23 Mayıs 2013 Perşembe

KIZ



Orda kıza gidersin dedi yan kitapçıdaki kadın. Orda kız. Adı yok mu dedim. Bilmiyorum orda bir kız işte. Gittim kitapçıya. Kız ordaydı. Siz orda bir kızsınız dedim. Öyle baktı. Espri yapmıştım dedim. Baktım kızın elinde bir kitap vardı. Ölümden Sonra Hayat. Bu dünyayla işiniz ne zaman bitti ki. Okuduktan sonra karar vermeyi düşünüyorum diye yanıtladı kız orda’sı.

Hııım, o zaman bir isminiz olmalı. Rüya imiş. Aaa, sizi tanıyorum ben, rüyada görmüştüm. Uyanmak istemediğim bir rüyada. Hatta, rüyamda uyanmak istemediğim tek rüya sensin Rüya diyordum. Siz, hangi kitabı arıyordunuz, dedi. Kryon 3’ü istiyorum, bir de Tanrılar Okulu.

Seminerden kaçmıştım. Sürekli seminerler olur ya otellerde. İş mi seminer mi diye düşününce, semineri seçerim hep. Otelde kahvaltı, öğlen yemeği olur, arkada uyursun. Ne güzel işte, işten bir gün kaçış.

Düzenli bir işi olması insanın güzel, her sabah erken kalkmak zor ama. İş saatlerinde bir sürü ıvır zıvırla uğraşmak da kötü, ayrıntılarla uğraşmaktan gerçek işimizi yapamıyoruz. Düzenli işim olmadan önce ne güzel animatörlük yapıyordum yazları. Geçen yaz, Didim Akbük’te rüya gibi bir yaz geçirmiştim. Gündüz havuzda oyunlar, sabah ve akşamüstü havuz kenarında oyunlar.

Geceleri ise, her gece animasyon ve dans. İlk başlarda sürekli kostüm değiştirmekte zorlanıyor insan. Sürekli farklı rujlar sürersin, erkek kılığına girersin. Önce biraz utanır çekinirsin ama birkaç gecede alışıyor insan. Bir kere kız halimle Johnny Depp rolüne girmiştim. Yüzümü şişirdik biraz. Botoks gibi olsun diye. Depp rolüne girince abartılı komedi şovu yaptım. Depp iyice komediye kaçtı diye. Başka bir gece de George Clooney oldum. Clooney, çok sevdiği Sean Connery’ye benzemeye çalışıyor fizik olarak, kendimi ona benzettim.

Başka bir gece Çığlık filmini canlandırdık kızlarla. Sonra başka bir korku filmi. Bol kanlıydı korku filmi. Domates ve salça kullandık tabii. Ama seyirciler gülüyordu. Ama bir gece de cinli perili korku filmi şov yaptık. Animatör kızlardan biri gerçekten çok korktu. Bir diğeri ise gülmekten yarıldı yerlerde.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

HAYAT H101 LAB



Planlar yaparız, düşünürüz, karar veririz, hayalini kurarız, konuşuruz, bunları yaparken yoruluruz ve yapmaktan, yaşamaktan vazgeçeriz. Çoğu zaman, bir şeyi yapmaya, gerçekleştirmeye, yaşamaya harcadığımız zamandan fazlasını düşünmeye, karar vermeye harcarız. Sonra da o günler geçer, biz rutin hayatımıza döneriz.

Hayal ve umut ettiğimiz her neyse onu hemen uygulamaya geçsek, düşünce ardından gelse daha aktif olabiliriz. Hayat aktiftir, devinir her gün, vericidir, biz de alıcıyızdır, alıcı olunca pasifleşir bekleriz, aktif olmak için biz de hayata vermeliyiz. Bu şekilde etkileşim, iletişim, interaktif ve aktif yaşarız. Hayat tatlı bir oyun haline gelir. Bizler de özde birer çocuk olduğumuz için oynamayı severiz. Oyuna katılmak lazım belki de.

Hayat hakkında düşüncelerimiz olur, bunları hayatın içinde uygulayarak hayatla paylaşmış oluruz. Hayat ve biz birlikte davranmış oluruz, birlikten kuvvet doğar derler ya, hayat da güçlenir, biz de. Çocuklar kendiliğindendir, biz de belki çocuklar gibi içimizdeki hayatın müziğini dinleyerek hayatla birlikte salınabiliriz.

Tüm duyularımızla algılayabiliriz hayatı. Çevremizi görerek, doğayı ve insanları dinleyerek, hayatın ve doğanın güzelliklerini koklayarak ve tabii ki hayata dokunarak. Böylece beden, ruh, kalp ve aklımızla bütünleşiriz hayatla.

Yaşamayı bize kimse öğretemez. Kendimiz öğreniriz. Hayatın farkında olarak yaşarız ve öğreniriz. Üzerinde çok düşünürsek öğrenemeyiz hayatı. Yaşıyorum ve öğreniyorum dersek, sanki öğrenci gibi oluruz. İşte şimdi öğreniyorum.

Öğrendiğimizin farkında olmak yerine yaşadığımızın farkında olsak, çok sorgulamasak. Bu, fiziği, kimyayı laboratuvarda öğrenmek yerine, yaşamın içinde öğrenmeye benziyor. Bütün bilimler doğal yaşamın içinde. Hayat da hayatın içinde. Öğrendikten sonra uygulamaya geçmek için beklemiyoruz. Mikroskop, lam, lamel, hepsi hayatın içinde.

21 Mayıs 2013 Salı

KEK SÜT KILIÇ VE KOSLA



Pazar sabahı kahvaltı yapmadan önce yarım kilo kiraz yemiştim. Sonra da camın önüne geçip keyif yapmak istedim. Annem vanilyalı kakaolu kek yapmıştı. Kek ve süt mutluluktur benim için. Bir de güzel bir roman.

Annemin yaptığı kekin kokusu eve yayılmıştı. Kek öncesindeki malzemelerin kokusu da. Bu koku huzur verir insana. Sabah, annenizin mutfaktaki sesleriyle uyanırsınız. Sonra da gelip uyandırır sizi. Saçları şeker, vanilya kokuyordur.

Roman eşliğinde kekimi yedim, sütümü içtim. Bir yandan da karşımdaki duvara bakıyordum. Annem, duvarda ve altındaki konsol benzeri bir şeyin üstünde aile fotolarını sergilerdi. Bu fotolar sık sık değişir. Çok eski fotolar vardır, siyah beyaz, dedemlerin zamanına ait. Sonra da bana anlatır tek tek her fotoğrafı. Hoşuma gider bu. Köklü olduğumu hissederim.

Konsolun üstünde ve duvarda başka şeyler de var. Dedemin kılıcı mesela. Kılıç denmiyormuş ona sabre deniyormuş, süvari kılıcıymış yani. Ben her kılıç deyişimde annem düzeltir. Konsolun üstünde annemin dantelleri de var. Anneannemin zamanında annem için hazırladığı çeyizler.

Bir de yine dedemin yaptığı bir süs eşyası da var. Balık yapmış taştan, üstüne de demirden süzgeç filan yapmış. Konsolun yanındaki camlı dolapta da annemin kuru çiçekleri durur. Çiçeklerin alt rafında da yine dedemin eski kitapları. Kimse okumaz ama dururlar orada.

Bu camlı dolabın içinde annemin evlenmeden önce İngiltere’ye au pair’lik yapmaya gittiği zaman aldığı bir küçük kırmızı telefon kulübesi de var. Kurs ve çocuk bakıcılığı için gidip bütün yaz kalmış bir ailenin yanında. Yani ev eskici dükkanı gibi. Herşey eski, en yenisi bu kırmızı kulübe. Siyah beyaz filmlerde olur ya, tek bir renkli eşya, evimizin salonunda herşey tarih öncesi gibi, sadece o kırmızılık var işte.

Kekle sütümü bitirdikten sonra, oturduğum koltuktan salonumuzu incelerken, annemin getirdiği çayı içiyordum. Üstümde de en sevdiğim buz mavisi kotum vardı. Birkaç damla çay döküldü bardağı tabağına koyarken. Kotun üzerinde iki üç leke oluştu. Annem hemen aldı kotumu, önce Kosla Veniş döktü biraz, çitiledi, sonra sudan geçirdi kotun o kısmını, sonra bir daha Veniş döktü çitiledi, sonra da biriken diğer çamaşırlarla makinaya attı. Çıktı leke neyse ki.

Babam ise ancak uyanıyordu.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

BERSERK ÇİZGİ ANİME VE MANGA



Berserk, binlerce Manga kahramanından biri. İngilizce, deli, çılgın anlamına geliyor. Go berserk, çıldırmak anlamındadır. Mad at veya get crazy gibi. Berserk, hayali bir ülkede geçiyor, ancak, kullanılan silahlara ve yaşantıya bakarsak, M.S. 1000 civarı olmalı. Derebeylik sonrası ve şehir-devlet öncesi dönem  gibi gözüküyor. Ok, kılıç kullanılıyor, henüz top icat edilmemiş. Bir anlamda belki Conan dönemi sanki.

Kahramanımız Guts (yine İngilizce cesur anlamındadır) bir kara kılıç ustası. İlginç, büyük bir demir kılıcı var, bir eli protez, lanetliler tarafından damgalanmış, boynunda bir damga taşıyor, ölülere yaklaştığında bu damga kanıyor. Guts, lanetin peşinden gidiyor. Bir de yanında zarif ve iyiniyetli bir peri var, Puck, o da bir elf. Puck, Guts istemediği halde Guts’ın peşini bırakmıyor.

Berserk’in çizgisi kuvvetli, konusu ve kahramanı sert, o günlerde hayat acımasız olduğu için. Yıllardır süren Manga serilerinden olan Berserk, netten izlenebildiği gibi, çevirisi de yayınlanıyor. İlk ciltte, 2 tam bir yarım öykü var. Kara Kılıç Ustası, Damga ve Arzunun Muhafızları. Guts, karanlık güçlerin, lanetin, şeytanların peşine düşüyor, ustalığını gösteriyor, damgasının nedenini öğreniyoruz ve kötülüğün kaynağına doğru ilerliyoruz.

Sağdan sola okunan  bu Manga klasiği türü sevenler için en iyilerden biri.

Not:3/4

ÇİZGİ ROMAN/ANİME

Çizgi roman ve anime dünyasına çok kısa bir bakış atarsak, çizgi romanlar, ucuz romanlardan (pulp fiction) daha sonra, yirminci yüzyılın ilk yarısında Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkıyor. İki şirket, Marvel ve DC Comics var. Genelde doğaüstü mutant kahramanların olduğu bu seriler genelde büyük şehirde, hatta New York’ta, Manhattan’da geçiyor. Frank Miller gibi birçok yazarı, çizeri ünlü ediyor, Batman, Süperman, X Man ve diğerleri.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında İtalyan çizgi romanları doğuyor. Özellikle Esse Gesse çok sayıda kahraman üretiyor. Teksas, Swing, Kinova, Zagor, Mister No, Teks ve diğerleri bu dönemde ortaya çıkıyor. Bir süre sonra, 70’lerden sonra ise daha yeni kahramanlar devri geliyor, özellikle Sergio Bonelli yönetiminde. Alaska (Ken Parker), Martin Mystere ve Dylan Dog gibi. Bunlar modern zamanların kovboyları.

Bu arada bant şeklinde romanlar da gelişiyor. Asteriks, Red Kit, Tenten, en ünlüleri. Çizgi roman dünyasında çok sayıda iyi yazar, çizer ve kahraman var. Bir de, Corto Maltese var özgün çizgi romanlardan. Bant romanlara Dilbert, Garfield’ı da ekleyebiliriz.

MANGA

Daha sonra ise, yakın tarihte, Japonya’dan Manga kültürü çıkıyor. Binlerce yazar, çizer, binlerce kahraman. Her türden öykü. Bu kültür, bizde de bir Manga çevirisi endüstrisi doğurdu. Kore Mangaları da üretiliyor.

Her zevkten okura nette ve kitaplarda seslenen her tür Manga var. Ancak, en iyileri sayarsak, en popülerler dışında, One Piece, Gantz, Claymore, Berserk, Beelzebub, Hajime no ippo, Wolf Guy Ookomi no Monshou, Drifters, Karate Shoukoushi Kotinata Minoru, Vinland Saga, Tough, Vagabond, Zetman, Usagi Drop, Jackals, Battle Angel Alita Lost Order, Holyland, Dark mage, Id, Bartender, Giant killing, Peace maker, The Ravages of Time, Pineaapple Army, One Punch Men, The Breaker, The Breaker:new wawes, Veritas, Psyren, Zero, Tenjeou Tenge, Slam Dunk, Cyber blue, Parasyte, Jiraistin.

Manga dünyası sonsuz ve keyifli. Amerikan, İtalyan ve Fransızlar da.

BİLMEZSİNİZ AŞK NEDİR



BİLMEZSİNİZ AŞK NEDİR

Raymond Carver

Dünyada en çok okunan edebiyat türü roman. Yaklaşık 150 yıllık bir edebiyat türü olan roman ortaya çıktıktan sonra diğer türler geriye gidiyor. Belki de uzun olmasından dolayı, insanlar içinde kaybolduğu ve kendilerini özdeşleştirebildiği için romanlar çok seviliyor. Belki de roman en iyi kaçış türü edebiyatta.

Türkiye’de de durum böyle. Orhan Pamuk, Ahmet Ümit, Canan Tan, Ayşe Kulin, İskender Pala, Elif Şafak romanları okunuyor en çok. Bir de Mümin Sekman var, kişisel gelişim yazıp çok satan. Deneme, şiir, öykü, anı gibi türler rağbet görmüyor. Bu türleri okumak daha zor. Romana ise dalıp fazla düşünmeden okuyor gidiyorsunuz. Diğer türler daha kısa ve yoğun, düşünmeye yönlendiriyor insanı.

Öykü türü de çoğu edebiyatçı için roman öncesi alıştırma gibidir. Dev bir roman yazmadan önce yazma denemeleri gibi görülür. Halbuki, öykü, yazması zor olan ve roman gibi bir ana türdür. Birçok öykücü vardır sevilen, bilinen. Mauppasant, Daudet, Çehov, Zweig, O’Henry gibi.

Raymond Carver da yakın dönem çağdaş öykücülerden. Gündelik yaşamı yazan, kişisel yaşamından yola çıkan bir öykü yazarıdır. Bizde de bu tarz yazarak, kişiselden evrensel edebiyata ulaşan Demir Özlü vardır. Yenilerden Sine Ergün de kısa gündelik yaşam izlenimlerini yazıyor.

Carver, bir yığın değişik işte çalışan bir işçi, hepimiz gibi sıradan bir yaşamı var, parasızlık, işsizlik, evlilik, alkol gibi hayatın detaylarıyla uğraşıyor ve böyle bir hayat sürerken bir yandan da kendi yaşamından yola çıkıp çevresindeki yaşamı anlatan kısa öyküler yazıyor. Genç yaşta ölen bu özgün edebiyat adamı öykülerden sonra hayatının ileri dönemlerinde şiir de yazıyor.

70’lerde gençlik hareketleri, Beat kuşağı döneminde Amerika’da işçi sınıfından gelen öykücü olarak ilgi görüyor. Burroughs, Kerouac, Bukowski zamanı tabii ki. Daha sonra öykülerinden bir film de yapılıyor, Altman tarafından.

Öyküleri de şiirleri de sade, vurucu ve konuşur gibi.

Cevat Çapan’ın çevirdiği bu şiir kitabı, Carver’ın dört şiir kitabından seçmeleri içeriyor. Gündelik yaşamla başlayıp sanat ve doğaya yönelen şiirler. Bir Türk kadınına yazdığı bir şiir de var. Semra’ya.

Çok tanınmayan, bir anti-Amerikan kahraman olan, zamanla bir Amerikan kahramanı olarak görülen, çizgi dışı Raymond Carver’ı kaçırmayın. Bu şiir kitabı ile başlayıp diğer öykü ve şiir kitaplarına geçebilirsiniz.

Not:4/4