20 Nisan 2014 Pazar

DÜNYA AĞRISI AYFER TUNÇ



DÜNYA AĞRISI

AYFER TUNÇ

Küçük bir şehrin izbe bir otelinde hayatları kesişen iki kaybeden ruh. Gündelik yaşamın sıradanlığı içindeki psiko-patolojik insanlık halleri.

Dünya ağrısı çeken ve hayattan kaçan iki insan. Biri madenci, geçmişinden kaçıp küçük şehre sığınan bir mühendis. Diğeri ise küçük şehirden kaçamayan bir otelci. Mürşit, küçük şehrinden, babasının otelinden kaçıp üniversitede felsefe okur ama ailevi nedenlerden şehrine dönüp otelle ilgilenmek zorunda kalır.

Evlenir, karısı Şükran onu çok sever, oğlu Özgür de büyüyüp otelin başına geçmek ister. Mürşit ise insanlardan, hayattan, dünyadan kaçar, otele her gün bir zombi gibi gider. O bir Yabancı’dır. Camus’ün Yabancı’sı Mersault gibi.

Hissizleşmiştir, gömmüştür hislerini. Ölüme bile hissizdir. Alıp da okuyamadığı bir romandaki –İnsan bir uçurumdur-sözcüğü çınlar kulaklarında. Yaşayan ölü Mürşit. Otele Madenci’nin gelmesiyle bu iki kaçak ruh birbirini anlar ve her gece rakı içerler. Her gün gecenin gelmesini beklerler, içmek için.

İçerler ama konuşmazlar. Konuşmadan anlaşırlar. Ne konuşacaklardır ki. Yaşamadıkları hayatlarını mı. İçerler ama neden içerler. İçmekten başka çareleri yoktur. Bir döngüye girmişlerdir hayatlarında, ondan çıkmanın mümkünü yoktur.

İkisi de şehirden gidemez. Madenci saklanır, Otelci mecburdur. Bu iki insanın korkunç sırrı nedir? İnsanlar yaşarken neden ölür? Ölüler ise neden yaşayamaz?

Kapak Kızı, Yeşil Peri Gecesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek gibi dünya tatlısı kitapları olan Ayfer Tunç’tan bir gündelik yaşam bilim kurgusu, bir sıradan insan dehşeti. Sessiz, yavaş, küçük bir şehrin küçük oyuncuları.

Mükemmelden de öte.

Not:4/4

TAZE BEZELYELİ ENGİNAR



TAZE BEZELYELİ ENGİNAR

4 adet çanak enginar
500 gram taze iç bezelye
Taze soğan
Dereotu
Havuç
Toz şeker
Limon
Ilık su
Un
Zeytinyağı


Bir tencereye zeytinyağı, dörde bölünmüş enginarlar, bezelyeler, havuç taneleri, taze soğan, limon, toz şekeri atın. Un serpeleyin, ılık su ilave edip ateşe koyun. 25 dakika sonra dereotu ile servis yapın.

19 Nisan 2014 Cumartesi

SANATSANMAK


Sanat seviyoruz, pek güzel film tüketiyoruz, film izleme salgını var bizde, sinemacı çok, hoca çok, okul çok, kısa film çeken çok, sinemadan anlamayan yok, her şey var, herkesin çok fikri var, senaryosu var, herkes kendini parlak görüyor, herkes tutunmak istiyor, yer edinmek, tanınmak, kazanmak, kazanmamak, tutunmamak, özgün olmak, ayrıksı olmak, mek mak.

Ama dünya çapında saygın tek bir yönetmenimiz bile yok henüz. Dünyada yaygın olarak tanınan, bilinen bir tek Yılmaz Güney var, o da sinemasıyla tanınmıyor, politikaya alet edilme yönünden tanınıyor. Yılmaz Güney Arkadaş, Endişe, Yol gibi önemli filmler çevirmiş bir yönetmenimiz. Ancak, sadece Yol filmiyle tanınıyor. Bu da zaten dünyadaki lobi meseleleri.

Bir Türk Sineması var diyemiyoruz. İran var Hindistan var Kore var ama Türk Sineması diye bir sanat eğilimi yok. Kiorastami var, Kaurismaki var, Ozu var, Duk var Kitano var Jarmusch var Ghobadi var. Bir Türk yönetmeni yok yerelden evrensele uzanan. Özpetek, Akın, Ceylan en bilinenler.  Çok da iyiler. Ama dünya sanat sineması içinde diğerleri kadar yer edinemediler henüz.

Biz elbette seviyoruz sinemamızı, gelişiyor da, ama genel global bakarsak yok işte. Bunun için öncelikle yerelde iyi olmak, otantik olmak gerekiyor. Sonra da evrenselleşmek. Bunun için de önce söyleyecek, anlatacak bir şeylerin olmalı. Kusturica gibi veya Almodovar gibi yereli anlatıp sevileceksin.

Sinema sanatı için önce bir öykün olacak, bir şey anlatacaksın ve bunu süsle, kamera oyunlarıyla anlatmayacaksın. Kamera olduğu yerde hiç yer değiştirmeden tek ve uzun bir sahneyi bile çekse, o sahne bir dünya haline karşılık gelecek, ifade edecek bir durumu. Yani önce konu ve sonra oyuncu gerekiyor.

Ve sanat çalma yapıştırma taklitle de olmuyor. Kullandığın dil özgün olacak. Sana ait. Yörene ait. Ve bunu bir insan sevgisiyle, derinliğiyle perdeye yansıtacaksın. Halbuki yönetmenler, biz izleyicilerin duygularıyla oynayan kamera hareketleriyle genelde bizi etkiliyorlar. Bu teknik bir beceri, bir sanat becerisi değil. Kamerayı nasıl kullandığın önemli, tepeden mi, yerden mi, göz hizası mı. Kameranın hızı da önemli.

Sanat ise bunlar değil. Bu gibi nedenlerden bizde sinema dilini kendi özgün diliyle karıştırıp insanı anlatan, dünyayı anlatan yönetmenler çıkmıyor. Çünkü, biz bir gösteriş toplumuyuz. Halkımızın duygusallığını kullanıp paraya çeviriyoruz. Sinema ise bunlara karşı olmak için yapılan bir sanattır aslında. Ama endüstriye, tüketime yeniliyor.

Tarihine, insanına sahip çıkmayan toplumlar sanatlarına da sahip çıkamıyorlar.

18 Nisan 2014 Cuma

HAVA KARARIRKEN


Hava iyice kararana dek kitabını bırakmadı elinden. Kitap okumayı çok sevdiği için hava azıcık kararsın hemen ışığı açardı. Annesinin, boşa ışık yakma, gün iyice bitsin, bu anın da tadını çıkar, deyişini anımsadı. Annesi, babası, hayatı gerektiği gibi yaşardı. Kendisi ise gerekmediği gibi.

Bir hayat varsa yaşanmalıdır o hayat. Yaşamamak için gelmedik bu dünyaya. Luz Casal, Yüksek Topuklar şarkısını söylüyordu hava kararırken, radyoda. Bir hüzün vardı şarkıda. Bir hüzün vardı havada. Ezan sesi karıştı şarkıya.

Akşam olması iyidir. Akşam insanlar bir araya gelir. Akşam yemeği iyidir, günün sohbeti yapılır. Günün durumuna göre, ailenin gündemine göre neşelidirler veya hüzünlüdürler o akşam. Evin minik çocuğu, yemekte ekmek yememek için önündeki ekmeği çaktırmadan yarısı kesik ekmeğin içine sokar.

Bunun için ekmek yeni fırından çıkmış ve sıcak olmalıdır. O zaman ekmekçiden dilimlenmemiş olarak alınır ve yemediğin zaman elindeki lokmayı ekmeğin içine sokabilirsin. Çocuğun ablası ise sınavdan söz eder. Sınavlar yine değişti baba. Kitaplar değişecek yine. Bizim de kafamız karıştı valla.

Anne, biliyor musun, biz hep korkuyoruz sınavlardan, kalp krizi geçirecek kadar korkuyoruz. Okuldakiler değil de diğer büyük sınavlardan. Sınav kabusu var. Yoksa dersler değil korkutan. Sesli ünlüleri biliyor musun anne, ünlü düşmesini. Sıfat tamlamasını. Prokaryot ve ökaryotları.

Minik çocuk, anne hatırlıyor musun, ne günlerdi, deyince anne de der ki dur daha sen kaç yaşındasın ki, olsun anne ya neler gördüm ben hayatta, yumurtayı yakmıştım ya ocakta, atmıştık tavayı. Yemeğin altını kıs demiştin sonra kapat, unutma, unutmuştum, kısık ateşte saatlerce pişmişti yemek. Neler yaşadım ben anne ya.

Gülümseyerek ışığı açtı, kitabını kapattı, radyoya neşeli bir şeyler buldu. Az sonra annesi marketten, babası işyerinden ablası da dans kursundan gelecekti. Dolabı açtı, nutellayı kaşıkladı ama çaktırmadan, çay kaşığıyla ince ince sıyırarak aldı yedi nutellayı.

Bir yandan da elim çok yatkın, ben ilerde heykel bölümüne filan gideyim bari, diye düşündü. Nutellayı böyle yiyorsam heykel de yaparım sanırım, diyordu gülümseyerek pencereye doğru gittiğinde. 

HAYATIN SESLERİ


-Hayırlı Cuma’lar mesajı gelmiş. Bizim pazarda 13 adet çilek tartmışlar, 1 kilo 300 gram gelmiş. Akşama pırasam var, dolma yapıcam, sen de gelirken kuzuyu getir. -Ne kadar kuzu eti. -Kuzu eti değil ya kuzuyu, torunu yani. Onu yiyesim geldi.

-Benim abim Mengen’de aşçı. Ondan öğrendim ben yemek yapmayı. Askerde hiç izin yapamıyordum, komutanlara iznim var diyemezsin, görme engelli yaparlar seni. Bir de ben karacıydım. Karacılık en zoru. Geçen sene Mengen’de ödül aldım. Ankara’da Atlı Spor Kulübünde aşçılık yaptım askerden sonra.

-Yengemler Norveç’e gitmiş turla bu soğukta. Bana da bir minik süs tabağı getirmişler. Üzerinde Land of Viking yazıyor. Buzdolabının üstüne astım. Ben de gezdikçe buzdolabına yapıştırcam magnetleri. Bizim okulda münazara yarışması vardı. Yenildik ya. 95’e 10. Büyük yarışmaya gidemiycez.

-Rüzgar. Gel buraya bakayım. Rüzgar bizim çok tatlıdır. Beni görünce çok heyecanlanıyor. Golden o. Bak nasıl hemen yere yatıyor. Kendini sevdiriyor. Rüzgar konuşuyor biliyor musun. O konuşur benimle, anlaşırız biz. Ama bir tek kötü huyu var. Ne bulursa yiyor. Sokağa çıkınca ne görürse ağzına atıyor. Kedi maması bitirdi geçen parkta. Bir de çocukların oyuncaklarını da yiyecek sanıyor. Dokuz aylık daha ablası.

-Dikkat dağınıklığı var bende ya. Eksikliği değil dağınıklığı. İlaç da alıyom, yoksa derslere konsantre olamıyorum. Derslerim kötü de değil. Ama işte sınavlarda çok yavaşım. 40 dakka sınav. Hiçbir zaman yetiştiremiyorum. Sınavda bile aklıma başka şeyler geliyor. Hayal filan da kurmam ama dikkatim gidiyor işte. Boş şeyler düşünüyorum. Okul öğleden sonra ya, sabah kalkıyorum, çok çalışcam diye, ama dalıp gidiyorum. Önce mesajlar tabii. Geçen vizede I saw’nt yazmışım I didn’t see yerine.

-Şimdi napcaz biliyor musun. Tavada bazlama yapıcaz. Yanında otlarla baharatlarla karışık lor peyniri. Biber de kızartırız. Sonra balkonda kahvaltı. Üstüne de fındıklı çilek. Çilekleri fındığa bulıycaz yicez. Türk kahvesi fal bir de. Sonra da kitap okuycaz balkonda tamam mı. Sen oku o ezber bozan Alev Alatlı’nı ben de Aret Vartanyan okurum.