocahontas olduğunu düşünüyordum. Hep aynı hikaye. Sonra bir arkadaşı Ortaköy’de Afife Jale’nin üst katında çalıştığı restorana bıraktım. Önce iç aydınlatma lazım diye geçiriyordum içimden. İçimizi aydınlatmalıyız.

Kulağımda İndila önce Derniere Danse sonra da Poussiere D’empire vardı ama sokakta Etiler Bebek Yıkılıyor çalıyordu. Gözümün önünden de izlediğim belgesel geçiyordu. Atmacalar ava giderken avlanırmış, tuzağa düşermiş.

Etiler’e geçtim. İncelemem gereken iki durum vardı. İkisi de Etiler’deydi. Akmerkez’in ordan Yeşilbağ durağından aşağı doğru indim. Maya Residences evlerini geçtim, sola döndüm. Selviler ile Ayazma sokaklarının kesiştiği yerdeki çiçekçiyi selamladım. Biraz yukarı yürüdüm.

Orda bir amca tuhaf bir şey yapmış. Birkaç kredi kartı varmış. Çok para harcıyormuş içkiye. Paraya da sıkışmış biraz. Yaklaşık 50 bin lira borcu varmış. Bankalar öde demiş ama amcanın emekli maaşı da var, emekli maaşına dokunamıyorlarmış. Amca, tamam ödücem, her ay belli bir para alın diyormuş. Bu bankaların işine gelmiyormuş. Evine haciz gelmiş. Haciz gelince de çift olan eşyalar alınırmış. O yüzden bir şey alamıyorlarmış. Amca yani, ödemiyor bu durumda. Bir şey yapamıyor bankalar. Amca beni çağırdı durumu incele diye. Ben de bişi yapma o zaman bekle dedim.

Amcanın tek sıkıntısı, artık kart kullanamıyor, içki alamıycak kartla ve herkese içki ısmarlayamayacak. İkinci olay da İnşirah sokaktaydı. Az önceki dört yol ağzından aşağı doğru indim Bebeğe. Ordaki bir ailenin evine hırsız girmiş. Yaşlı çiftin fotoğraf makinalarını ve müzik dinleme aygıtlarını çalmışlar. Makinalar Asahi Pentax ve Leica imiş. Ben de dedim polise haber verin.

İnşirah sokaktan inerken pahalı arabalar da iniyordu. Sağ tarafta yeşillikler karşıda deniz, ne manzara ama, mutlu azınlık bu sokakta oturanlar. Sahile indim. Cafe Nero’dan yürümeye başladım. Bebek parkı. Sonra Kuruçeşme. Galatasaray adasına balık ve kebap yemeye götürüyordu motorlar.

Tekrar Ortaköy’e gelmiştim. Kumpir kuyruğundan vazgeçip şu İtalyan dondurmacısından bitterli, nutellalı, frambuazlı dondurma yedim. Beşiktaş’a yürüdüm. 

23 Nisan 2014 Çarşamba

PROUST İÇTİĞİM KAFE


Edip Candır Gerisi Heycandır. Edip Cansever Edip Can Yücel Sever Seray Sever Volkan Severcan. Sevenler yazarmış. Yazar ne için yazar. Yazar okur için yazar. Okur yazar. Yazar okur. Gönül Yazar. Gönül bu yazar.

Marcel candır gerisi heycandır. Marcel Proustat bir gün Ortaköy’de kumpir yiyesiye. Fekat o gün tatil Paris Ortaköy’ünde. Çok kalabalık. Kumpir kuyruğu var. Marcel Proustat’ın çişi gelir. Cami bulamaz. Burger King’e girer. İşer.

Allahım ciddi bir edebiyat yazısı nasip eyle bana. Tü tü tü amin. Bu yazıya yanlış girdim ben. Şimdi şurdan da çıkamam. Kestirme yolu da bulamam. Vallahi kestirmem. Marcel Proustat, sünnet olup Müslüman olmaya karar verir.

Tamam tamam. Şimdi başlıyorum yazmaya.

Belli kitapları belli yerlerde okuruz. Örneğin, yolculukta Leman, Lombak, Uykusuz, Penguen, Koala, Kuala Lumpur, Kumpir okurum ben. Yolculuk bitince de otobüste, uçakta, vapurda, kaykayda, patende bırakırım bu dergileri.

Bir kezinde Bebek sahilinde balık tutmak istemiştim. Oltayla sadece istavrit geliyor. Ama kefal ve levrek istiye ben. Balık adam kıyafeti aldım daldım bir yandan zıpkın Atiye diğer yandan Otisabi okuyasıye.

Beşiktaş’ta Barbaros’ta sahilde simitçi var ya, orda kahvaltı yapıyesiye çay içenziye elimde her zaman bir YKY kitabı vardır. Tesadüf bu. Ama bir kafede kahve içerken Edip Abimizi okuyanzi. Diyelim bir aile ziyareti, gidiyom kalmalı, o zaman bir Marcel Proust olmalı, kendimi iyi hissederim hep onunla.

Bankta otururken Leonardo Da Vinci olabiler, geçenler görürse ne kadar entel der. Kapağı güzel olsun bir de. Ama bazıları onu Vinç operatörü de sanabilir. O zaman meslek kurslarına gittiğimi düşünebilirler.

Bisiklet taytımla koşarken elimde Mümin Sekman olur, ne güzel işte, hayata fit bakan biri, evrene mesaj gönderiyorum. Evren bak bana iyi davran, kişisel gelişim yapıyorum burda.

Öyle bir kitap yazmalı ki her yerde okunabilsin. Her yerde taşınabilsin. 

22 Nisan 2014 Salı

AUDREY NİNO VE MODA


Yumuşak g’siz Tuba dün akşam Kadıköy’de kalmıştı. Bugün işimiz vardı onunla.  Nişantaşı’ndan Mecidiyeköy’e yürüdüm. Metrobüsten indim Söğütlüçeşme’de. Bir durak önce bir abla sormuştu Kartal’a nasıl gidicem metroyla diye. Abla, Tuzla’da oturuyor, Kartal’da tekstil işinde çalışıyormuş, Mecidiyeköy’de bilgisayar kursu alıyormuş, elbise çizmek için bir program öğreniyormuş, Türk programı. Metrobüs içindeyken metroya nasıl bineceğini sorarken bir hayat özeti geçti, nedense.

Söğütlüçeşme’den Kadıköy merkeze yürüdüm. Tuba, boğanın içindeyim dedi. Tam da boğa heykelinin çevresindeki dairenin içinde buldum onu. Hava sıcaktı, herkes karşıdaki Starbucks’ın altındaki ağacın gölgesindeydi.

Bahariye’ye doğru yürüdük. Ordaydı işimiz. Kadıköy Moda Sahnesi önünde, karşı kaldırımda Onur Ünsal rengarenk ceketi ile cepten konuşuyordu ileri geri volta atarak. Az ilerde iki çocuk gitar çalıyordu. Önlerinden Doğan Canku geçti. Çocuklar selam abi dediler.

Bahariye’de iş görüşmesini yapıp Moda’ya doğru indik, sahile geldik, az ilerde Bomonti Çay Bahçesi vardı, pek severiz. Ordaki caddeden Moda Çay Bahçesi’ne doğru keyifle yürümeye başladık. O caddede eski apartmanlar var. Tanıdıklardan biliyoruz. O evler seksenlerde yapılmış, oturanlar da eski insanlar, evler eski tip, balkonlu. Moda’lılar balkonda oturur.

Tuba ile konuşuyoruz. Ya bu caddede bir film çeksek. Mesela sen ben şu apartmanda oturan iki model kızız. Evden çıkıyoruz, çay bahçesine doğru yürüyoruz. Yeşilçam filmleri gibi. Zaten bu Moda sahilinde hep film çekilir. Eskiden de burası plajmış, deniz banyosu varmış o zaman, banyolar. Düşün bu evde otursak, örneğin, üçüncü katta, pencereler boydan boya. Şu manzaraya bak ya. İnsan içmeden sarhoş olur burda, burda yaşayanlar hiç ölmüyor zaten, sakin güzel sokaklar.

İşte böyle konuşarak yürüyoruz, köşede güneş saati var, oraya geldik. Film çekiyoruz ya sözde. Bir grup bizi durdurdu. Onlar da film ekibiymiş. Fransız bir belgesel film grubu. Şansa bakın. Film içinde film gibi. Ekibin yanında da biri var, Türko, onlara yardım ediyormuş. Film ekibi, Audrey Hepburn ile ilgili belgesel çekecekmiş, araştırma yapıyorlarmış ve mekan seçiyorlarmış.

Ayyy biz Audrey severiz ya, bizde onun gözlüklerinden var filan dedik. Ekip de Moda’lı insanlar arıyoruz dediler. Bize eski insanlar lazım, çok yaşlılar, dediler. Biz de Moda’lıyız ya dedik Moda’lı değil ama Moda’cıyız işte, fashion fashion, moda yani ha ha haaa, ay ne komiğiz Tuba di mi.

Biz size yardım ederiz ki nolcak. Aaaa Audrey Moda’lı mıymış. Ama sahiden de Audrey Hepburn Moda’lıymış, pes yani. Evet dediler anlattılar. Fransızlar. Biz Tuba ile Fransız kaldık konuya.  Audrey’ın annesi 1900’lerin başlarında Moda’da yaşıyormuş. Eski bir levanten ailesindenmiş. Levanteen, eveet, biz de Dördüncü Levanten’de oturuyoruz dedik Tuba’yla. Fransızlar anlamadı espriyi.

Odri’nin annesi Moda’da iken bir adama aşık oluyor, Belçika’ya gidiyorlar. Odri orda doğuyor, savaşlar filan, dönmüyorlar Moda’ya. Moda’da ve İzmir’de Odri’nin akrabaları varmış. Bizim Fransızlar da onun kökenlerini arayıp bulcaklarmış Moda’da İzmir’de.

Bütün ekip Moda Çay Bahçesi’nde oturduk. Çevrede çok yaşlı teyzeler konken oynuyordu, eşleri de sohbet ediyordu. Bizim Fransız’lara dedik bunlar çok yaşlı, bakın akraba olabilirler, gittik teyzelere sorduk, hepsi Moda’lıymış, o teyzeler Süryani çıktılar. Tuba ile çalışmaya başlamıştık.

Sonra bu ekip toplu halde Kadıköy’e yürüdük. Yolda her türden insan vardı. Bir Romen kadın ve kızı akordeon çalıyordu. Fransız ekipten biri bişiler söledi, o Türko çevirdi. Kadın, ben bu şarkıyı biliyorum, Tuna Dalgaları bu, akordeon ile ilk öğrendiğim şarkı, başka da öğrenmedim zaten, dedi. Ama Romen genç kadın bu sözlerden hiçbir şey anlamadı.

Sonra Beşiktaş’a gitmek için Beşiktaş-Adalar iskelesine geldik. İskelede tam metro girişinde bir grup çingene müziği çalıyordu. Fransız’lardan biri aaa Çingeneler Zamanı dedi. Çingeneler beyaz şapka giymişti, hayatı tespih yaptım sallıyorum, diyorlardı.

Vapura binmek için nino lazım dedik, nino ne dediler Fransızlar. Bakın işte ni noooo ni noooo, kart okuturken öyle ses çıkıyor ya, biz Akbil’e nino deriz. Fakat kart alırken kartomat’tan, Fransızlar’la bir türlü anlaşamadık. Kart ücretini anlayamadılar. Bakın kart 6 lira, bir kişi 2 lira, bir kart 10 lira, bir kart 2 kişi bincek. Neden diyorlar. O 6 altı lirayı anlatamadık.

Yine de hep beraber bindik vapura. Nino ninoo dediler Kız Kulesi’ne.

CIYAK ÖZÜM


Gece telefonda konuşuyorum liseden kankamla, Özüm üstümde cıyak cıyak bağırıyor o ince sesiyle. İngilizce sınavı var, ona çalışıyor. Ben telefondayım o cıyaklıyor. Ben bağırıyorum o bağırıyor. Sonunda dayanamadı çıktı, siz üç saattir konuşuyorsunuz dedi.

Özüm Antepli, Kamu Yönetimi’nde o, hazırlık bu senesi, üst ranzamda, dört kişilik odada üç kişiyiz, karşıda üst boş. Ben de sinema TV ama hazırlık okumadım. Özüm Antepli ama dedesi İstanbul’lu imiş, Mecidiyeköy’de büyümüş dedesi, sonra da futbolcu olmuş bu semtte. Daha sonra da Galatasaray’da oynamış, ama az süre, Fatih Terim’in yedeği imiş.

Bizse Hendek’liyiz, Adapazarı, sonra Serdivan’a taşındık, Hendek’te var akrabalarımız, çiftlik var, orda tavuklarla, köpeklerle büyüdüm ben. Serdivan daha şehir tabii. Lisede yıllarca hep aynı sınıfta aynı arkadaşlarla okuduk. Çok güzel yıllardı. O arkadaşlardan bir tanesi de İstanbul’da. Bu sene bitsin onunla eve çıkıcaz.

İstanbul’a hiç alışamadım aylardır, eğlenemediğim için, hep okul ve yurt, arada Karaköy’e gittik kışın ama sıkıldım, kendimi kötü hissettim. Her akşam nerdeyse Serdivan’la konuştum, aile akrabalarla, evdeyken anlaşamadığım kardeşimi özlüyordum.

Şimdi son haftalarda alıştım, o da eğlendiğim için. Son bir iki aydır modern dans kursundayım, iyi kaptırdım, bazen ders sonrası da saatlerce aynalı salonda dans ediyorum. Şimdi mayısta gösterimiz var, ona hazırlanıyoruz.

Babaannemle görüntülü konuşuyoruz. Lens’lerden sınavım vardı babaanneme telefonda dua ettirdim, ışık kullanımında da, sinema tarihi dersim ise kötü, onda da dua ettirdim.

Sinema TV bölümü ya, arkadaşların çoğu laf olsun diye girmişler bu bölüme, televizyoncu oluruz diyorlar, bense yönetmen, senarist gibi bir şeyler olmak istiyorum. Okulda kamera veriyorlar, şimdiden alıştım kısa filmler çekmeye. Çeşitli sınavlar var kamera kullanımları için, onları geçip yazın kısa filmler çekeceğim kendi başıma.